Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Seni Anlamıyorum Tanrım

A+ A-

Dijital mecralarda sıkça karşımıza çıkan bir video içerik vardır. Bir adam, büyümekte olan bir ağaca var gücüyle ve acımasızca saldırır, onu yıkmaya çalışır ve nihayet ağaçla birlikte yere yıkılır. İşte o videonun kaynağını anlatacağım size.  

İnançlı bir ailenin dualarla başlayan kahvaltısındayız. Mübarek Cuma günü. Mübarek çünkü kahvaltıdan önce İsa ikonunun önünde dua eden evin annesi, duası bitince koluna erimiş mum damlatarak şöyle der: “Bugün Cuma. Tanrımızın acı çektiği gün.”

Sabah duası bittiğine göre kahvaltı masasına geçebiliriz. Çiftliğin sahibi, karısı, hizmetçileri, hep beraber yemeğe otururlar. Evin babası, “Tanrı, günlük yiyeceğimizi kutsasın.” diye dua eder ve kahvaltı başlar.

Genç Kız Pınarı

Evin tek kızı Karin sofrada değildir. Oysa bugün kilisede Bakire Meryem ayini vardır ve mum götürülmesi lazımdır. Akşamki baloda çılgınlar gibi herkesle dans eden Karin, pek yorgun ve uykusuz olduğu için bu kutsal sofraya katılmamıştır. Annesi gidip uyandırır genç kızı. On dört bakirenin diktiği özel elbisesini giydirir narin kızına. Güzelce kemerini takar, saçlarını tarar ve yolculuk için hazırlar. Gerçekten de bir bahar kadar taptazedir Karin. Filmi Türkçeye çevirenlerin “Virgin Spring”i tercüme ederken kullandıkları başlık gibidir: Genç Kız Pınarı. 1960 yapımı siyah beyaz filmin İsveççe orijinal adı: “Jungfrukällan.” Google’a sorduğunuzda bakire baharı diye çeviriyor. İngilizler de bu başlığı tercih etmişler. Sanırım bizim çevirmenlerimiz, filmin sonunda ilahî bir mucize olarak Karin’in yattığı yerden fışkıran pınara atfen “Genç Kız Pınarı”nı tercih etmiş. Mantıksız da değil. 

Atlar hazırlanır, yolluklar yapılır, güzeller güzeli Karin, evin hizmetçilerinden Ingeri ile birlikte yola çıkar. Burada duralım. Bu Ingeri, soyu belirsiz bir genç kızdır. Bu çiftlikte nasıl ve neden bulunduğunu bilmeyiz. Bildiğimiz tek şey, karnı burnundadır ve kimden peydahladığını bilmediğimiz bir bebek dünyaya getirmeye hazırlanıyordur. Bakışları ürkütücü, teni esmer, saçları dağınık, elbisesi yamalı, ruhu paramparça bu kız, ilk bakışta içinde büyük bir kin ve nefret beslediğine emin olduğumuz gözlere sahiptir.

Beraber yola çıkarlar.

Yolda bir meczuba rastlıyoruz. Ev değil de kulübe denecek köhne bir yerde yaşamaktadır. Hamile Ingeri’yi gören adam, kızın bakışlarından ruhunda gezinen hisleri derhal okur. Ingeri, içinde taşıdığı (babası belirsiz) bebeğin verdiği yorgunlukla bu evde dinlenmek ister. Karin, yola tek başına devam edecektir. Ingeri’nin bakışlarında bir hinlik sezmekteyiz ancak ne olduğunu çıkarmak ilk etapta zor. Evin şımarık güzel kızı Karin’e oldum olası duyduğu kıskançlık mıdır bu? Karin’i evin prensesi, kendini de soyu belirsiz bir yosma olarak yaratan Tanrı’ya bir isyan mı? İnsan ruhu öyle gizemlerle doludur ki, her şey mümkündür. Karin için hazırladığı yolluğun içine koyduğu ekmeğin arasına bir kurbağa yerleştirdiğine göre, almak için fırsat kolladığı bir intikamın peşinde olsa gerek.

Böyle Buyurdu İsa

Bakire Meryem ayini için bakire mumlarını kiliseye tek başına, at sırtında götüren bakire Karin, yolda rastladığı üç pespaye kılıklı çobanla sohbet eder ve onlarla ekmeğini paylaşır. Yüce İsa, böyle buyurmuştur. Ne var ki İsa’nın öğretileri çobanların pek umurunda değildir. Karin, öyle güzel, öyle taze, öyle çekicidir ki, ilkel ve hayvanî dürtülerini durduramazlar. Dostoyevski’nin tabiriyle içlerindeki şehvet örümceği harekete geçer. Karin, ekmeğini ve sütünü paylaştığı, keçi çobanlığı yapan üç kardeşin tecavüzüne uğrar.

Saldırganlar, tecavüz etmekle yetinmez, kız gidip şikâyet ederse halimiz nice olur korkusuyla kızı öldürür ve on dört bakirenin diktiği rivayet edilen elbisesi dahil üstünde değerli olan ne varsa çalıp kaçarlar ve yakalanmamak için bir çiftliğe sığınırlar. Fakat çiftlik sahibinin, tecavüz edip öldürdükleri genç kızın babası olduğundan habersizdirler.

Kızının öldüğünden habersiz baba da evinde ağırladığı misafirlerin, kızının katilleri olduğunu henüz bilmemektedir.

Aç gözlü insanoğlu, daha fazlasını istemekten asla vazgeçmez.

Bir bahar güneşi kadar taze olan Karin’in canına kıyan saldırganlar, evlerinde kaldıkları aileye kızlarından çaldıkları elbiseyi satmak istediklerinde evin annesi durumu anlar ve kocasına haber verir. Dünyası yıkılan baba, bir Orta Çağ şövalyesine dönüşür. Zaten film de bir Orta Çağ efsanesinden alınmış, Ulla Isakson tarafından senaryoya uyarlanmış, Sven Nykvist görüntüleri eşliğinde Ingmar Bergman yönetmen koltuğuna oturmuştur.

Şimdi geldik, bazen reels ya da shorts kaydırırken önümüze düşen o meşhur ağaç devirme sahnesine.

Tanrı Neden Sessiz kalır?

Evin babası Töre’yi simgeler. Güne dualarla başlayıp, Tanrı’nın inayeti olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğine inanan babanın inancı bir anda alt üst olur. Karin, tecavüze uğrayıp öldürülürken uzaktan seyreden Ingeri, olayı gözyaşları içinde ve detaylarıyla anlatmıştır. İçi hınçla dolan baba, ilk iş bahçedeki büyümekte olan ağaca saldırır. Çıplak elleriyle genç bir ağacı söküp kendini kırbaçladığı sahne; masumiyetin yitirilişini, duyulan çaresizliği, pagan ve Hristiyan gelenekleri arasındaki sıkışmışlığı ve ilahi adalete isyanı sembolize eder. Bergman’ın bütün çocukluk anılarında yer alan bir huş ağacıdır bu. Kökünden sökülen o genç ve ince ağaç, tıpkı hayatının baharında hunharca koparılıp yok edilen kızı Karin’i temsil eder. Baba, kılıcını kullanmak yerine ağacı çıplak elleriyle sökerek ilahi düzene karşı ilkel, içgüdüsel ve insani bir öfke kusar. Kopardığı dallarla kendini kırbaçlaması, banyo yapıp temizlenmesi, işleyeceği intikam cinayetlerinden (eski inançlardaki kan davası ritüelleri) önce kendi bedeninde ruhsal ve fiziksel bir arınma/cezalandırma arayışıdır. Bu sahne, bir insanın inancını yitirdiği anı gösteren en güzel metaforik anlatımlardan biridir.

Hristiyanlığın bağışlayıcılığı ile İskandinavya’nın köklü Pagan gelenekleri (filmin başında da geçen Odin inancı) arasındaki çatışma bu sahnede kendini belirgin kılar. Töre’nin (babanın) doğaya yönelip ağacı bir silah gibi parçalaması ve yasını doğa üzerinden yaşaması, Tanrı’nın sessizliğine duyulan derin çaresizliği ve içsel hesaplaşmayı gösterir. Ki, bütün Bergman filmlerinde ana tema Tanrı’nın sessizliğidir diyebiliriz.

Töre ile İnancın Arasında

13. yüzyıl İsveç efsanesi “Töres döttrar i Vänge” (Vänge’li Töre’nin Kızları) adlı baladdan uyarlanan bu film, Bergman’ın meşhur “İnanç Üçlemesi”nin hemen öncesindedir. Orta Çağ’ın dinsel atmosferini fon alarak, saf iyilik ile ilkel kötülüğün çarpışmasını ve bu çarpışmanın ortasındaki insan trajedisini inceler. “Genç Kız Pınarı”, salt bir Orta Çağ intikam öyküsü olmanın ötesinde; teodise (Tanrı’nın adaleti) problemini merkeze alan, insanın modern varoluşsal krizini tarihsel bir alegoriyle sunan ve sinema tarihinin en güçlü teolojik sembollerinden biri olan “ağaç devirme/huş ağacı ritüeli” aracılığıyla insanın Tanrı ile olan yıkıcı ve yeniden kurucu bağını doğa üzerinden somutlaştıran bir başyapıttır. İnsan, içindeki canavar uyandığında Tanrı’dan uzaklaşır. Huş ağacı, İskandinav mitolojisinde ve kültüründe yaşamı, saflığı ve yeniden doğuşu simgeler. Töre’nin (babanın) ağacı devirmesi, onun kendi içindeki saf inancı, tanrısal düzeni ve doğanın masumiyetini yıkma çabasıdır. Ağaçla güreşirken aslında Tanrı’yla güreşmektedir (Yakup Peygamber’in Tanrı’yla güreşmesi mitine gönderme). Kendi kaderine ve kızının ölümüne duyduğu öfkeyi, Tanrı’nın yarattığı doğadan çıkarır. Öyle ki kızının katili olan iki adamın bir de küçük kardeşleri vardır. Evin annesi engel olmaya çalışsa da baba, onu da öldürür.

Kızının katillerinden intikamını alan baba, ailesi ve hizmetçileriyle birlikte aradığı kızının cesedine ulaşır. Karin’in cesedinin kaldırıldığı yerden fışkıran su (Genç Kız Pınarı), Tanrı’nın sessizliğini bozduğu, insana vahşetine rağmen “lütuf” ve “bağışlanma” sunduğu mucizevi andır. Töre’nin (babanın) o noktada kilise inşa etme sözü vermesi, inancın kaybolduğu yerden, acı ve kefaret aracılığıyla yeniden doğduğunu gösterir.

Filmin sonunda babanın ettiği dua şöyledir:

“Onu gördün. Tanrım, onu gördün. Günahsız bir çocuğun ölümünü ve benim intikamımı gördün. Buna izin verdin. Seni anlamıyorum. Seni anlamıyorum. Şimdi beni bağışlamanı istiyorum. Kendimle barışık olmak için bunun kendi elimle yapmamdan başka yol yoktu. Yaşamamın başka yolu yoktu. Söz veriyorum Tanrım. Günahlarıma karşılık kızımı na’şının yanına bir kilise yapacağım. Buraya taştan bir kilise yapacağım. Kendi ellerimle yapacağım.”

Düşünmedim değil. Neden taştan acaba?