Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Sevginin Vergi Dilimi: Türkiye Gurbetçisini Ne Zaman Sever?

A+ A-

Gurbetçi olmak, tek bir duyguya indirgenemeyecek kadar katmanlı bir hâl.

Sabah kalkıp çocuğunun okul evraklarıyla, sosyal yardım başvurusuyla, ikamet izniyle uğraşırken bir yandan da anneannenin sesini özlersin. Bir yandan “orada” kalmanın hesabını yaparken, bir yandan da bir bayram sabahı memleket sokağının kokusunu düşünürsün. Hasret de gerçektir, hesap kitap da. Kimse yalnızca tek bir saf duyguyla yaşamıyor; gurbet, ikisinin sürekli müzakere hâlinde olduğu bir coğrafyadır.

Bunu baştan söylemek gerekiyor. Çünkü bu hafta konuşacağımız mesele tam da bu müzakereyi kimin, hangi çıkardan, ne zaman hatırladığıyla ilgili.

Ankara’dan son günlerde çıkan haberler ilginç bir tablo çiziyor. Türkiye, yurt dışında yaşayan varlıklı yurttaşları ve yabancı yatırımcıları ülkeye çekmek için yeni bir teşvik paketi hazırlıyor. Düşük veraset vergisi, yurt dışından getirilecek gelirler için yirmi yıla varan vergi muafiyeti, beyan edilmemiş varlıklar için yeni bir “varlık barışı.”

Hedefteki kitle belli: Londra’daki vergi düzenlemelerinden rahatsız olan yüksek gelirliler, Körfez’deki güvenlik kaygısından kaçan yatırımcılar ve özellikle Almanya ile İngiltere’de yaşayan zengin Türkler.

Aynı günlerde Meclis’te “millî dayanışma”, “bin yıllık kardeşlik”, “toplumsal bütünleşme” gibi kavramlar etrafında dönen başka bir tartışma daha var. İki ayrı gündem, ama ortak bir dil kullanıyorlar: birlik, aidiyet, eve dönüş.

Sorun şu ki bu dilin altında iki farklı gurbetçi tanımı yatıyor.

Bir tarafta devletin kırmızı halı serdiği gurbetçi var: portföyü olan, mülkü olan, yurt dışı gelirini yirmi yıl vergisiz getirebilecek olan. Onun için “vatan” kelimesi somut bir teşvik paketine dönüşüyor; duygu, maddi bir karşılık buluyor.

Diğer tarafta ise bizim gibi sıradan gurbetçiler var. Sabah sosyal yardım kurumuyla, öğlen sağlık sigortasıyla, akşam çocuğun vatandaşlık evraklarıyla boğuşan; “eve dönüş” dendiğinde aklına önce uçak bileti fiyatı gelen kitle. Bu ikinci grup için devletin sesi çoğu zaman ya hiç duyulmuyor ya da yalnızca kriz anlarında, “döviz getirin” çağrısı olarak duyuluyor.

Burada asıl ilginç olan, teşvik paketini savunan haberlerin kendi içinde itiraf ettiği bir çelişki. Aynı analizler, yüksek enflasyonun ve Türk lirasındaki değer kaybının zenginlerin varlık koruma refleksini zorladığını, geçmiş dönem ekonomi politikalarının yarattığı güvensizliğin hâlâ aşılamadığını da yazıyor.

Yani devlet, kendi yarattığı güven sorununu, zenginler için özel bir vergi muafiyetiyle çözmeye çalışıyor. Sıradan yurttaş ve sıradan gurbetçi içinse böyle bir “güven paketi” yok; onların güvensizliği idare etmesi bekleniyor.

Bu noktada asıl soru, “gurbetçiler neden gidiyor, neden dönmek istiyor?” değil. O soru zaten tek bir cevaba sığmaz. Herkesin gerekçesi kendine has; kimseninki bir diğerinden daha “meşru” değil.

Asıl soru şu: Devlet gurbetçiyi ne zaman vatandaş, ne zaman yatırımcı olarak görüyor?

Cevap epey netleşmiş durumda. Sermaye taşıyan gurbetçi “kardeşimiz”, “gönlümüzdeki taht” oluyor; günlük hayatını kuran, çocuğunu büyüten, iki dil arasında yaşayan gurbetçi ise çoğu zaman bir istatistik, bir konsolosluk kuyruğu, bir evrak yığını.

Oysa gurbetçi yalnızca döviz değildir.

Gurbetçi, memleketle bağını bazen bir cenaze haberiyle, bazen bir bayram telefonuyla, bazen çocuğuna öğrettiği birkaç Türkçe kelimeyle, bazen de yıllar sonra hâlâ içinde taşıdığı bir mahalle kokusuyla kurar. Bazen Türkiye’yi savunur, bazen Türkiye’ye kızar, bazen uzaklaştığını hisseder, bazen de en beklemediği anda bir türküyle yeniden bağlanır.

Bu bağın parasal bir karşılığı yoktur. Ama siyaset çoğu zaman bu bağı yalnızca ihtiyaç duyduğu anda hatırlar.

Döviz gerekiyorsa gurbetçi kıymetlidir. Seçim yaklaşıyorsa gurbetçi önemlidir. Dış politikada “Türkiye’nin diasporadaki gücü” anlatılacaksa gurbetçi stratejik bir varlıktır. Ama konsoloslukta aylarca randevu beklerken, çocuğunun vatandaşlık evrakını tamamlamaya çalışırken, Avrupa’da ya da Amerika’da kimlik bunalımı yaşayan çocuğuna “biz kimiz?” sorusunu anlatmaya çalışırken aynı gurbetçi çoğu zaman yalnızdır.

Bu yalnızlık bazen çok sıradan anlarda ortaya çıkar. Bir formda çocuğunun ikinci vatandaşlığını yazarken, okulda öğretmenine adının nasıl telaffuz edileceğini anlatırken, hastanede sigorta sistemini çözmeye çalışırken, Türkiye’ye giderken valize hediyeler sığdırmaya çalışırken… Gurbetçi hayatı büyük ideolojik cümlelerden çok, küçük bürokratik mücadelelerin toplamıdır.

Fakat Ankara’nın gurbetçiye dair dili çoğu zaman bu küçük mücadeleleri görmez. Çünkü o dilin ilgilendiği gurbetçi, duygusal olarak bağlı ama ekonomik olarak faydalı olandır.

Belki de “vatan hasreti mi, vergi optimizasyonu mu?” ikilemi yanlış soru. Çünkü ikisi de gurbetçinin kendi seçimi, kendi hakkı. İnsan isterse ülkesine duyduğu hasretle döner, isterse ekonomik imkânları değerlendirerek yatırım yapar. Bunların hiçbiri tek başına ayıplanacak şeyler değildir.

Sorulması gereken soru, devletin bu ikisi arasında nasıl bir hiyerarşi kurduğu ve bu hiyerarşinin, hasretini hiçbir zaman vergi muafiyetine çeviremeyecek olan milyonlarca sıradan gurbetçiye ne söylediğidir.

Çünkü devletin sevgisi, vatandaşının cüzdanına göre değişmemeli.

Eğer “eve dönüş” gerçekten samimi bir çağrıysa, bu çağrı yalnızca sermaye sahiplerine değil; çocuklarının kimliğini korumaya çalışan ailelere, yaşlanan anne babasının yanında olamayan evlatlara, iki ülke arasında sıkışmış gençlere, memleketle bağını koparmamaya çalışan sıradan insanlara da hitap etmeli.

Gerçek millî dayanışma, sadece yirmi yıllık vergi muafiyetinde aranmaz. Bir gurbetçi annenin çocuğunun vatandaşlık evrakını aylarca beklemeden halledebilmesinde aranır. Konsolosluk hizmetlerinin kolaylaşmasında aranır. Yurt dışında büyüyen çocuklara nitelikli Türkçe ve kültür eğitiminde aranır. Türkiye’ye dönen sıradan ailelerin eğitim, sağlık, iş ve sosyal uyum sorunlarına verilen destekte aranır.

Gurbetçiyi sadece yatırımcı olarak görmek, onu eksik anlamaktır. Çünkü gurbetçi memlekete yalnızca para göndermez; hafıza taşır, dil taşır, kimlik taşır, bazen de yarım kalmış bir aidiyet duygusu taşır.

Türkiye gerçekten gurbetçisini seviyorsa, onu yalnızca kriz zamanlarında hatırlamamalı. Onu sadece döviz kuru yükseldiğinde, sandık yaklaştığında veya sermaye arandığında çağırmamalı. Gurbetçinin çocuğunu, dilini, yalnızlığını, bürokrasisini, arada kalmışlığını da görmeli.

Bu köşede gurbeti bu kadar sık gündeme getirmemin bir sebebi var: Çünkü gurbet yeterince konuşulmuyor.

Sıradan zamanda kimsenin aklına gelmiyoruz. Hatırlandığımız anlar neredeyse hep bir ihtiyaç anı oluyor: Döviz lazım olduğunda, seçim kazanılacaksa oy lazım olduğunda, bir kriz anında “dışarıdaki güçlü Türkiye” imajına ihtiyaç duyulduğunda.

Aradaki sessizlikte ise gurbetçi kendi başınadır: kendi evrakıyla, kendi yalnızlığıyla, kendi iki dilliliğiyle, kendi hasretiyle.

Belki de artık şu soruyu daha açık sormamız gerekiyor:

Türkiye gurbetçisini gerçekten mi seviyor, yoksa sadece ihtiyaç duyduğunda mı hatırlıyor?

Çünkü bir ülkenin evlatlarıyla kurduğu bağ, yalnızca vergi dilimlerine, yatırım paketlerine ve döviz hesaplarına sığdırılamaz. Vatan dediğimiz şey, bazen bir pasaporttan, bazen bir tapudan, bazen bir banka hesabından çok daha fazlasıdır.

Vatan, insanın kendisini yalnızca faydalı olduğunda değil, yorgun olduğunda da hatırlanmış hissettiği yerdir.

Ve belki de gurbetçinin en çok beklediği şey tam olarak budur: Sadece parasının değil, hikâyesinin de görülmesi.