Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Sessiz Bir Direnişin Eşiğinde Mustafa Kutlu’nun Arkakapak Yazıları Üzerine

A+ A-

Kimi hikayaler  vardır, çoğu zaman okurun elini metne uzatan küçük birer çağrıdan ibarettir, mütevazi görünen fakat yeni bir dünyanın kapılarını aralayan. Musa’nın asasındaki mucize gibi gösterişli değillerdir ama insanın içindeki dalgalanmaları bir anda durduran dingin bir sestir bunlar. Mustafa Kutlu’nun Arkakapak Yazıları tam da böyle bir kitap. İnce hacmine rağmen, yirmi iki kısa hikayeden ibaretmiş gibi görünse de kendi başına yeni bir dünyanın kapısını aralar. Bir araya getirilmiş hikayelerden çok daha fazlasıdır, modernleşme çabamızın içimize çöken ağırlığına karşı sessiz, ama güçlü bir direnç noktası. Kutlu’nun bu metinlerde yaptığı, modern dünyanın görünmez çatlaklarını okura göstermenin yanı sıra, aynı zamanda okurun zihnini, hızın ve gürültünün arasında unuttuğu o eski bakışa, o dingin duyarlılığa çağırmaktır. Yolda yürürken fark etmeden üzerinden atladığımız küçük bir ayrıntı gibidir, onun hikayeleri, hayat gibi. Bazen bir ağacın gölgesi, bazen bir çocuğun yüzüne sinen yorgun bir tebessüm, bazen de bir fotoğrafın siyah & beyaz keskinliği, Arkakapak Yazıları’nda da bu küçük ayrıntılarda bir medeniyet ruhu aranmakta, perdesi aralanmaktadır.

Kutlu’nun okurla kurduğu ilişkiyi bilenler için bu sürpriz sayılmaz. O, gündelik hayatın küçük taşlarına ayağı takılan, takıldıkça durup bakan, baktıkça anlamı ağırlaşan bir anlatıcıdır. Banka önünde savrulan bir yaprak, tezgahında helva satan çocuğun sesi, bir meydanın unutulmuş köşesi… Hepsi onun kaleminde birer hikayeye dönüşür. Bu metinlerde kıssa geleneğinin modern biçimi yeniden üretilir, bir tek cümlede insanın iç dünyası aydınlanır, toplumsal değişimin izleri belirginleşir, görüntü ve söz Kutlu’nun estetiğinde birleşir.

“Şöyle durup etrafımıza bakalım biraz.” der Güvercin Avlayan Martı hikayesinde. “Neler oluyor oralarda diyerek… Neler göreceğiz, neler? Ama ne durmaya, ne de etrafımıza bakmaya zamanımız yok… Basiretimiz bağlanmış sanki…” Bu cümlelerin sızısı, günümüz insanının halini bütün çıplaklığı ile önümüze koymaya yeter de artar bile.

Hızlanan Dünyaya Karşı Sabır

Kutlu’nun temel eleştirilerinden biri modernitenin hıza dayalı düzenidir, hem de bir parantez içerisinde söylenmiş bir fikir değil, nefes gibi metnin içerisinde dolaşan temel ritimdir. Arkakapak Yazıları da bu ritmin en yoğun olduğu kitaplardan biridir. Hızın içimizde yarattığı gerginlik, sürekli bir yetişememe duygusu, insanı kendisine bile yabancılaştırır. Kutlu buna karşı düşüncenin yavaşlığını, tefekkürün önemini ve bekleyişin estetiğini öne çıkarır.

“Bu siyah-beyaz fotoğrafın anlattığı hikâye, gitmekle katedilecek bir yol değil; sabırla, beklemekle varılacak bir menzildir.”

Doğru ya, hayat, hızla değil fark edilerek yaşanan bir şeydir. Hızla akıp giden bir nehir gibi görünse de, kıyısında soluklanıp sesini dinlemedikten sonra ne anlamı var ki? Dünyaya kendimizi kaptırıp acele ettiğimiz tüm bu ayrıntılar, günün sonunda içimizde en çok iz bırakan şeyler değil midir? Bir tebessüm, bir rüzgarın tene değmesinde bıraktığı heves, fark edilmeden geçip gittiğimiz nice güzelliklerin sessiz çığlıkları gibi… Belki de hayat dediğimiz şey, büyük hedeflere hızla ulaşmaya çalışırak değil, durup nefes aldığımız o kısa anlarda kendini göstermekte. Çünkü fark etmek, yaşamın en derin hali olsa gerek, hız ise çoğu zaman bizi hayattan uzaklaştıran bir sis perdesi. Kutlu’nun bakışında bu ayrıntılar, insanın kendine ve yaradılışına dair unuttuğu şeyleri hatırlatır. Modern hayatın tekdüzeliğinde kaybolan ruhu durdurup geri çağıran işaretlerdir bunlar.

Aceleyle yürünmüş yolların değil, sabırla beklenmiş anların hikayesini verir Kutlu bizlere. Çünkü bazı menziller, hızlı adımlarla yürürek değil, zamanın bizi yoğurmasıyla, içimizde bir şeylerin durularak oturmasıyla ulaşılır. Bir şeyler için çabalamak, onun gelmesi için uğraşmak yerine geldiğinde onu karşılayacak metanette olmak, ancak sabırla elde edilebilecek bir şeydir. Hayat bazen bizi, bize rağmen beklemeye zorlar. Ne kadar hızlı gitsek de açılmayan kapılar, ertelenen cevaplar, zamanı gelmeden olgunlaşmayan duygular vardır. İşte o anlarda insan, beklemenin, sabretmenin, durmanın, duramıyorsa bile yavaşlamanın aslında bir kayıp değil, bir eğitim, hatta bir terbiye olduğunu öğrenir. Sabır, yavaşça insanın içine işler, telaşın ve hızın zayıflattığı yanlarımızı güçlendirir, zamana bıraktığımız şeylerin gerçek değerini fark ettirir.

Ve sonra bir gün, yıllardır siyah & beyaz duran o fotoğrafın anlamı belirir. Anlarız ki menzil hep oradaydı, ama biz henüz oraya varacak halde değildik. Beklemek bizi hazırlamış, olgunlaştırmış, tamamlamıştı. Böylece fark ederiz, bazı yollar yürümek içindir, bazıları ise beklemek için. Ve en değerli menziller, sabrın sessiz adımlarıyla varılanlardır. Kutlu’nun gündelik hayattan devşirdiği karakterler, birer temsil değildir sadece, toplumsal belleğimizin yitik parçalarını da taşırlar. Güzel Bir Gün Nasıl Olur? metnindeki tramvay sahnesi buna örnektir. Yan koltuktaki vatandaşın teklifsiz konuşması, gündemi açışı, memleket meselelerine dair bitmeyen şikayetler…

“- Siz galiba yorum değil adalet peşindesiniz..

– Elbette..”

Tam adalet mekanizmasının yavaşlığından söz edilecekken sahneye altı yaşlarında bir çocuk girer. Ayaklarında yırtık lastik çizmeler, çamur içinde bir ceket, koltuğunun altında naylona sarılı koz helvaları… Çocuğun hikayesi bir anda metnin tonunu değiştirir. Yoksulluğun rengi, emeğin masumiyeti, sokakta tutunmaya çalışan küçük bir adamın aşk dolu dünyası belirir. Bu çocuk, sadece bir temsil değil, modernleşmenin kıyısına sıkışmış insanların, kente varamayanların, varıp da tutunamayanların yüzüdür. Helvayı satmak için söylediği türkü, bir yandan kayıtdışı ekonominin alternatif girişimcilik harikasıdır diğer yanda şehrin sert yüzüne çarpan ince bir merhamet tokadıdır. Bir küçük adam ile şehir hayatının sert ve acımasız yüzü yumuşatılır, insana olan inanç yeniden tazelenir.

Görgüsüzdük! Eski Dünyanın Tuhaflıkları

“Tuhaf bir manzaradır. Eski dünya.”

Kutlu, eski dünyayı anlatırken nostaljinin tuzağına düşmez, onun eski dünya dediği şey, idealleştirilmiş bir masal değil, insanın tabiatla ve kendi fıtratıyla kurduğu daha organik bir bağdır. Bir mahallede herkesin birbirinin yüzünü tanıdığı, duvarların perde değil, sınır olduğu, hayatın kısa mutluluklarla dolu bir ritim izlediği zamanlardan bahseder.

Irmağa doğru koşabildiğimiz bir tuhaf zamandı eski dünya. Hiçbirimiz yüz metreyi bilmem kaç saniyede koşma gibi niyetinin olmadığı, üstünde mavi gök delinmemiş, altımızda yağız yer yarılmadığı, etrafta motor sesi, parfüm kokusu duyulmadığı, gökdelenlerin gölgesinin gönlümüzü karartmadığı, çitlerin, duvarların ve ekonomik ambargoların olmadığı bir ilkel eski dünya ahvali idi Arkakapak Yazıları.

“…gerçekten gülebiliyor, hakikaten ağlayabiliyorduk. Zenginlik ve fakirlik, güzellik ve çirkinlik, bayağılık ve saygınlık bize göre değildi. Omuzlarımızın üzerinde ne ideolojiler, ne kalkınma reçeteleri, ne turistik tarifeler, ne istihbarat raporları, ne de oy kaygısı vardı. Görgüsüzdük. Çalı-çırpının, börtü-böceğin, yağmurun ve kaplumbağanın dilinden anlıyorduk.”

Kutlu, büyüdükçe küçülen dünyalarımızın bir resmini de çizer “Biz büyürken küçülen” hikayesinde. Meydanlara değil de meydanı çevreleyen dükkanlara baktığımızda bile bunun izlerini görürüz.  Mesafeler teknolojinin hızına yenilmiş, kısalmış gibi görünür, fakat yakınlaşması gereken uzaklıklar hala yerli yerinde, hatta daha da uzakta kalmıştır. Hız duygusu, hayatlarımızı öyle kuşatmıştır ki eski dünyanın ritmini tamamen bozmuştur. Artık herkesin her şeyden haberdar olduğu, dünyanın iyice küçüldüğü bir çağda yaşıyoruz malum. Ama bu küçülme, sandığımız gibi bizim olgunlaşmamızdan ya da büyümemizden kaynaklanmaz. Aksine, çevremizi saran “kesret halkası” genişledikçe ufkumuz daralır. Bilgiler çoğalır ama anlam azalır, bağlantılar artar ama insan birbirine yine de yaklaşamaz. “Dünya küçüldükçe kendimizi de küçültüyoruz.” Kalabalıklar arttıkça içimizdeki alan daralır, hızlandıkça derinliğimizi kaybederiz. Böylece, dış dünyanın küçülüşü aslında iç dünyamızın daralmasının bir yansımasına dönüşür. Artık normalizdir, tuhaf zamanların izi kalmamıştır üstümüzde, hazırız yeni dünyayı yaşamaya. Adına yaşamak denirse tabi…

***

Kutlu’nun dili her zaman yalın, berrak ve samimidir. Fakat bu sadelik, derinliksiz bir yüzeysellik değil, tersine, gelenekten süzülen hikmetin sade Türkçe ile yeniden kurulmuş halidir. Arkakapak Yazıları ise Kutlu’nun külliyatında özel bir yere sahiptir. Çünkü bu kitap, yazarın hem hikaye anlayışının hem de modern dünyaya karşı geliştirdiği duyarlığın en saf halini temsil eder. Modern tüketim kültürünün ruhumuzu nasıl daraltığı, adalet duygusunun neden kuru bir tartışmadan ibaret kalmaması gerektiği, toplumsal değişimlerin insan mizacına nasıl nüfuz ettiği, teknolojinin insanı nasıl yalnızlaştırdığı, tefekkürün neden ruhun kandili olduğu… Bütün bunlar ve daha fazlası, büyük sistem teorileri üretmek için değil, okurun iç dünyasındaki yorgun düşen kapıları aralamak için bir çağrıya dönüşür.

Dergâh’ın Dergisinin arka kapağına düşülen bu kısa hikayeler, bir kitabın sayfalarından çok daha öteye uzanır. Aradan yıllar geçmesine rağmen geçerliliklerini hala korumaları bunun en açık göstergesidir. Bu metinler, sadece bir geçmiş özlemi değil, Türkiye’nin hala içinde bulunduğu kaygıların, sıkıntıların ve arayışların da bir yansımasıdır. Toplum, Kutlu’nun işaret ettiği meselelerle yüzleşmeyi bitirememiştir, tam tersine, o gerçeklik bugün de tüm ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir.

Mustafa Kutlu’nun duruşu ve Dergâh’ın kültürel çizgisi, bu metinleri bugüne taşıyan en önemli unsurlardır kuşkusuz. Yeni bir Anadolucu düşünceye yeniden ihtiyaç duyulan bir dönemde, Dergâh’ın arka kapaklarına düşülen bu notlar, içerdikleri sessiz hakikatlerle bize hala yol göstermektedir. Bu hikayeler, gündelik hayatın içinde saklı kalmış derinlikleri görünür kılarken, toplumun değişmeyen meselelerine de birer işaret taşları bırakır. Yarını kurmak için de ihtiyaç duyduğumuz düşünce zeminini hala kendi içerisinde saklı tutar.