Sessizliğin İki Yüzü; Kamerun Notları
- Tarih:
Kamerun, haritalarda göründüğü gibi Afrika’nın ortasında görünen sıradan bir ülke değil. Ekvatorun nemini, yağmur ormanlarının yeşilini, savanların sarısını ve insan seslerinin sıcaklığını aynı anda taşıyan bereketli bir coğrafya. Toprak bereketli; muz ağaçları, kakao bahçeleri, uçsuz bucaksız mısır tarlaları, kahve, fıstık, avokado, ananas ve palmiyeler… Yol boyunca ilerlerken bu topraklardan esirgenen hiçbir şeyin olmadığını hissediyor insan. Fakat bu cömertliğe rağmen kader çizgisinin aynı seyirde gitmediğini düşünmeden edemiyorum.
Kamerun’un bugünkü hikâyesini anlamak için biraz geriye, sömürge dönemine bakmak gerekiyor.
Afrika’nın kalbinde yer alan bu topraklar, yüzyılı aşkın bir süre boyunca Avrupalıların sömürgesi olarak devam etti. Önce Alman sömürge yönetiminin, ardından Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız ve İngiliz yönetimlerinin sömürgesi altında devam eden Kamerun, 1960 yılında bağımsızlığını kazandı. Ancak sömürge yalnızca var olan toprak düzeni, sınırları, yönetim biçimleri ve ekonomiyi değiştirmedi; hafızayı, üretim biçimlerini ve dünyaya bakışlarında da derin izler bıraktı.


Fotoğraf: Samet Aydın
Bugün Kamerun’a baktığınızda, bu izleri yalnızca eski yapılarda ve kaos dolu şehirlerde değil, hayatın kendisinde de görmek mümkün. Zengin topraklar, yeraltı ve yerüstü kaynakları, tarımsal üretim imkânları ve genç nüfusuna rağmen ülkenin pek çok bölgesinde insanların hâlâ temel ihtiyaçlara ulaşmakta zorlanması, ister istemez geçmiş ile bugün arasındaki ilişkiyi ayırt etmeye izin vermiyor. Bugün dahi terörün devam ettiği bölgeler geçmişin izlerinin halen devam ettiğinin göstergesi.
Yardım organizasyonu kapsamında gittiğim Kamerun’da, milletimizin emanetlerini bizi bekleyen kardeşlerimize ulaştırdık. Temiz sudan yoksun bölgelerde su kuyularının açılışlarını gerçekleştirdik. Bu vesileyle ülkenin farklı bölgelerini görme, köylerden geçme ve insanların günlük hayatlarına yakından şahit olma imkânı bulduk.
Gideceğimiz bölgelerin pek çoğunda doğru düzgün bir yol yok. Araçla ilerlerken bazen yolun kendisinden çok, yolun devam edeceğine güvenmek gerekiyor. Fakat bütün bu zorluğa rağmen yemyeşil köyler, dağların tepelerine kadar uzanan tarım arazileri yol boyunca seyrimize eşlik ediyor. Toprağın bereketi, yolun zorluğuyla adeta tezat oluşturuyor.
Bir yandan da Müslümanların ve Hristiyanların iç içe geçmiş yaşamlarının sürdüğü köylerden geçiyoruz. Kamerun nüfusunun yaklaşık yüzde 70’i Hristiyan, yüzde 25’i Müslümanlardan oluşuyor. Geriye kalan yüzde 5’lik kesim ise yerel inançlara mensup.
Yol boyunca gördüğüm manzaralar benim için alışılmışın dışında.


Fotoğraf: Samet Aydın
Bir köyden geçerken bir yanda namaz hazırlığında caminin yolunu tutmuş Müslümanlara rastlıyoruz. Hemen yanı başlarında ise yüksek sesli müzikler eşliğinde oynayan, alkol tüketiminin hayli fazla olduğu, genç yaşlı, kadın erkek herkesin oturduğu mekânları ve evleri görüyoruz.
Aynı yol üzerinde, birkaç metre arayla birbirinden oldukça farklı iki hayat akıyor.
Yolculuk boyunca bana eşlik eden arkadaşıma bu manzarayı soruyorum. Kamerun’un kozmopolit nüfusunun yaşam biçimlerine de etki ettiğini söylüyor. Hristiyanlar ve Müslümanlar arasında küçük meseleler dışında büyük bir ayrım ve çatışma olmadığını anlatıyor.
Yolculuğumuz devam ediyor.
Yolu olmayan, suyu olmayan, elektriği olmayan köylerden, kasabalardan geçiyoruz. Fakat bütün bu imkânsızlıkların içerisinde hayat bir şekilde devam ediyor. Yüksek müzik sesleri, alkol ve oyunlar… İnsanların gündelik hayatı, sahip oldukları imkânların çok ötesinde bir ritim taşıyor.
Yol arkadaşıma dönüp soruyorum:
“Herkes mutlu ve yaşadığı bu hayattan memnun sanırım?”
Bir süre sessiz kalıyor. Ardından Kamerun’da duyduğum ve yolculuk boyunca zihnimden çıkmayan o cümleyi söylüyor:
“…Müslümanları rıza ile, Hristiyanları sarhoşlukla durdurmuşlar…”
Bu cümleyi Kamerun’da tanıştığım Abdülhakim söyledi bana.
O andan sonra yol boyunca gördüğüm her manzarayı, tanıştığım her insanı ve dinlediğim her hikâyeyi bu cümlenin gölgesinde yeniden okumaya başladım.
Kamerun’un kuzey şehirlerinde temiz suya ihtiyaç duyulan bölgelere gidiyoruz. Sokaklarda ezan sesleri karşılıyor bizi. Camiler, gölgesine sığınılan akasya ağaçları ve ağır ağır akan bir hayat…


Fotoğraf: Samet Aydın
Köylerde insanların yüzlerine baktığınızda, bütün imkânsızlıklara rağmen vakarlarını koruduklarını görüyorsunuz. Bir avuç fıstık, bir kuru hurma dahi olsa paylaşmaktan geri durmuyorlar. Tebessüm dahi olsa ikramda bulunuyorlar. Yüzlerinde şikâyetten çok sabır ve tevekkül okunuyor.
Bazen bir köy evinin önünde birkaç dakika duruyor, bazen çocukların meraklı bakışları arasında yolumuza devam ediyoruz. Her durakta başka bir hayat, başka bir hikâye çıkıyor karşımıza.
İnsan ne zaman Allah’a teslim olur, ne zaman şartlara teslim olur?
Bu ikisi birbirine karıştığında tevekkül insanı ayağa mı kaldırır, yoksa olduğu yere mi oturtur?
Bu sorular kafamda dolaşırken Kamerun’un başka bölgelerine doğru ilerliyoruz.
Başkent Yaoundé başta olmak üzere Batı ve Güney Kamerun ise başka bir Kamerun.
Sokakların ritminin değişmesi için günbatımını beklemiyorlar. Yüksek müzikler, renkli ışıklar, barlar ve küçük mekânlar… Sokaklarda genç yaşlı insanların hareketliliği dikkat çekiyor. Yorgunluklarını ve yaşadıkları zorlukları bir şişenin dibine bırakmaya çalışan insanlar görüyoruz.
Sarhoşluk veren şey sadece alkol değil sanki burada. Bazen unutma isteği de bunun yanına geliyor.
Yaşanan imkânsızlıklar, maddi darlıklar ve sorunlar… Bazen de yarının bugünden farklı olmayacağına inanmanın verdiği yorgunluk…Değiştiremediği hayatı unutmayı seçiyorlar. Tabi tüm bunlar alkolizmi ve alkolün kötülüğünü değiştirmiyor.
Kamerun’da şehirler ve köyler arasında yol alırken aslında yalnızca bir coğrafyadan diğerine geçmiyoruz. Farklı hayat biçimlerinin, farklı kabullerin arasından geçiyoruz.
İşte o zaman, ilk duyduğum cümle yeniden geliyor aklıma:
“Müslümanları rıza ile, Hristiyanları sarhoşlukla durdurmuşlar.”
Abdülhakim’in söylediği bu söz, bir din tanımlaması değil aslında. Bir durum izahıydı. İnsanın yaşadığı kırılganlık karşısında kendisine geliştirdiği başa çıkma biçimlerinden söz ediyordu.
Bir toplum, yanlış yorumladığı bir anlayışla da sessizleşebilir. Bir başka toplum, eğlence ve tüketimle uyuşabilir. Yöntemler değişse de insanın hakikate karşı duyarsızlaşması aynı kalır.
Bu durum sadece Kamerun’un izahı değil aslında. Sömürge zihniyetinin hâkim olduğu pek çok coğrafyada benzer izlere rastlamak mümkün.
Bazen insanı yanlış anlaşılan bir duygu sessizleştirir. Bazen de bitmeyen bir oyalanma…
Her ikisi de insanın elinden en değerli şeyi alır:
Değiştirebileceğine dair inancını.
Ne var ki Kamerun’u yalnızca bu tabloyla anlatmak ve sadece boş bir ahkam ile durum izahında bulunmak haksızlık olur.
Çünkü yolculuk boyunca başka insanlarla da karşılaştım.
Kamerun bana insanı anlattı.
İnsanın nasıl umut ettiğini, yorulduğunu, sustuğunu…
Ve bazen nasıl susturulduğunu…
Ama aynı zamanda düştüğü yerden nasıl kalkabileceğini de.
Kara kıtanın makûs tarihini değiştirecek nice güzel insana da şahitlik ettim.

Fotoğraf: Samet Aydın
Köy köy dolaşıp çocuklar için mücadele edenleri gördüm. Kilometrelerce yolu yürüyerek hastalara ulaşanları, yetim bir çocuğun başını okşayanları, yeni projeler geliştirmek için çabalayan gönülleri gördüm.
Bütün bu yolculuk boyunca, Kamerun’un yalnızca eksikliklerini değil, sahip olduğu insan zenginliğini, tarih derinliğini, kültürel varlığını da görme fırsatım oldu.
Belki de bu yüzden Kamerun’dan ayrılırken zihnimde yalnızca yolların, susuz köylerin, imkansızlıklar içerisinde yükselene neşeli müziklerin ve kalabalık sokakların görüntüsü kalmadı.
İnsanların yüzleri kaldı.
Bir avuç fıstığı paylaşan amcanın tebessümü…
Yol kenarında bize el sallayan çocuklar…
Suyun başında kuyunun açılmasını bekleyen umut dolu insanlar…
Ve bütün imkânsızlıklara rağmen bir şeyleri değiştirmek için çabalayan gönüller…
Selam olsun, Allah sayılarını artırsın.




