Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

Siyasetin Tükenmesi: Hayal kırıklığından ne üretilir?

A+ A-

“Kötülerin kazanması için iyilerin seyirci kalması yeterlidir.” — Edmund Burke

Hayal kırıklığı bir sesle başlıyor, sonra sessizlikle devam ediyor. Türkiye’de muhalefeti, kendisi bile bilmiyor bu sessizliği. Sol söylemlerle liberallik, gelenek ile modernite çatışmasında kendi içinde parçalanmış bir muhalefet görmekteyiz. Bu parçalanma, basit bir stratejik hata değil. Daha derin bir şeyler var. Bu, toplumsal bağların erozyon işaretidir.

Siyasetin tükenmesi diyoruz ama asıl tükenmiş olan başka bir şey. İnsanların birbirini tanıdığı, birbirinin elinden tuttuğu, ortak bir dil konuştuğu toplumsal altyapı da tükeniyor. Muhalefet bu temelden yoksun olduğu için hayal kırıklığına uğraması muhtemel. Sol ideoloji, gelenek içinde kurulmuş hiyerarşileri yıkacak kadar güçlü değil. Çünkü gelenekle kendi içinde uzlaşmamış. Liberal söylem ise, her bireyi özgür kılarken, hiç kimseyi birbirine bağlı kılmıyor. Araya gençlik hareketleri, feminist siyaset, dijital aktivizm giriyor ama bunlar da yetersiz kalıyor. Çünkü bunlar hepsi “kimlik siyaseti” yani parçalayıcı bir siyaset tarzını yansıtıyor.

Chantal Mouffe’un agonistik demokrasi fikrini Türkiye bağlamında düşündüğümüzde ne görüyoruz? Mouffe, demokrasinin sağlıklı olması için meşru bir “düşmanlık” (antagonism değil, agonism) olması gerektiğini söylüyor. İyi kötü çatışması, adalet ile refah çatışması. Ama bu çatışma, kültürel ve ahlaki bir değere değinmiş bir çatışma olması lazım. Osmanlı döneminde muhalefet, merkeze karşı muhalefetti ve merkezin yapısına itiraz ediyordu. Ama bu muhalefet toplumun yapısına değildi. Peki ya bugün? Muhalefet, toplumun yapısına itiraz ediyor. Aile yapısına, din hayatına, geleneksel değerlere ve iyi olan alışılmışa itiraz ediyor. Mouffe’un “agonistik” demokrasisi için gerekli olan “ortak değer” yani paylaşılan temel değerler, geleneksel dayanışma ağları yok oluyor.

Türkiye’de muhalefet kültürü bu açıdan kırılgan. Hem solun büyük anlatılarından kurtulmak isteyen, hem de liberalizmin “herkes kendine müslüman” söylemine inandıktan sonra, geri kalanı nerde? Bunlar haklı mücadeleler. Ama merkezde bir kayıp var. Toplumsal dayanışmanın geleneği, aile bağının kuvveti, komşuluk kültürü gibi hasletleri muhalefet tanımıyor. Hatta yeri geldiğinde buna da muhalefet ediyor. Çünkü bu geleneksel kurumlar, genellikle hiyerarşi ve otorite ile bulaşmış durumda. Ama muhalefet, bu hiyerarşiyi kırmaya çalışırken, dayanışmanın kendisini de yok ediyor.

Batı’da, Avrupa ve Amerika’da da bu kırılmanın işaretleri var. Buna liberal demokrasinin krizi deniyor. Ama sorun şu, Liberal demokrasi, ilk günden beri, toplumsallığı zaafa uğratan bir sistem. Her bireyi “özgür” kılarken, hiç kimseyi başkasına bağlı kılmıyor. Sonra gayet doğal olarak bireyler yalnızlaşıyor. Teknoloji şirketleri ve devlet kontrolü bu yalnızlığı köleleştiriyor. ABD’de bu yalnızlık, para ile, Avrupa’da, sosyal devlet ile, Türkiye’de ise, bu temelin hiç olmadığı için her gün bir kriz, her gün bir çatışma telafi edilmeye çalışılıyor.

Muhalefet kültürü, Türkiye’de neden içinde parçalanmış? Çünkü muhalefet, geleneksel toplumsal yapıyı tahrip etmek istiyor ama onun yerine ne koyacağını bilmiyor. Solun büyük anlatıları (işçi sınıfı, sınıf bilinci, devrim) bu çağda insanları motive etmiyor. Liberal söylem (“herkes kendine”) söylemleri de insanları motive etmiyor. Geri kalanlar (feminist, ekoloji, dijital aktivizm) ise, her biri kendi haklarını savunsa da, birbirinden kopuk. Bir gençlik hareketi diğerini anlamıyor, bir hak arayışı platformu öteki ile konuşmuyor.

Buna bir de Türkiye’nin uluslararası konumunun baskısını ekleyelim. ABD’nin liberal hegemonya çöküş sürecinde olması, Avrupa’nın kendi değerleri hakkında kuşkulanmaya başlaması, Çin’in ve yeni aktörlerin yükselişi, Rusya’nın emelleri vesaire vesaire. Türkiye, bu büyük anlatılardan hiçbirine tam uymuyor. Ne batı değerlerine teslim olmak istiyor (ya da isteyemiyor), ne de doğu otoritarizmine. Bu, muhalefette de görülüyor. Muhalefet, batı modelini aynı anda hem çok sevdiği hem de eleştirdiği için kendisi ile çelişkili durumda. Burada asıl sorun şu, modern siyaset ister sol ister liberal olsun, toplumsal dayanışmanın geleneksel biçimlerini tahrip ediyor ama onun yerine yeni bir dayanışma biçimi inşa etmiyor.

Bir muhafazakâr perspektifinden bakıldığında, hayal kırıklığın kökü budur. Modern siyasetçiler, toplumsal dayanışmanın geleneksel biçimlerini yok ettiler. Sonra çaresiz kaldılar. Din kurumunun, ailenin, komşuluk, dayanışma ağlarının parçalanmasından sonra insanlar yalnız kaldılar. Yalnız insanlar, siyasete inanmıyor. Çünkü siyaset, kendisine teslim olunacak ortak bir hayalı kalmadı.

Eğer Türkiye’de muhalefet yenilenmek isterse, ne yapmalı? Burada çok cesur bir hamle gerekir. Muhalefet, moderniteyi kabul etse de, geleneksel dayanışmanın biçimlerini ihmal etmemelidir. Feminist hareketler, aile yapısını tahrip etmek yerine ailede kadının onurunu ve yetkinliğini tartışmalı. Ekoloji hareketleri, köyden, çiftçiden, gelenek içinde doğanın nasıl korunduğundan başlamalı. Gençlik hareketleri, gençlerin yalnızlık ve boşluk çerçevesinden kurtarıp, onları bir topluluğa dönüştürmelidir.

Ama bu çok zor. Çünkü muhalefet, kendisini “geleneksel değerlere karşı” bir konumda kurmuş. Bu pozisyon ona enerji vermişti ama tahrip ediciliği de getirmişti. Artık o enerji tükenmiş gibi görülüyor.

Siyasetin tükenmesi, hayal kırıklığın son noktası değil yeni bir siyaset dilinin doğum sancısı olabilir. Ama bu dil, tam modern olmayacak, tam geleneksel de değil. Muhafazakâr bir muhalefet, belki?