Siyasal Tükenişin Anatomisi: Rızadan Korkuya İktidarda Kalma Arzusu
- Tarih:
Toplumsal düzen insanı bir arada yaşamaya sevk ederken, coğrafyanın paylaşılması ve bu aşamada nimet külfet dengesinin sağlanması için yönetim aygıtının belirmesini kaçınılmaz kılıyor. Bu durum bir yönetim sorunu olarak karşımızda duruyor. Rızanın eşit üretiminin birlikte yaşamak için ne kadar önemli olduğunun farkındayız. Bu farkındalığı siyasal alana da aktarmak zorundayız. Ancak bu şekilde bir yönetim aygıtının meşruiyetinden söz edebiliriz. Her coğrafya gerek yaşam tarzı olsun, gerek menfaatleri açısından olsun, gerekse beklentiler açısından olsun farklılıkları barındırır. Bu da doğal olarak rekabeti beraberinde getirir. Her ne kadar rızanın eşit üretimi toplumsal ahengin sağlanmasında başat faktör olsa da, yönetim aşamasında bir rekabetten bahsetmemek gerçekçi olmayacaktır. Böylece siyasal alan bu rekabetin bir izdüşümü olarak hayat bulacaktır. Yönetmeye talip bir iktidar ile onu sınırlayan, denetleyen ve dönüştürmeyi amaçlayan muhalefet kurumu modern siyasal hayatın motorunu oluşturur.
Tarihsel süreç boyunca farklı meşruiyet zeminleri olmuştur. Günümüzden baktığımızda anakronizme düşmeden bu meşruiyet zeminlerinin farklı şekillerde ortaya çıktığını görebiliyoruz. Meşruiyetini ilahi buyruklardan alan, kaba kuvveti esas alan ya da soy bağına dayalı saltanattan alan yönetimler olmuştur. Ancak günümüz için meşruiyetin temel kaynağının seçim mekanizması olduğunu söyleyebiliriz. Yönetme kapasitesi sadece iktidarı elde etmekle açıklanamaz. Aynı zamanda iktidarını sürdürebilir kılmak da siyasal aktörlerin temel amacıdır. İktidarda kalma arzusu varoluşsal bir meseleye dönüştüğünde siyasal eylemler açısından bazı sorunları da beraberinde getirecektir.
Meseleye buradan bakıldığında siyasal aktörlerin iktidarda kalma serüveni ne yazık ki; ontolojik bir var kalma ve meşruiyetini muhafaza etme mücadelesine dönüşüyor. Bu mücadeleyi üç evre üzerinden okuyabiliriz: Rıza, korku üretme ve korkuyu eyleme dönüştürme evreleri. Bu evreler bir iktidarın yönetme kapasitesini gösterdiği kadar, aslında kendi çöküşünün ve siyasal ömrünün de safhalarını gösterir.
Siyasal iktidarın asıl meşruiyet kaynağı rızanın eşit üretimidir. Bu evre iktidar olma sürecinin en sağlıklı evresidir. Çünkü bu evrede siyasal aktör toplumun ekseriyetini kendi iktidarının yönetmeye layık olduğu konusunda ikna etmiştir. İkna ile birlikte iktidarı devralan siyasal aktörlerin rızayı sürdürebilmesi için halkın beklentilerini dikkate almak zorunda olduğunu bilir. Siyasal üretimini bu zorunluluktan ilham alarak yapar. Böylece yetkiyi verenler, iktidarın icraatlarında kendi taleplerinin yansımasını görür. Tam burada toplumun tüm kesimlerinin bu yansımayla bir şekilde muhatap olması gerekir ki; rızanın eşit üretimi sağlanabilsin. Rıza evresi bu vasatı koruyabildiği sürece devamlılık gösterir.
Siyasal aktörlerin en verimli olması gereken evre burasıdır. Çünkü ikna sürecinden sonra rızayı üretebilmek siyasal aktörün tercihleriyle alakalıdır. Yönetenle yönetilen arasındaki bağın dikey bir boyun eğdirme ile değil, yatay bir kabullenişle sağlanması rızanın üretilmesi için önemlidir. Toplum iktidarın bir parçası olduğunu hissetmek ister. Bunu hissettiği sürece rıza üretiminde bir sorun yaşanmaz. Çünkü insanlar adalet duygusunun ve kamu vicdanının zedelenmediğine inandıkları sürece sistemin aksayan yönlerini tolere etmeye yatkındır. Ancak iktidarı elinde bulunduran siyasal aktörler, iktidarın doğası gereği sahip olduğu güçle birlikte yozlaşabilirler. Bu da zamanla rızanın meşruiyet zemininden uzaklaşmasına neden olabilir.
Bu durumdaki iktidar artık ikinci evreye adım atmış demektir. Yani rızanın üretiminden korkunun üretimine geçmiş olur. Güç zehirlenmesi siyasal aktörleri zamanla halktan koparır ve siyasal üretkenliğini ellerinden alır. Artık iktidar olma zemini iktidarın varlığından kaynaklı rızaya değil, iktidarın olmamasından kaynaklı korkuya dayanır. Mevcut iktidar artık tercih olmaktan çıkar, mecburiyete dönüşür. Bu evrede siyasetin dili tamamen değişir. Halkın somut sorunlarına ve taleplerine dönük siyasal dil yerini soyut tehditlere ve endişelere bırakır. Bu da toplumun iktidarı belirleme süreçlerinde rasyonel hareket etmesini engeller. Halk psikolojik korkularla ve soyut endişeler içerisinde hareket eder. Bu evre ikna sürecinin mahiyetini değiştirir. Rızanın eşit üretiminden doğan ikna sürecinden korkuya dayalı ikna sürecine geçilmiş olur.
Toplum soyut endişelerle bir süre oyalansa da belirli bir süre sonra hayatın gerçeklerine tekrar adım atar. Siyasal aktör ikna kabiliyetini kaybettiği için iktidarda kalma şansını da yitirmeye başlar. Artık iktidar sahipleri konumlarını korumak için korku verme evresine geçiş yapar. Bu evrede halkın ikna edilmesi, gönlünün alınması veya rızasının kazanılması önemsenmez. İktidarda kalmanın tek yolunun toplumu sindirmek, bastırmak ve cezalandırmak olduğunu düşünür. İktidar baskı ve şiddeti bir yönetme aracı olarak kullanmaya başlar. Böylece iktidarda kalabilmek adına itiraz odaklarının yok edilmesi sağlanmış olur. Bu durum aslında sessiz bir çöküşün de habercisidir. Çünkü toplumdaki çaresizlik hali korku eşiğini aşabilir. İnsanlar kaybedecek bir şeylerinin kalmadığını hissettiklerinde veya korkunun maliyeti özgürlüğün maliyetini geçtiğinde korku duvarlarının yıkılması kaçınılmaz olur.
İktidarda kalma çabalarının getirdiği bu üç evreli tükeniş serüveni toplumsal barışı ve birlikte yaşama iradesini kökten yaralar. Normalde toplumun homojen olmaması bir noksanlık değil, sosyolojik bir gerçekliktir. Asıl mesele bu farklılıkların aynı coğrafyada bir arada ve barış içinde nasıl yaşatılacağıdır. Toplumsal ahenk iktidarın korkuyla ayakta durduğu bir yönetim anlayışıyla değil; rızanın eşit bir şekilde sürekli yeniden üretildiği adil, hür ve güvenli bir yönetim anlayışıyla sağlanabilir.




