Picture of Rukiye Balçın
Rukiye Balçın

Şeyma Samur İle “Kıyıdan Açığa: Hafızanın, Sessizliğin Ve Şehrin İzinde Bir Yazarlık Serüveni”

A+ A-

Röportaj: ŞEYMA SAMUR

Röportajı yapan: Rukiye BALÇIN

İlk öykü kitabı “Açık Deniz” ile edebiyat dünyasına güçlü bir adım atan yazar/öykücü Şeyma Samur, klasik hikâye anlatımının sınırlarını atmosfer, hafıza ve çağrışım ekseninde yeniden yorumluyor. Gerçek ile düşü, bireysel bellekle kolektif hafızayı aynı anlatı düzleminde buluşturan öyküler; okuru yalnızca bir olayın değil, bir duygu ikliminin ve düşünsel yolculuğun içine davet ediyor. Şehirler, sessizlikler, mitolojik göndermeler ve şiirsel dil, bu anlatı evreninin temel yapı taşlarını oluşturuyor.

Yazarlık serüveninden öykü anlayışına, “Açık Deniz” metaforunun anlamından çağdaş Türk öyküsünün yönelimlerine kadar uzanan bu söyleşide; hekimlik ile yazarlık arasında kurduğu mesafeyi, mekânın hafızasını, şiirin dil üzerindeki etkisini ve edebiyatın bugün hâlâ insanı dönüştürme gücüne neden inandığını konuştuk. Ortaya, ilk kitabıyla dikkat çeken genç bir yazarın edebiyata, hayata ve insana dair ufuk açıcı değerlendirmeleri çıktı. İyi okumalar.

Açık Deniz, ilk kitabınız olmasına rağmen oldukça olgun bir anlatı evreni kuruyor. Bu kitabın yazılma serüveni nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri yazının civarında dolaştım ama hayatımdaki yerinin belirginleşmesi son birkaç yılda oldu. Önce günlükler tuttum, şiirler ve kısa denemeler yazdım. Ardından öyküye yöneldim. Dergilere metin göndermeye başladığım dönem, yazının ilhamla yürüyen bir uğraş olmadığını da öğretti bana. Okudukça, yeniden yazdıkça, metinler üzerine konuştukça öykünün kendi imkânlarını keşfetmeye başladım. Açık Deniz de böyle bir dönemin ürünü. Kitaptaki metinler farklı zamanlarda yazıldı; kimi bir imgeden, kimi bir şehirden, kimi zihnimi uzun süre meşgul eden tek bir sorudan doğdu. Dosyayı hazırlarken fark ettim ki bütün öyküler birbirinden habersiz yazılmış olsalar bile aynı istikamete bakıyorlar. Hafıza, aidiyet, mekân, insanın dünyayla kurduğu kırılgan ilişki sürekli metinlerime sızıyor. Sanırım bir kitap dosyasında olması beklenen bütünlük de bu ortaklıktan geliyor.

Kitabın ismi neden Açık Deniz? Bu metafor sizin için neyi temsil ediyor?

Deniz çocukluğumdan beri zihnimde güçlü bir imge olarak duruyor. Çölle birlikte insana yoğun sonsuzluk duygusu veren yerlerden biri. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen yüzeyinin altında sürekli kıpırdanıp duran başka bir dünya var. Açık Deniz adını seçerken beni çeken de buydu. Kitaba adını veren öykü insanın ölüm fikriyle gerilimini ele alıyor ama mesele yalnızca ölüm değil. İnsan, hayatı boyunca birçok eşiğin önünde duruyor; kalmakla gitmek, yaklaşmakla uzaklaşmak, seyretmekle içine girmek arasında seçimler yapıyor. Deniz bu eşiklerin ortak imgesi hâline geldi benim için. Yazıyla kurduğum ilişki de buna benziyor aslında. Bir metin uzaktan bakıldığında başka, içine dahil olup emek vererek ele alındığında bambaşka bir manzara sunuyor. Okuyucunun da aynı yolu izlemesini seviyorum. Önce kıyıda dolaşsın, sonra kendi iradesiyle suya adım atsın. Açık Deniz biraz bu davetin adı.

Öykülerinizde gerçek ile düş, hafıza ile şimdi, bireysel olanla kolektif olan sürekli birbirine karışıyor. Bu anlatım biçimi bilinçli bir tercih mi?

Hayatı algılama biçimim buna çok elverişli. Geçmiş hiçbir zaman geride kalmıyor; çocukluk, aile, şehirler ve okuduklarımız bugünün içine sürekli sızıyor. Aynı durum hayal gücü için de geçerli. Hayal gücü, günlük hayatın dışında kurulmuş bağımsız bir alan gibi durmuyor benim gözümde. En sıradan anın içine yerleşebiliyor. Yazarken bu geçişleri özellikle planlamıyorum. Metin ilerledikçe kendiliğinden beliriyorlar. Hepimiz aynı anda geçmişimizi, bugünümüzü ve ihtimal olarak geleceğimizi taşıyoruz. Öykü bana bu katmanları yan yana getirebildiğim geniş bir hareket alanı açıyor. Yazının en heyecan verici tarafı da birbirine uzak görünen şeyler arasında görünmez akrabalıklar kurabilmesi.

Klasik olay merkezli öykü yerine atmosferi, çağrışımı ve imgeyi öne çıkarıyorsunuz. Sizce çağdaş öykü bugün nereye evriliyor?

Her çağ kendi anlatı biçimini beraberinde getiriyor. Dikkatimiz sürekli parçalı; görüntüler, kısa videolar, haberler, ses kayıtları arasında dolaşıyoruz. Böyle bir çağda doğrusal ilerleyen hikâyelerin tek başına yeterli olmaması şaşırtıcı gelmiyor bana. Artık olaylardan çok izlenimleri, duyguları, parçaları hatırlıyoruz. Öykülerimde okurun pasif bir izleyici konumunda olmasını istemedim. Metnin içinde açılan boşluklarla, kurulan çağrışımlarla, düşünme biçimlerimize benzer şekilde okurun hafızasını tetikte tutmayı tercih ettim. Atmosfer bu yüzden benim için önemli. Bir koku, bir ışık, eski bir apartman boşluğu ya da dalga sesi bazen uzun bir olay örgüsünden daha kalıcı olabiliyor. Çocukluğumuzdan aklımızda kalan şeylerin çoğu da böyle değil mi zaten. Bir görüntü, eşya, ses. Öykü o kırıntıları birbirine yaklaştırabildiği ölçüde yaşamaya devam ediyor.

Edebiyat çevrelerinde “post-öykü” olarak adlandırılan anlatı biçimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazdıklarınızı bu çerçevede görüyor musunuz?

“Post-öykü” ile yazım aşamasında postmodern eğilimleri barındıran öykü türünü kastediyorsunuz sanırım. Elbette kavramlar eleştirinin işini kolaylaştırıyor ama yazma sürecinde masama pek uğramıyorlar. Bir öyküye başlarken onun hangi başlık altında değerlendirileceğini hesaplamıyorum. Zihnimde dolaşan duyguya, sese, soruya en uygun anlatım yolunu arıyorum. Gazete kupürü, arkeoloji formu ya da matematiksel bir denklem metnin içine girdiyse, bunun sebebi biçimsel bir gösteri yapmaktan ziyade öykünün o dile ihtiyaç duyduğunu düşünüyor olmam. Yazı kendi formunu çoğu zaman kendisi talep ediyor. Günümüz anlatılarının çeşitlenmesini doğal karşılıyorum çünkü dünyayı algılama biçimimiz de sürekli değişiyor. Fakat metnin asıl ağırlığını taşıyan şey hâlâ insanın dünyayla kurduğu ilişki. Biçim bu ilişkinin görünmesini sağladığında anlam kazanıyor. Geriye yalnızca teknik kaldığında metin hızlıca eskimeye başlıyor.

Öykülerinizde sessizlik, boşluk ve söylenmeyenler en az anlatılanlar kadar etkili. Sizce edebiyatta suskunluğun estetik değeri nedir?

Hayatın en belirleyici anları çoğu zaman açıklamalarla değil, sessizliklerle örülü. Bir veda anında eksik kalan son cümle, uzun yıllar görüşmeyen iki kişinin ilk bakışı, konuklar gittikten sonra eve çöken o sessizlik. Bunların her biri güçlü bir çekirdek hikaye barındırıyor. Yazarken okura bırakılan alanı önemsiyorum. Her şeyi açıklayan metinler okurun metinle kuracağı ortaklığı azaltıyor. Oysa öykü biraz da birlikte kurulan bir yapı. Yazar belli taşları yerleştiriyor, aradaki boşlukları okuyucu tamamlıyor. Ben de yazarken bu boşlukların peşinden gidiyorum. İyi öykünün etkisi de çoğu zaman son cümlede değil, kitabı kapattıktan sonra devam eden o iç konuşmada saklı bence.

Mitoloji, masal ve kolektif hafızanın metinlerinizde önemli bir yeri var. Bu kaynaklarla ilişkiniz nasıl gelişti?

Çocukken dinlediğim kıssalarla, masallarla, halk hikayeleriyle kurduğum ilişki hep canlı kaldı. Sonradan yaptığım okumalarla bu halka genişledi. Mitoloji bana eski zamanlara ait kapalı bir dünya gibi görünmedi hiçbir zaman. İnsan değişiyor, şehirler değişiyor, diller değişiyor ama varoluşumuza ait korkular, arzular ya da tutkular büyük ölçüde aynı kalıyor. Mitler de tam bu noktada canlılığını koruyan devingen anlatılar. Bugün yaşadığımız bir duygunun binlerce yıl önce de başka bir hikâyede dile gelmiş olduğunu görmek etkileyici. Böyle olunca tahkiyeyi taşıyan karakterler yalnızca kendi hikayesini yaşamıyor; kadim bir anlatı zincirinin de bir parçası haline geliyorlar. Yazarın metni aracılığıyla işaret etmeye çalıştığı anlam silsilesini genişleten bir durum bu. Öykülerimde peşine düştüğüm şey biraz da bu süreklilik hissi.

Diliniz oldukça şiirsel. Şiirle ilişkiniz yazarlığınızı nasıl besliyor?

Üniversite yıllarımda şiir denemelerim oldu ama zamanla öykünün hareket alanının bana daha yakın olduğunu fark ettim. Yine de şiir okumanın yazınıma bıraktığı izler var. Cümlelerin ritmi, seçtiğim kelimenin fonetiği, metnin müzikalitesi benim için önemli. Öyküde atmosfer kurarken çoğu zaman olay örgüsünden çok kullanılan dilin niteliği belirleyici oluyor. Okurun bir sokağı ya da bir evi yalnızca görmesini değil, orada biraz vakit geçirmesini istiyorum. Bunu sağlayan şey de çoğu zaman kelimelerin temposu oluyor. Şiir okuru olmak bana sözü tasarrufla kullanmayı; az sözle geniş bir çağrışım alanı açmayı gösteriyor. Belki bu yüzden metinlerimde uzun açıklamalardan çok imgelere, ritme ve tekrar tekrar dönülebilecek cümlelere güveniyorum.

Yazarken önce karakter mi doğuyor, atmosfer mi, yoksa dil mi?

Çoğu zaman atmosfer geliyor. Sokak lambasının ışığı, eski apartman kokusu, yağmur sonrası ıssız bir meydan ya da çocukluğumdan kalmış tek bir görüntü uzun süre zihnimde dolaşıyor. Ardından o atmosferin içinde yaşayabilecek insanlar beliriyor. Mekânı karakterlerden bağımsız düşünemiyorum. Şehir insanı biçimlendiriyor; insan da yaşadığı yere bir bellek kazandırıyor. Çift taraflı bir ilişki bu. Dil ise bütün bunları şeffaf iplerle birbirine bağlayan bir tutkal. Yazmaya başladığımda olay örgüsünden çok yazmak istediğim metne ait bir tını arıyorum. O sesi bulduğum anda karakterler de konuşmaya başlıyor.

Günümüz Türk öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi heyecanlandıran yeni isimler ya da eğilimler var mı?

Türk öyküsünün bugün oldukça hareketli bir yerde durduğunu görüyorum. Dergiler takip edildiğinde ya da ilk kitaplar okunduğunda birbirinden farklı seslerle karşılaşmak mümkün. Bu çeşitlilik sevindirici geliyor bana. Genç yazarlar biçim konusunda daha cesur davranıyor, farklı anlatım yollarını deniyor, başka sanat dallarıyla ilişki kuruyor. Böyle dönemler edebiyatın nefes aldığı dönemler bence. Her kuşağın kendinden önceki birikimle konuşması, ona itiraz etmesi, bazen de bambaşka bir yöne gitmesi doğal. Önemli olan, bütün bu arayışların metnin özünü gölgelememesi. Sonunda okur yine insanı, zamanı ve dünyayı biraz daha derinden görebileceği metinlere dönüyor çünkü. İyi öykünün ölçüsü yıllar geçse de çok değişmiyor.

Doktor kimliğinizle yazar kimliğiniz arasında nasıl bir ilişki var? Bu iki alan birbirini nasıl besliyor?

İnsanlar bu iki alan arasında doğal bir bağ kursa da benim için birbirinden ayrı duran alanlar. Hekimlik sorumluluk gerektiren, dikkat isteyen bir meslek. Yazı ise daha içe dönük, daha yavaş işleyen bir süreç. Poliklinikte karşılaştığım insanları doğrudan öyküye taşımıyorum. Bu yaklaşıma etik açıdan da edebiyat açısından da mesafeliyim. Bununla birlikte insanla bu kadar yakın temas kurmanın yazıyı besleyen tarafları var elbette. Gün içinde çok farklı hayatlara tanıklık ediyorum. İnsanların korkularını, beklentilerini, kırgınlıklarını görüyorum. Bütün bunlar doğrudan hikâyeye dönüşmüyor; zamanla zihnimde çözülüyor, başka çağrışımlarla birleşiyor, çeşitli karakterlere hayat veriyor.

Şehirler kitaplarınızda güçlü bir karakter gibi yer alıyor. Mekân sizin için neden bu kadar önemli?

Bir şehrin yalnızca binalardan ve sokaklardan oluştuğuna hiç inanmadım. Her semtin kendine özgü bir ritmi, dili, hafızası var. Yeni bir yere gittiğimde önce o mekanın geçmişini merak edenlerdenim. Sokak isimlerine, eski yapılara, kadim hikâyelere mutlaka bakarım. Yaşadığım şehirlerle ilişkim de böyle gelişti. İstanbul’a taşındığım ilk yıllarda uzun yürüyüşlerle semtleri tanımaya çalışıyordum. Bir mekânı tanımak biraz da onu temaşa edebilmeyi, o yerin geçmiş dönemlerini tahayyül edebilmeyi gerektiriyor nihayetine. Bu nedenle, öykülerimde şehirler birer dekor olarak kalmıyor genellikle. Karakterlerin kararlarını etkileme, hafızalarını taşıma, dönüştürücü izler bırakma noktasında güçlü işlevleri var.

Bundan sonraki yazı yolculuğunuzda okuru neler bekliyor?

Yazı konusunda uzun vadeli planlar kurmayı çok beceremiyorum. Bir metin bitmeden diğeri hakkında kesin cümleler kurmak zor. Şu sıralar yeni öyküler üzerine çalışıyorum. Yakın zamanda iki farklı öykü seçkisinde yer alacak metinlerim var. Şimdilik kendime koyduğum tek hedef, yazıyla kurduğum ilişkiyi canlı tutabilmek. Daha dikkatli okumak, daha dikkatli yaşamak, yeni soruların peşinden gitmek. Yazının beni hâlâ şaşırtabilmesi, yazı vesilesiyle kurulabilecek yepyeni dünyalar, çağrışım alanları önümde uzanan yolun en heyecan verici tarafı.

Yazma rutininiz nasıl ilerliyor? Yazmayı bekleyen biri misiniz, yoksa yazıyı bekleten biri mi?

Belirli saatlerde masaya oturup aynı verimle yazabilen yazarlardan değilim. Mesleğim gereği günün büyük bölümü dışarıda geçiyor. Aklıma gelen bir cümleyi telefonuma not ediyorum, bazen okuduğum kitabın kenarına uzun notlar düşüyorum. Asıl yazma süreci masaya oturduğum anda başlamıyor; günler, bazen aylar öncesinden zihnimde yer ediyor. Masaya geçtiğimde o dağınık parçaları birbirine yaklaştırmaya çalışıyorum. Bir öykünün beni ikna etmesi zaman alıyor. Metinle aramda bir yakınlık oluşmuyorsa çok zorlamıyorum. Yazı biraz sabır işi. Bazı öyküler uzun süre sessiz kaldıktan sonra tek bir cümleyle açılıveriyor mesela.

Yazarken sizi en çok besleyen şey nedir?

Merak. Bir insanın neden öyle davrandığını, bir sokağın neden bana tanıdık geldiğini, yıllar sonra hatırlanan şeyin neden tek bir koku olduğunu merak ediyorum. Bu soruların kesin cevapları yok elbette ama yazı bana onların etrafında dolaşma imkânı veriyor. Seyahat etmek, uzun yürüyüşler yapmak, müzelerde vakit geçirmek, eski haritalara bakmak, farklı disiplinlerden kitaplar okumak da aynı merakın uzantısı. Tek bir cümlenin haftalarca zihnimde dolaştığı da oluyor, bir fotoğraf karesiyle yeni bir öykünün aklıma düştüğü de oluyor. Yazının beslendiği yerin gündelik hayatın ortası olduğunu hissediyorum. Sıradan görünen ayrıntılar bile büyük hikâyeler taşıyabiliyor doğru yerden bakıldığında.

Genç yazarlara ya da yazmaya yeni başlayanlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yazının en büyük öğretmeni yine yazının kendisi. Elbette çok okumak gerekiyor ama yalnızca sevdiğimiz yazarları değil, bize uzak duran metinleri de okumak önemli. İnsan hangi dili kurmak istemediğini de böyle keşfediyor. Bir de acele etmemek gerekiyor. İlk metinlerin hemen yayımlanmasını istemek anlaşılır bir duygu ama yazının mayalanması için zamana ihtiyacı var. Benim için dergiler bu anlamda çok öğretici oldu. Eleştiri almak, metni yeniden kurmak, bazen vazgeçmek yazarlığın doğal parçası. Yazmayı yalnızca ortaya bir eser koymak için değil, dünyayı daha dikkatli görebilmek için sürdürmek de insana uzun soluklu bir yol açıyor.

Son olarak, edebiyatın bugün hâlâ insan hayatını değiştirebildiğine inanıyor musunuz?

Bir kitabın tek başına dünyayı değiştireceğini söylemek iddialı olur. Fakat bir insanın dünyaya bakışını değiştirebildiğini çok kez gördüm. Benim hayatımda da böyle kitaplar, filmler ve karşılaşmalar oldu. Edebiyat büyük cevaplar vermiyor; daha çok iyi sorular bırakıyor insana. Bir romanı bitirdikten sonra yürüdüğünüz sokağa biraz daha dikkatli bakıyorsanız, yıllardır tanıdığınız bir insanı yeniden merak etmeye başlıyorsanız ya da bir ağacın, eski bir evin, unutulmuş bir eşyanın taşıdığı hikâyeyi fark ediyorsanız edebiyat görevini yerine getirmiş oluyor. Ben yazarken de bunun peşinden gidiyorum. Okurun kitaptan tek bir cümleyle değil, dünyaya biraz daha derin bakma arzusu ile ayrılması benim için en kıymetli karşılık olur.

Şeyma Samur Kimdir?

Ankara’da doğdu. Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2016 yılında mezun olarak İstanbul’da doktorluk yapmaya başlamıştır.

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı’nda iki dönem özel öğrencilik yapmıştır. Sağlığın sosyal belirleyicileri ve dezavantajlı grupları konu edinen çeşitli halk sağlığı projelerinde yürütücü ve katılımcı olarak görev almıştır.

2026 yılında Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Aile Hekimi Uzmanlığı eğitimini tamamlamıştır.

Semt kültürüne, mekân hafızasına ve çeşitli kültürel alanlara yönelik araştırmalarını aktardığı Sanatsepetpod isimli podcast kanalını kurmuş ve üç sezon podcast yayıncılığını sürdürmüştür. Newslab Türkiye Kuluçka Programı kapsamında Podcast eğitimi almıştır.

Çeşitli edebiyat mecralarında öykü, deneme ve eleştiri yazıları yayımlanmıştır.

“Açık Deniz” isimli öykü kitabı 2025 yılında Ketebe Yayınları’ndan yayımlanmıştır.

Toma Derneği kapsamında yürütülen Rapor Bülteni adlı projede editörlük görevine devam etmektedir.

Evlidir ve İstanbul’da yaşamaktadır.