Siyasetin Sulandırılması ve Anlamın Kaybı
- Tarih:
Bir toplum ne zaman çözülmeye başlar? Bu soruya verilen cevaplar çoğu zaman ekonomide, siyasette ya da askerî dengelerde aranır. Kimi enflasyonu işaret eder, kimi seçim sonuçlarını, kimi de dış tehditleri. Oysa tarihe dikkatle bakıldığında büyük kırılmaların çoğunun görünür krizlerden çok önce başladığı fark edilir. Devletler ayakta görünürken anlamlar aşınır; kurumlar çalışırken onları ayakta tutan fikirler zayıflar; kelimeler kullanılmaya devam ederken içerikleri sessizce boşalır. Çöküş çoğu zaman gürültüyle değil, fark edilmesi güç bir hafiflemeyle gelir.
Medeniyetlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki insanlar neyi savunduklarını, neyi koruduklarını ve ne uğruna mücadele ettiklerini bilirler. Sonra uzun bir dönüşüm başlar. İlkeler esner, sınırlar belirsizleşir, müşterek hafıza zayıflar. Bir süre sonra toplum hâlâ aynı kavramları kullanır; adaletten, özgürlükten, milletten, dinden ve demokrasiden söz eder. Fakat artık bu kavramlar eskisi kadar ağırlık taşımaz. Kelimeler yerinde durur, anlamlar ise yavaş yavaş buharlaşır.
Belki de çağımızın en önemli siyasal sorunu tam burada yatmaktadır. Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan krizler yalnızca iktidar mücadeleleriyle açıklanamaz. Asıl mesele, siyasetin ve toplumsal hayatın ağırlık merkezini oluşturan anlam dünyasının giderek çözülmesidir. Bu çözülmeyi anlamanın ilginç yollarından biri ise maddenin fiziksel dönüşümüne bakmaktır. Çünkü yalnızca maddeler değil; fikirler, kurumlar ve medeniyetler de bazen katılaşır, bazen akışkanlaşır, bazen de şekillerini tamamen kaybederler.
Maddenin üç hali vardır: katı, sıvı ve gaz. Bu basit fizik bilgisi çoğu zaman sınıf duvarları arasında kalır. Oysa biraz dikkatle bakıldığında, yalnızca maddelerin değil, fikirlerin, kurumların, toplumların ve siyasal düzenlerin de benzer dönüşümler geçirdiği görülebilir.
Bir medeniyetin katı hali vardır. Bu, onun temel ilkelerinin, kurucu fikirlerinin ve müşterek hafızasının belirgin olduğu dönemdir. Bir toplumun neye inandığı, neyi savunduğu ve neyi korumaya çalıştığı açıktır. Sıvı hale geçtiğinde bu ilkeler tamamen ortadan kalkmaz; fakat esnemeye, değişmeye ve farklı şartlara uyum sağlamaya başlar. Gaz halinde ise artık belirli bir şekilden söz etmek mümkün değildir. Sınırlar belirsizleşir, merkez kaybolur, yön tayin etmek zorlaşır.
Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan siyasal krizleri anlamak için savaşlardan, seçimlerden veya ekonomik göstergelerden önce bu dönüşüme bakmak gerekir. Çünkü çağımızın temel meselesi yalnızca iktidar mücadeleleri değildir. Asıl mesele, siyasetin anlamını kaybetmesidir.
Bir zamanlar siyaset büyük fikirlerin çatışma alanıydı. Muhafazakârlık, sosyalizm, milliyetçilik, liberalizm veya dinî hareketler yalnızca seçim kazanmayı amaçlayan organizasyonlar değildi. Bunlar aynı zamanda insanın ne olduğu, toplumun nasıl kurulacağı ve geleceğin hangi ilkeler üzerine inşa edileceği konusunda iddialar taşıyordu.Bugün ise dünyanın birçok yerinde siyaset giderek teknik bir yönetime, iletişim kampanyalarına ve algı operasyonlarına indirgenmektedir. Partiler arasındaki farklar azalmakta, ideolojik sınırlar silikleşmekte, siyasal tartışmalar ise giderek yüzeyselleşmektedir.
Bu durum yalnızca belirli bir ülkeye özgü değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Seçimler yapılmakta, hükümetler değişmekte, yeni liderler ortaya çıkmaktadır. Fakat bütün bu hareketliliğin ortasında toplumlar giderek daha derin bir yönsüzlük hissi yaşamaktadır.
Bunun sebebi siyasetin katılığını kaybetmesi değil, sulanmasıdır. Sulandırmak, bir şeyi doğrudan yok etmek değildir. Onu kendi ağırlığından mahrum bırakmaktır. Bir fikri yasaklamak yerine etkisizleştirmek, bir değeri reddetmek yerine önemsizleştirmek, bir kurumu kapatmak yerine içini boşaltmaktır. Modern çağın en başarılı yöntemlerinden biri budur. Artık büyük ideallerin açıkça reddedilmesine ihtiyaç duyulmuyor. Bunun yerine onların anlamı aşındırılıyor.
Demokrasi bir yönetim biçimi olmaktan çıkıp bir slogana dönüşüyor. Özgürlük sorumluluktan ayrılıyor. Adalet yalnızca hukukî prosedürlere indirgeniyor. Milliyetçilik tarihsel hafızadan koparılıyor. Din ise çoğu zaman ahlâkî ve toplumsal bir ufuk olmaktan çıkarılıp bireysel bir tercih alanına sıkıştırılıyor. Kelimeler yaşamaya devam ediyor; fakat taşıdıkları anlamlar giderek zayıflıyor. Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü bir toplumun kelimeleriyle bağı sürerken anlamlarıyla bağı kopabilir.
İnsanlık tarihinde birçok devlet askerî yenilgiler sonucunda yıkılmıştır. Ancak daha fazla sayıda toplum, anlam krizleri yüzünden çözülmüştür. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü yalnızca barbar akınlarıyla açıklanamaz. Osmanlı’nın son dönemleri yalnızca askerî gerilemeyle izah edilemez. Her büyük çözülmenin arkasında uzun süreli bir zihniyet aşınması vardır. Medeniyetler çoğu zaman dışarıdan gelen darbelerle değil, içeride yaşanan anlam kayıplarıyla zayıflar. Bugünün siyasetinde de benzer bir süreç yaşanmaktadır.
Dijital iletişim çağında siyasal tartışmaların ömrü birkaç günü geçmemektedir. Bir gün dünyanın en önemli meselesi olarak sunulan bir olay, birkaç hafta sonra tamamen unutulabilmektedir. Toplumlar sürekli yeni gündemlerle meşgul edilirken uzun vadeli meseleler görünmez hale gelmektedir. Bu durum yalnızca dikkat dağınıklığı üretmiyor; aynı zamanda hafızayı da aşındırıyor. Hatırlamayan toplumlar düşünemez. Düşünemeyen toplumlar ise yön tayin edemez. Bu nedenle günümüz siyasetinin en önemli krizlerinden biri hafıza krizidir.
Bir toplumun geçmişini bütünüyle kutsaması ne kadar yanlışsa, onu bütünüyle unutması da o kadar tehlikelidir. Çünkü siyasal topluluklar yalnızca ortak çıkarlarla değil, ortak hatıralarla da ayakta kalırlar. Tam da bu noktada modern sosyolojinin önemli isimlerinden Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” kavramı önem kazanır. Bauman’a göre çağımızın temel özelliği, kalıcı yapıların giderek çözülmesidir. İnsanlar artık uzun süreli aidiyetlerden kaçınmakta, ilişkilerden kurumlara kadar her şey geçicilik mantığına göre şekillenmektedir.
Siyaset de bu akışkanlıktan payını almaktadır. Eskiden siyasal hareketler nesiller boyunca devam eden hikâyeler kurardı. Bugün ise birçok siyasal aktör, bir sonraki seçim döneminin ötesine uzanan bir ufuk ortaya koymakta zorlanmaktadır. Bu yüzden çağımızın siyasetinde büyük projelerden çok büyük kampanyalar vardır. Derinlikten çok görünürlük önemlidir. Haklı olmaktan çok dikkat çekmek önemlidir. Kalıcı eserler bırakmaktan çok gündemi belirlemek önemlidir.
Oysa siyaset, özünde bir gelecek tasavvurudur. Gelecek tasavvuru olmayan siyaset, yalnızca günü yönetmeye çalışır. Günü yönetmeye çalışan toplumlar ise zamanla tarihin nesnesi haline gelirler. Türk düşünce hayatında Erol Güngör ve Mümtaz Turhan’ın dikkat çektiği meselelerden biri de buydu. Onlar kültürü yalnızca geleneklerin toplamı olarak değil, bir toplumun dünyaya verdiği cevap olarak görüyorlardı. Eğer bu cevap unutulursa kurumlar yaşamaya devam etse bile anlamlarını kaybetmeye başlarlar. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele tam da budur.
Siyasetin kurumları yerinde duruyor. Parlamentolar çalışıyor. Partiler faaliyet gösteriyor. Seçimler yapılıyor. Fakat birçok yerde siyaset, topluma ortak bir istikamet göstermek konusunda giderek daha başarısız hale geliyor. Çünkü yön duygusu zayıflıyor. Yön duygusu ise yalnızca ekonomiyle, teknolojiyle veya askerî güçle kazanılmaz. Yön duygusu bir medeniyet tasavvuruyla kazanılır. İnsanlara yalnızca nasıl yaşayacaklarını değil, neden yaşayacaklarını söyleyebilen toplumlar uzun ömürlü olur. Bu nedenle günümüz siyasetinin asıl sorusu hangi partinin kazanacağı değildir.
Asıl soru şudur: Toplumlar kendilerini hangi anlam etrafında yeniden toplayacaklardır? Çünkü siyasetin özü iktidar değildir. İktidar onun araçlarından biridir. Siyasetin özü müşterek hayatı mümkün kılan anlam dünyasını korumaktır. Eğer bu anlam dünyası aşınırsa en güçlü kurumlar bile zamanla kırılganlaşır. Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan kutuplaşmaların, popülist dalgaların, kimlik mücadelelerinin ve temsil krizlerinin arkasında da bu gerçek yatmaktadır. İnsanlar yalnızca ekonomik güvenlik aramıyor; aynı zamanda anlam arıyorlar. Yalnızca refah istemiyor; ait olacakları bir hikâye de istiyorlar.
Bu hikâyeyi sunamayan siyasetler giderek daha fazla teknikleşiyor, daha fazla bürokratikleşiyor ve daha fazla iletişim stratejisine bağımlı hale geliyor. Fakat insan yalnızca yönetilmek istemez. İnsan yönünü de bilmek ister. Belki de çağımızın siyasal meselesi tam olarak budur. Dünya büyük bir hızla değişiyor. Teknoloji gelişiyor, sınırlar dönüşüyor, ekonomik dengeler yeniden kuruluyor. Ancak bütün bu değişimlerin ortasında toplumlar kendilerine şu soruyu yeniden sormak zorundadır: Neyi muhafaza edeceğiz? Neyi değiştireceğiz? Nerede katı duracağız? Nerede esneyeceğiz? Ya da Esneyecek miyiz? Çünkü her şeyi katılaştırmak kadar her şeyi sulandırmak da tehlikelidir.
Medeniyetler yalnızca değişemediği için çökmezler. Bazen de değişim adına kendi ağırlık merkezlerini kaybettikleri için çökerler. Bugünün siyasal meydan okuması işte bu dengeyi kurabilmektir: İlkeleri koruyacak kadar sağlam, hayatın akışına uyum sağlayacak kadar esnek olmak. Fakat her şeyden önemlisi, gaz haline dönüşmemektir. Çünkü şekli olmayan bir siyasetin yönü olmaz. Yönü olmayan bir toplumun ise geleceği başkaları tarafından tayin edilir. Hoşça bakın zatınıza…




