Sözün Gürültüsünde Anlamı Aramak
- Tarih:
Toplumda haddinden fazla cümle var. Herkes bir cümle kuruyor. Rasgele oluşan cümle havuzuna bir malzeme daha üretiyor. Ya da ürettiğini zannediyor. Sipariş almadan üretim yapıyor. Üretim yapmasına inanmasının yanında bir de cümlelerinin doğru olduğunu düşünüyor. Bunda da ısrar ediyor!
Aslında daha önce kendi kulağına fısıldanan cümleleri bir de kendisi tekrar ediyor. Kendi üretimiymiş gibi yapıyor bunu. Aşkla, şevkle! Olan biten sadece bir tekrar. Kalabalık gibi görünen kelime cümbüşünün başka bir açıklaması yok.
Toplumun üzerine bolca boca edilen bu ifadeler toprakla, havayla ve suyla herhangi bir uyumu olmayan köksüz sözlerdir. Serdedilen cümlelerin toplumla bir ilgisi tespit edilemiyor. Söylenenlerin hakikat tarihinde örnek bir uygulaması da bulunamıyor. Tabiatla ve cemiyetle kesiştiği bir noktası yok. Bitkiyle ve hayvanla da uyumsuz kalıyor. Bir nevi yok yoka karışmış durumda.
Toplumun diline hükmeden bu gürültü içinde anlam kayboluyor. Çünkü söz çoğaldığında anlam azalıyor. Yine de bu manzara bir umutsuzluk tablosu değil.
Açı Değişimi
Ancak meseleye başka bir yönden baktığımızda ise karşımızdaki görüntü birden değişiyor. Bu açı değişimini de insani anlamaya çalıştığımız için yapıyoruz. Bireyi kazanmaya çalıştığımız için anlamaya da gayret ediyoruz. Onu önemsiyoruz ve mutlaka yanımızda görmek istiyoruz. Çünkü sorumluluk gereği kişiyi kazanmak ve hayata tutundurmak mecburiyetindeyiz.
Merhum şair Sezai Karakoç da “insan bir ses işitince bakmalı yüreğine, hala sızlıyorsa yaşıyor demektir.” demiştir.
1- Acaba bu gariplik, toplumun tamamen çürüdüğünü ve yok olmak üzere olduğunu mu gösteriyor?
2- Veya bu durum bize başkaca bir şey mi anlatmaya çalışıyor?
Aslında her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor ama biz herhalde düşünmeden hızlıca karar vermeyi tercih ediyoruz. Bütün bu hikâye, insanın dünyadaki varlığını tahkim etme çabasını gösteriyor. Öyle değil mi?
Şöyle ki; İnsan dünyada bir yer işgal ediyor. Kanaatinin doğru veya yanlış olmasına bakmaksızın-dünyada var olmasının yanında, hayatın akışına dair görüşünü belirtmesi ise hislerinin de henüz ölmediğini ve yerinde sapasağlam durduğunu gösteriyor.
– Hayatin gidişatını umursamasa, zahmet edip rahatsızlığını belirtmeyecekti.
– Hisleri tamamen yok olmuş olsaydı da kılını kıpırdatamayacaktı.
İlgili doktorlar, kol ve bacak sinirlerinin tepkilerini ölçmek adına muayenede refleks testi uyguluyorlar. Söz konusu testin amacı, ilgili yerlere sinir iletiminin sağlıklı bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğini anlayabilmektir.
Test sırasında doktorun ufak bir çekiçle hastanın koluna veya ayağına vurması art niyet olmadığı gibi, hastanın refleksif olarak el veya ayağını âni hareket ettirmesi de doktora saygısızlık değildir. Her ikisinin davranışını da doğru anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Bu noktadan hareketle; Her şeyden önce kişinin hayati ciddiye alarak yorum yapması hem toplum hem de hayata tutunmak için kulaç atmaya çalışan kişi adına çok sevindirici bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Nitekim insanın yaşadığını gösteren nefesi değil; nefesini neye harcadığıdır. Çünkü hayati ciddiye alan insan hem kendisini hem toplumu yaşatır. İnsan ancak önemsediği sesi duyar; bu da sese ve geldiği yere değer verdiğinin en açık göstergesidir. Sesi duymasının ötesinde bir de kanaatini paylaşması, sevincin katlanması için yeterli bir sebep olmalıdır.
Kişi, toplum tarafına hiç bakmayabilir ve gelen çığlık sesleri bile olsa umursamadan bireysel hayatı dışında hiçbir gelişmeyle ilgilenmeyebilirdi. Elimizdeki bilginin, kibrit alevi gibi rüzgârdan korunması gerekiyor. Ateşin canlı tutulması ve sürekli artırılması icap ediyor.
Reçete:
Aslolanın ve erdem diye bilinenin ise artık bilmek değil onu yapabilmek olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. İçinde bulunulan çağın ve toplumlarının yapısı, bunu gerektirmektedir. “Bilmek bir hazırlıktır, yapmak ise sınav. Bilen konuşur, yapan ise sessizce hakikati gösterir.” Aslolan, yapabilmektir.
Mevlâna Celaleddin-i Rumi: “Nice bilginler vardır ki bildikleriyle amel etmezler. O bilgi dillerinde yük olur da gönüllerine inmez.” demiştir. Yani bilginin nasıllığı, yaşam içinde gösterilmelidir. Bildiğimiz ve düşündüğümüz şeyi ete kemiğe büründürmeliyiz. Ona libas giydirmeliyiz. Toplumda, asıl ihtiyaç duyulan da budur. Ansiklopedik bilgi değil. “Yere çöp atmanın kötü bir davranış, olduğu” bilgisi, yalın haliyle bir işe yaramıyor. Bu bilginin ete kemiğe bürünmesi ve davranışa dönüşmesi gerekiyor.
Hatta bir sonraki vitese geçen ve kendisi çöp atmadığı gibi başkalarının attığı çöpleri de periyodik aralıklarla toplayan örnek insanlara ihtiyaç var. “Konuşurken insanları rahatsız etmemek” ifadesi, tek başına hiç de ikna edici görünmüyor. Bu erdeme kol kanat gerecek ve sahiplenecek birey davranışlarına ihtiyaç duyuluyor. Harfleri bile incitmeyecek şekilde rikkat gösterecek cümleler gerekiyor.
Özellikle toplum hayatına dahil olmaya hazırlananların bu gösterime ihtiyacı var. Çocukların, gençlerin, dezavantajlı bulunanların, mağdurların, mazlumların ve idealin resmini görmeye ihtiyaç duyanların bundan mahrum bırakılmaması gerekiyor. Onların gözünde topluma dair güven olusturmak da sağlanacak örneklik gösteriminden aşağı kalmayacaktır.
Ayrıca ideal bir ahlaka sahip olduğunu düşünenlerin de bu iddialarını ispatla mükellef olduğunu tekrar vurgulamak gerekir…
Güzel koku, lazım olduğunda tekrarlanan bir nakarattan ibaret değildir. Bu ifadeden murat edilen, kokunun kendisidir. O yeterince ikna edicidir zaten. Adına methiyeler dizmenin ve cümle içinde kullanmanın gereği yoktur. Gül, lavanta, yasemin, sümbül, fesleğen, nane… Bu bitkilerin isimleri bir fikir verse de asıl ikna edici olan kokunun kendisidir. Çünkü koku anlatılmaz, yalnızca duyulur.
Nihayetinde insan, söze boğulmuş bir dünyanın ortasında hâlâ sessiz bir anlam arayışındadır. Belki de kurtuluş, çok konuşmakta değil de konuşulmuş olanı yaşamakta gizlidir. Çünkü hakikat, kelimelerin gürültüsü yerine eylemlerin sessizliğinde olabilir.
Duyabilen, anlayabilen ve harekete geçebilen insan için bu yankı hâlâ tazedir. Yeter ki kulağımız, kalbimizin sesini işitecek kadar berrak kalsın.




