Şiir Yazının Tasavvufudur
- Tarih:
Son zamanlarda usta şair ve yazarların biyografik anlatıları üzerine keşifler yapıyorum. Oldum olası biyografik metinler çekici gelmiştir bana. Her şair ve yazar insan, şiir ve yazılarında az çok kendinden ipuçları da verirler. Sonuçta biyografide anlatılanlar ilahi bir kurguyu ya da kaderi açık etmektedir. Sonuçta kader de, ya alına yazılan ya da kâğıda dökülüveren bir seyri sülûktur.
Şiir ise ta baştan başkadır. Şiir daha duygusaldır. Şiir de biyografi gibi yaşayan ve yaşanan bir metindir. Elbette şiir şairinin aşkını fısıldar. Şiir gönülden dile yani yokuşa doğru akar.
Ramazan boyunca Youtube kanalımızda Yunus Emre Hz.’lerinin dört tane şiirini yorumlamak istedim. Yunus gibi hissetmek, Yunus gibi aşka boyanmak, Yunus gibi selam etmek, Yunus gibi miskinleşmek, Yunus gibi garip olmak, Yunus misali dertlenmek ve Yunus misali çağırmak istedim.

Sömestr tatilinde bir Ankara yolculuğumda edindiğim 1960’lı basımı Niyaz-i Mısrî Divanı da okunmaya değer gerçekten.
Uzun süre fikir olarak yapılmayı bekleyen ve geçen sene Ramazan ayında sizlerle buluşturduğumuz, şiir şeklinde okuduğumuz ve “Şiir-i Mevlîd” adını verdiğimiz, Süleyman Çelebi Hz’lerinin 1400’lü yıllarda kaleme aldığı meşhur Vesîletü’n Necât’ını hatırlatmam gerekiyor sizlere. Her mevlid-i şerif okunma programında kendisiyle buluşuyoruz çünkü. İnsanları hâlâ etkilemesi takdire şâyân olsa gerek. Ve bir şiir nasıl Kurtuluş Vesilesi olur, onda görüyoruz.
Yine Youtube kanalımızda başka şiirler de okuyoruz. Her şiirin oluşum sürecinde çekilen sancıları birlikte yaşıyoruz adeta. Okunacak şiirlerin seçim süreci de okuyana ya da yorumlayana bazı ilhamlar vermiyor değil. Çünkü kanal sahibi de uzun süredir şiir yazamasa da şiirden uzak ve ırak değil.
Geçen gün “Yedi Güzel Adam” muhabbetinde geçti o Kahramanmaraşlı genç şairlerin şiir yolculuğu. Bu zarif şairler ve şiirleri, diziye bile “Güzel Adam”lar olarak yansımış. Yedi Güzel Adam, 1950’li yıllarda Kahramanmaraş Lisesi’nde hayatları kesişen ve sonrasında birbirlerinden ayrılmayan yürekli şairlerin hayatını anlatıyor. O “Kara Lise”den ne güzel aydınlık insanlar gelip geçmişler, yaşama hayat katmışlar. Gerçi tâbir Cahit Zarifoğlu’na ait. Bunu biliyoruz.
Peki, güzel adamlar yediden büyük değil midir: Yeni Yahya Kemaller, yeni Mehmet Âkifler, yeni Necip Fâzıllar, yeni Cahit Sıtkılar, yeni Arif Nihat Asyalar, yeni Sait Faikler, yeni Attila İlhanlar, yeni Nazım Hikmetler, yeni Sabahattin Aliler, yeni Edip Canseverler, yeni Orhan Veliler, yeni Tanpınarlar, yeni Ahmet Arifler, yeni Ümit Yaşar Oğuzcanlar, yeni Sezai Karakoçlar, yeni İsmet Özeller, yeni Abdurrahim Karakoçlar, yeni Nurullah Gençler, yeni Hüseyin Akınlar, yeni İsa Karatepeler yolculuğa devam etmiyorlar mı?
Elbette yoldalar. “Evvel refîk, bade’l tarik” yolundalar. Bir bilgeye sormuşlar, hangisi daha önemli, yaptığın yolculuk mu, yoksa varacağın yer mi? diye. Bilge de, kiminle yola çıktığın, demiş.

Yani şairler ve yazarlar çileli hayat yolculuğunda, şiiri refîk (yoldaş) eyleyip sonra tarik-i müstakim yoluna çıkarlar. Bu da belirgin bir naiflik, sabır ve Necip Fâzıl’da ortaya çıktığı gibi “Çile” gerektirir.
Bir incelik, saflık derecesi ve mertebesi olan şiir; “Yazının tasavvufudur” diyebiliriz.
Lakin bazı yollarda yalnız yürünürken; bazı yollarda ise hakiki refik olmadan hedefe ve menzile ulaşamaz.




