Picture of Muhammet İkbal Küçükkösen
Muhammet İkbal Küçükkösen

“SIRAT” ‘Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin’

A+ A-

Sırat filmini bir arkadaşım tavsiye ettiğinde henüz izlemeden ismiyle ilgimi çekti. Sırat; cehennemin üzerine kurulu ve ademoğlunun hesap defteri açıldıktan sonra geçeceği ya da geçemeyeceği köprü. Geçiş dünyasını ve ebedi alemi düşündüren, kıldan ince ve kılıçtan keskin olmasıyla içimizi ürperten, insana işlediği amelleri hatırlatan zor bir yol. 

Bu düşüncelerle izlemeye başladım Sırat’ı. Açıkçası izlemeye başladığımda bir şaşkınlık yaşadım. Daha dini ritüeller üzerine kurulu bir film beklerken kendimi bi rave alanında bulmuştum. Devasa dağların ortasında büyük bir organizasyon hazırlığının gösterildiği bir sahneyle başlamıştı film. Kurulan ses sistemi ve yüzlerce insan büyük bir festival hazırlığı içindeydi. Fas’ta altın renginde dağların ortasında bir çöl ve kulakları sağır eden bir müzik eşliğinde dans eden yüzlerce insan. Çöllerde ve dağların ortasında böyle garip müzikler eşliğinde insanların kendinden geçmesinin anlamını sorgulamıştım. İspanyol Yönetmen Oliver Laxe’in Sırat filmi daha ilk sahneden özellikle mekân olarak seyirciyi içine çekiyordu.

Çöl metaforu Sırat’ın ana karakterlerinden biri gibi filme her an yön veriyordu. Bazen büyük festivallere mekân oluyor, bazen devasa olmasıyla oradan dışarı çıkılamaz hissi veriyor bazen de fırtına çıkarıp insanı içine hapsediyordu. Çöldeki kuraklık ve boşluk, insanı tükenmeyen bir arayışın içine çekiyordu.

Böyle bir alanda yine bir arayış içinde olan başrol karakteri filme giriş yapmıştı.  Festival alanında müziğin ritmine kendini kaptırmış insanların arasında kızını arayan bir babanın çaresizliği ve yorgunluğu bakışlarından anlaşılıyordu. Luis’in gözünde evladına yönelik endişeyi ve ona sağ salim ulaşabilmenin ümidini görüyorduk. Luis, oğlu Esteban ile 5 ay önce kaybolan kızları Marina’yı dansla kendinden geçmiş insanlara tek tek soruyor, umut dolu bir cevap bekliyordu.    

Festival bölgesine gelen askerlerin olağanüstü hâl ilan etmesiyle Luis ve Esteban, başka bir rave alanına giden bir grubun peşine takılırlar. Zor şartlar altında bir başka yolculuk başlamıştır. Bu yolculukta dağlardan tepelerden ve çölün ıssız bölgelerinden çekilen görüntülerin güzelliğinden kendimizi alamıyoruz. Uçurum kenarlarındaki o eski araçlarla böyle başarılı görüntüleri izliyor olmak heyecan vericiydi.

Yolda benzin arayışı için mola verdikleri bir anda araçtaki kadınlardan birinin duyduğu sese doğru gitmesi ve hipnoz olmuş gibi televizyon ekranına kitlenip kalması filmin ilginç sahnelerden biriydi. Ekranda Kabe’de tavaf eden Müslümanların görüntüsü ve Kur’an-ı Kerim sesi o görüntüye eşlik ediyordu. Kadının şaşkın bir şekilde bu görüntüyü izlemesi aslında bu yolculukta sadece Luis ve Esteban’ın değil, herkesin bir arayış içinde olduğunu ve yolda ilerlediğini gösteriyordu. Hatta danslarının bile bir arayış olduğunu, dinledikleri müziğin bir motivasyon kaynağı olduğunu ve aslolanı aradıklarını düşündürmüştü bana.

Kameranın yolu gösterdiği anlar beni çocukluğuma götürdü. Araçta hızla giderken arka koltukta yoldaki şeritlere bakardım. Kesik kesik şeritler araç hızlandıkça küçülürdü. Araç çok hızlanırsa yolda karıncalanmalar başlar, o kesik şeritler yavaş yavaş kaybolur, tek bir çizgi oluşur oda incecik görünürdü. Bu sahne bana filmin ismini tekrar hatırlattı. Sırat, yol demekti. İnsan seçtiği yola göre cennetine ya da cehennemine dönecekti. İnsan ne kadar dünyaya kendini verir ve yolda yavaşlarsa, hayatındaki boşluklar da belki o kadar artacaktı. Hikâyenin kahramanları da aslında o çölden geçerken dünyanın sonuna bir yolculuğa çıkmış gibiydiler.

Bu yolculuk dağların tepesinde kamyonetin tekerinin kuma gömülmesiyle yarıda kalmıştı. Luiz’in her problemi çözme isteği kızına ulaşma arzusunu hep diri tutuyordu. Luis uçurum kenarı olduğu için oğlu Esteban’a arabaya binmesini söyleyip yardıma devam etmişti. Esteban araca binince aracın hareket etmesi beni ve muhtemel o ki tüm seyirciyi büyük bir korkuya sürükledi. “O kısa sürede acaba çocuk el frenini mi çekti? Arabanın fren sisteminde mi bir sıkıntı oldu?” soruları uçuruma giden aracın ardındaki korku cümleleriydi!

Esteban’ın ölümü durağan giden filmde beni sarsan bir sahneydi. Ne derece sıradan, gündelik ve gösterişsiz bir ölümdü. Beklenmedik bir anda gelmesi adeta tokat yemişim gibi hissettirmişti. Sahi ölüm zaten beklenmedik bir gerçekti. Belki de bir film sahnesinden ziyade gündelik yaşamdaki bir ölüm gibi olması beni böyle etkilemişti. Yönetmen Oliver Laxe, bu sahneyi o kadar güzel işlemişti ki gerçek hayattan bir kesit gibi izliyordum. Çevremizde bir ölüm olduğu anda gelen şok hali, daha az önce hayattaydı düşünceleri ve gerçekle yavaş yavaş yüzleşme durumu filmde etkileyici bir şekilde işlenmişti.

Luis’in bu şoktan çıkamaması ve çölde tek başına saatlerce yürümesi, içinde bulunduğu derin acıyı hissetmemizi sağlıyordu. Kimileri için sırat bitiyor, kimileri için yeni başlıyordu. Bir evladını arayan baba diğer evladını dünyadan uğurlamıştı.  Artık nereye gittiğini bilmiyordu. Gücü tükenen Luis’in kendini çöl kumlarına teslim ettiği an sessiz bir feryat ve çığlık gibiydi.

Luis’i kurtaran arkadaşları uzun bir yolculuğun ardından çölün ortasında kendilerini ses sistemlerini kurarken bulurlar. Rave müziğin hipnotize edici ritmiyle bir anda dans etmeye başlarlar. Kamera Luis’i gösterdiği anda onunda yavaş yavaş hareket etmeye başladığını ve ritmi yakalama isteğini görürüz. Luis’in dansı, tamamen boşluğa düşmüş bir insanın dansın hipnotize edici etkisinden medet umması ya da o şok halinden çıkması için istemsiz yaptığı hareketlerdi.

Filmin sonundaki bu dans sahnesi, adeta yeni bir gerçeklik üzerine beni sarsmıştı. Her ne olursa olsun hayata dönmek için hoparlörlerin sesini açıp müziğin ritmine kapılan karakterler, dış dünyadan kendilerini soyutlamaya ihtiyaç duyarlar. Dans devam ederken birden mayının patlaması, dans eden 2 kişinin paramparça olmasına sebep olur. Bu ölümler Esteban’ın ölümünden daha şiddetli olsa da yönetmen seyirciyi karakterin ölümünü yaşamasına müsaade etmiştir bu sefer.

Filmin sonunda Luis’in mayın döşeli alanı hiç durmadan, etrafındaki kötü manzaralara bakmadan ve mayınlara takılmadan geçmesi de insanın nasıl yaşaması gerektiğinin bir cevabı gibiydi. Sıratı müstakim üzerine.

Sonuç olarak Sırat; sadece bir arayış değildi. İnsanın kendini bulması gereken zor ve meşakkatli bir yoldu. Hayatı, ölümü, acıyı, insanoğlunun çaresizliğini ve kaderi güçlü bir dille anlatıyordu. İnsanın neyle karşılaşacağını bilememesi bir sonraki adımın ne getireceğini tahmin edememesi aslında bu hayatın en gerçek özelliğiydi.

Yönetmen Oliver Laxe, filmde neyi anlattığından ziyade nasıl anlattığıyla ön plana çıkıyor. Yaşamı, mayın tarlasında dans etmek gibi gösteren Laxe, filmde seyirciye bir yol göstermiyor aslında gidilen tüm yolların ne kadar kırılgan olduğunu ve aslolanın sırata hazırlanmak olduğunu anlatıyor.