Sıfır Ritim
- Tarih:
Galerinin içinde ağır, neredeyse boğucu bir sessizlik vardı.

İnsanlar önce neyle karşı karşıya olduklarını anlamaya çalışıyordu. Beyaz duvarların ortasında hareketsiz duran bir kadın..
Nefes alıyor ama konuşmuyordu. Bakıyor ama tepki vermiyordu. Sanki kendi bedeninden çekilmiş, yalnızca orada bırakılmış gibiydi. Önündeki uzun masanın üzerinde yetmiş iki nesne duruyordu:
Bir gül. Bir tüy. Bal. Şarap. Ekmek. Parfüm. Ruj. Oje.
Ve hemen birkaç santim yanında:
Jilet. Makas. Çivi. Zincir. Kırbaç. Bıçak. Silah ve Tek kurşun..
Masanın üzerindeki not kısa ama ürperticiydi:
“Altı saat boyunca nesneyim. İstediğinizi yapabilirsiniz. Tüm sorumluluk bana aittir.”
İnsanlar ilk dakikalarda çekingen davrandı.
Bir adam gülü Marina’nın eline bıraktı. Bir kadın saçlarını düzeltti. Bir başkası yanağına hafifçe dokundu, saçlarını okşadı.
Galerinin içinde dolaşan duygu, utangaç bir meraktan ibaretti henüz. İnsanlar birbirine bakıyor, sınırın nerede başladığını anlamaya çalışıyordu. Çünkü insan, başlangıçta hep bir sınır arar. Fakat sonra sınırın gerçekten olmadığını fark ettiler. Ve her şey tam o anda değişti. Birisi elindeki ruju aldı. Dudaklarına taşırarak sürdü. Bir başkası ojeyi açtı. Parmaklarına değil, tenine sürdü. Göğsüne, kollarına, yüzüne..
Marina’nın bedeni yavaş yavaş bir insan bedeninden çok, insanların istediği gibi işaret bıraktığı bir yüzeye dönüşüyordu artık.
İnsan bazen karşısındaki kişiyi incitmeden önce onu “kişi” olmaktan çıkarır. Çünkü vicdan, en önce insanın gözlerinde yaşar.
Göz kaybolduğunda geriye yalnızca nesne kalır..
Bir adam omzunu itti önce.
Küçük bir hareketti.
Sonra başka biri elbisesini çekiştirdi.
Bir başkası makası aldı.
Kumaşın kesilirken çıkardığı ses galerinin sessizliğinde tuhaf şekilde yankılandı.
Kimse durdurmadı.
Parçalanan şey yalnızca bir elbise değildi artık. İnsanların içindeki sınır da yavaş yavaş kesiliyordu.
Birisi jileti eline aldı.
Boynuna doğru yaklaştırdı.
İnce bir çizgi açıldı teninde. Kan ağır ağır süzüldü. Galerinin beyaz ışıkları altında kırmızı daha parlak, daha gerçek görünüyordu.
Marina hâlâ hareket etmiyordu.
İşte en korkutucu an buydu.
Bir insanın canının yandığını görüp onun sessiz kalması, kalabalığın içindeki bazı insanları daha da cesaretlendirdi. Çünkü tepki görmeyen kötülük, bir süre sonra kendisini haklı sanmaya başlar.
Saatler ilerledikçe bedenindeki izler çoğaldı.
Birileri onu duvara yasladı. Birileri kulağına eğilip aşağılayıcı şeyler fısıldadı. Elleri sertleşti insanların. Bakışları değişti. Taciz..
Galerinin içinde dolaşan şey artık merak değildi. İnsanın içindeki karanlığın serbest kalmasıydı.
Ve belki de en ürkütücü olan şuydu:
Oradaki insanların çoğu kötü biri değildi.
Sokakta görseniz sıradan insanlar der geçerdiniz. İşe giden, evine dönen, çocuk büyüten insanlar.. Ama kalabalığın içinde vicdan, bazen sahibini kaybeder.
Çünkü sorumluluk dağıldığında, insan kendi sesini daha az duyar. Ve kötülük çoğu zaman nefretle değil; sıradanlaşmış sessizlikle büyür.
Bir adam masadaki silahı aldı.
Kurşunu yerleştirdi.
Silahı Marina’nın başına dayadı.
Galerideki hava bir anda değişti.
Bir anlığına herkes ölüm ihtimalini gördü.
İnsanların yüzündeki ifade ilk kez gerçekten korkuya dönüştü. Çünkü oyun sandıkları şey artık geri dönülmez bir yere yaklaşmıştı.
Fakat yine de kimse hareket etmedi.
İşte insan ruhunun en karanlık boşluklarından biri belki de tam burada açılıyordu:
Bir kötülüğü durdurmak için insanların ne kadar ileri gidilmesini beklediği..
Sonra birisi müdahale etti. Silahı çekmeye çalıştı. İnsanlar ilk kez kendi aralarında tartışmaya başladı. Ve tam o sırada Marina’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Belki de performansın gerçek kırılma anı buydu. Çünkü gözyaşı, bütün teorileri bozan şeydir. Bir insan ağladığında, artık ona “nesne” gibi davranmak zorlaşır.
Çünkü acı görünür hâle gelir.
Galeride bulunan kadınlardan biri Marina’ya doğru yaklaştı. Uzun süre yüzüne baktı. O an muhtemelen ilk kez karşısında bir performans değil, incinmiş bir insan gördü.
Elini kaldırdı.
Gözyaşlarını sildi.
Küçük bir hareketti.
Ama bazen insanlık, tam da böyle küçük hareketlerin içinde geri dönmeye çalışır.
Sonra başka kadınlar geldi.
Birisi bedenini örttü. Birisi tenindeki kanı temizledi. Birisi onu insanların arasından çekmeye çalıştı.
Ve ilk kez galerinin içinde başka bir duygu dolaşmaya başladı:
Utanç..
Biraz önce gülen yüzler şimdi gözlerini kaçırıyordu. Çünkü Marina artık yeniden bir insandı. Canı yanan, korkan, incinen bir insan.
Ve performans sona erdiğinde Marina yürümeye başladı.
İnsanlar dağıldı.
Kimse gözlerinin içine bakamadı.
Çünkü biraz önce zarar verdikleri şeyin bir “şey” değil, kendileri gibi bir insan olduğunu görmek istemediler. Ama bu hikâyenin en ağır kısmı, kötülüğü yapanlar değildi.
Asıl soru şuydu:
İyiler ne yapıyordu?
Neden ilk hakarette sustular?
Neden ilk aşağılamada beklediler?
Neden ilk kesikte yalnızca izlediler?
Neden bir insanın gözlerinden yaş akmasını görmek zorunda kaldılar?
Neden vicdan, her zaman acı büyüdükten sonra uyanıyordu?
Belki de insanlığın en karanlık tarafı, kötülüğün varlığı değildir. Belki asıl karanlık; iyiliğin, cesaretini sürekli geciktirmesidir.
Çünkü dünyada birçok şey bir anda çökmez.
Bir insan önce aşağılanır.
Sonra yalnız bırakılır. Sonra herkes alışır. ve alışmak, insanın en kötü alışkanlığıdır. Bir toplum, kötülük yapanlarla değil; kötülük karşısında sessiz kalmayı normalleştiren insanlarla çürür..
İlk taş atıldığında değil, ilk insan sustuğunda başlar çöküş.
Ve bir insanı öldüren şey, ona yönelen nefret değildir. Etrafındaki iyi insanların, tam zamanında ayağa kalkmamasıdır..
Dipnot:
Bu metne konu olan Rhythm 0 performansı, Marina Abramović tarafından 1974 yılında, Studio Morra’da gerçekleştirilmiştir. Altı saat süren performans boyunca sanatçı tamamen pasif kalmış; izleyicilere, önlerinde bulunan 72 nesneyi kullanarak kendisine istediklerini yapma özgürlüğü tanımıştır. Bugün Rhythm 0, insan psikolojisi, kalabalık davranışı, şiddetin sıradanlaşması ve vicdanın gecikmesi üzerine yapılan en çarpıcı performanslardan biri olarak kabul edilmektedir.




