Sırp Tayyarelerinden Amerikan Füzelerine: İçimizdeki Yabancılaşma
- Tarih:
Coğrafyamız ağır bir sınavdan geçiyor. Filistin’de, Gazze’de uzun zamandır süregelen; arkasına Amerikan hegemonyasının sınırsız desteğini almış, kural ve ahlak tanımayan bir İsrail saldırganlığı var. Ortada salt bir savaş yok, bütün bir bölgeyi kendi ateşiyle sarmaktan çekinmeyen Siyonist bir şiddet sarmalı var. Gözlerimizin önünde paramparça olan hayatlara bakarken, insan yıllarca dilinden düşürmediği o meşhur “anti-emperyalist” iddialarını usulca tartmak zorunda kalıyor.
“Sivas göklerinde Sırp tayyareleri uçacak mı?”
1993’ün o puslu ve acı dolu günlerinde, Türkiye kendi iç fay hatlarıyla sarsılırken İsmet Özel işte böyle sormuştu. Bosna’da yaşanan vahşet dünyanın gözü önündeyken Özel, kendi içindeki “ötekine” duyulan öfkenin, dönemin laik aydınlarını asıl düşmanın bombalarına gizliden gizliye rıza gösterecek bir ruh haline sokup sokmadığını sorguluyordu. “Benden o kadar nefret ediyorsun ki, beni yok etmesi için gavurun uçaklarını bile çağırabilirsin” kibrinin edebiyatla harmanlanmış, sarsıcı bir yüzleşmesiydi bu.
O soru bugün hâlâ yanıt bekliyor; sadece farklı bir coğrafyada, farklı aktörlerle. Eğer 1993’teki soru, laik Türkiye’nin “içteki düşman”a duyduğu öfkenin dış politikada nasıl bir ahlaki felce yol açabileceğini gösteriyorsa, bugünkü soru da mağduriyetini tarihin en büyük sermayelerinden birine dönüştürmüş olan muhafazakâr zihnin aynı tuzağa düşüp düşmediğidir. Belki de karşımızdaki bu tabloyu salt bir siyasi çelişki ya da basit bir ikiyüzlülük olarak okumak eksik kalır. Aslında, Pierre Bourdieu’nün habitus kavramıyla izah ettiği o derin ve sarsıcı sosyolojik dönüşümün ta kendisini yaşıyoruz:Bir zamanlar kendi inancı ve varoluşu yüzünden sistem tarafından “öteki” ilan edilen, ezilen muhafazakâr zihin, bugün konforlu alanlara yerleştikçe, maruz kaldığı o “nobran aydın” hissizliğini adeta kopyalıyor. Tahakküm altındayken edindiği refleksler, bu kez tahakkümün eşiğinde konumlandığı anda başkalarına yöneliyor.

Bu refleksin en somut görünümü, Gazze’deki insanlık dramı karşısında yükselen seslerin, füzeler Tahran’a veya Beyrut’a yöneldiğinde nasıl bir sese dönüştüğünde gizli. Son haftalarda sosyal medya akışlarında, bazı televizyon yorumlarında ve hatta sokak sohbetlerinde işitilebilir hale gelen bir “Şii tahakkümü darbe alıyor” söylemi var. Burada mesele, İran’ın bölgedeki politikalarını eleştirmek değil, bu eleştirinin, emperyalist füzelerin düşüşüne dönük bir rızaya, hatta gizli bir ferahlamaya evrilip evrilmediğidir.
Oysa İran’ın veya Direniş Ekseni’nin kırılması, emperyalizmin Sünni dünyaya bir armağanı değildir. ABD ve İsrail füzeleri Şii coğrafyasını döverken içten içe ferahlayanların göremediği yalın gerçek şudur: Emperyalist makine, haritaları kanla yeniden çizerken Sünni-Şii ayrımı yapmaz, sadece hegemonyasına “boyun eğenler” ve “direnenler” ayrımı yapar. Bu direniş hatlarının çökmesi, sıranın yavaş yavaş Kahire’ye, Riyad’a ve nihayetinde Ankara’ya gelmesi, coğrafyanın topyekûn yutulması demektir.
Elbette bu yüzleşme, İran’ın bölgedeki politikalarını kutsamak anlamına gelmiyor. Ortadoğu’nun o çok aktörlü, kanlı vekâlet savaşlarında, özellikle Suriye sahnesinde Tahran’ın da kendi jeopolitik hırsları ve mezhep eksenli stratejileri oldu. Yıkıma uğramış bu coğrafyada kimsenin sicili pürüzsüz değil. Ancak ahlaki pusulanın saptığı yer tam olarak burasıdır: İran’ı eleştirmek ile emperyalist füzelerin düşüşünü bir “Sünni zaferi” gibi selamlamak arasında açılan uçurum. Mezhepsel aidiyet, mazlumiyet sıralamasında birinci sıraya yerleştirildiğinde, insanlık ortak zemini çöker.
Dilbilimsel olarak “ama” bağlacı, kendinden önceki cümleyi aşmayı değil, onu askıya almayı hedefler. “Şu anda çocuklar ölüyor, ama…” dendiğinde, aslında “çocuklar ölüyor” ifadesinin eylemsel gücü felç edilir. Bugün sivil toplumun, kanaat önderlerinin ve medyanın ürettiği o utangaç ve hesaplı dili bir dinleyin. Gazze için yeri göğü inleten haklı feryatlar, füzeler Tahran’a veya Beyrut’a düştüğünde anında, “Ama onlar da geçmişte…” diye başlayan soğuk, analitik ve vicdansız birer dış politika tahliline dönüşüyor. “Ama”, vicdan ile jeopolitik arasına yerleştirilmiş bir anahtardır; vicdanı kilitlemek için kullanılır.
İşte bu noktada İsmet Özel’in sorusu ağırlığını iyice hissettiriyor: 90’larda, dindara duyduğu öfkeden dolayı “Sivas göklerinde Sırp tayyareleri” görmek isteyen o arkaik kibri lanetleyenler, bugün Tahran semalarındaki İsrail ve Amerikan tayyarelerine neden dilsiz? Dünün mazlumları, bugün sırf “ötekine” duydukları öfke yüzünden, zalimin silahlarına rıza gösteren o kibrin reflekslerine mi büründü?
Bu soruyu sorarken, bir analojiyi de açık etmek gerek: “Tahran’a düşen her füze, dünün Sivas’ına düşen bir bombadır” demek, elbette tarihsel ve ahlaki açıdan sorunlu bir eşitlemedir. Sivas’ta Otel’de yakılarak öldürülmeye çalışılanlar, rejim değiştirme operasyonuna hedef olmuş bir devletin askeri ve siyasi aktörleri değil, masum sivillerdi. Ancak bu analojinin gücü, eşitlemede değil, bir zihniyetin kendini tekrar eden kibrini göstermesindedir: Sivas’ta dindarların ölümüne seyirci kalan, hatta “kendi hallerinin eseri” diyen o hissizlik ile Tahran’da füzeler parladığında “Şii hilali kırılıyor” diyen hissizlik, aynı ahlaki çürümenin iki veçhesidir. Her iki durumda da zalimin silahı, bir başkasının derdiyle meşrulaştırılmaya çalışılır.
Belki de asıl yenilgi cephede, bombaların düştüğü o taş enkazında yaşanmıyordur. Asıl büyük yenilgi içimizde başladı: O bombaları kimin attığına bakmayı bıraktığımız, ölenin mezhebine göre acı hissedip hissetmeyeceğimize karar verdiğimiz o karanlık anda. O anda, ne Müslümanlığın evrenselliğinden, ne de anti-emperyalist duruşun ilkelerinden söz edilebilir. Çünkü her iki iddia da, sadece “bizimkiler” öldüğünde geçerli olan birer araçsallaşmaya dönüşmüştür.
Oysa İsmet Özel’in sorusunun bugün bize söylediği şudur: Eğer Sivas göklerinde Sırp tayyarelerini uçurmaya niyetlenen o zihniyet ahlaken iflas etmişse, bugün Tahran semalarında Amerikan füzelerine seyirci kalıp içten içe ferahlayan zihniyet de aynı iflasın başka bir veçhesidir. Çünkü zalimin silahı, hangi semada parlar ve hangi bahane ile ateşlenirse ateşlensin, zalimin silahıdır. Ve ona rıza göstermek, mağduriyet hiyerarşisinde hangi basamakta durursak duralım, biri ya zalimin safına ya da tarihin sessiz ortağına dönüştürür.
Peki, dünün mazlumları bugün zalimin silahlarına sessiz kalırken, kendilerini dünkü zalimlerden ayıran şey ne olacak? Tarihe karşı sorumluluğumuz, yalnızca kendi mağduriyetimizi değil, mağduriyetimizden devşirdiğimiz ahlaki sermayeyi nasıl harcadığımızı da sorgulamaktır. Bu sorgulama olmadan, hiçbir jeopolitik hesaplaşma, içimizdeki yabancılaşmanın açtığı yarayı sar(a)mayacaktır.




