Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

Su-i Zan: Gözdeki Toz, Yüzdeki Leke

A+ A-

İnsanoğlunun en derin ve en sessiz trajedilerinden biri, kendi içinde taşıdığı karanlık ve yetersizliklerden kaçarken sığındığı ilk durağın, bir başkasının yüzü olmasıdır. Kendimizle yüzleşme cesareti gösteremediğimiz her an, içimizdeki ağır yükü bir başkasının (eş, dost, akraba, okul ya da iş arkadaşı, gönüllüsü olduğumuz vakıf-dernek arkadaşı, mahalle esnafı vs.) omuzlarına yükleriz. Bu tutum, içimizdeki karanlık bakiyenin davranışlarımıza tahvilini resmeder. Zira ötekinin bütünsel gerçekliğine yargılardan arınmış bir dikkatle bakmak, kibrimizin inşa ettiği sahte güvenlik kalesini temelden sarsar. İçsel bir sarsıntıdan kaçabilmek için, kendi gözümüzdeki inatçı tozun varlığını haklı çıkarmak adına, karşımızdakinin yüzüne alelacele ahlaki bir leke çalma ihtiyacı duyarız.

Niyet okumak bahanesiyle başkasına giydirdiğimiz kirli elbiseler, kendi ruhumuzun gizli defolarından koparılmış parçalardır. İşte kalbimizi ve zihnimizi esir alan bu karanlık refleks, yani su-i zan; etimolojik olarak Arapçada, ‘kötü, çirkin ve noksan’ anlamlarına gelen ‘sü’ kelimesi ile ‘kesin olmayan bilgi, tahmine dayalı şüphe’ manasındaki zan kelimesinin zehirli izdivacından doğar. Felsefi bir perspektifle ele alındığında ise su-i zan basit bir önyargıdan öte, karşımızdakinin gerçeğine dair bilmediğimiz büyük boşluğu, kendi içimizdeki kötülük potansiyeliyle doldurma telaşını ifade eder. İçimize sinmiş pejoratif meşguliyetlerle sokağa adım attığımızda ise, kuruntularımızla inşa ettiğimiz devasa bir niyetler panayırına adım atmış oluruz. Ve nihayetinde, kendi kuşandığımız renkle ötekinin ruhuna ağır niyet elbiselerini peşinen giydiririz.

Gündelik hayatın satır aralarına bakıldığında muhatabımıza giydirdiğimiz kirli elbiselerin en somut örneklerin sergilendiğini görürüz. Bir iş arkadaşınızın koridorda yanınızdan geçerken selam vermeyişini düşünün, hele ki bir önceki gün sorumlu yöneticiyle görüşmüş olsun, ya da her sabah alışveriş yaptığınız mahalle esnafının o gün her zamankinden daha mesafeli duruşunu düşünün. Böylesi örnekleri farkında olarak tahlil ettiğimizde, bizim için bir imtihan sahasına dönüştüğünü fark ederiz. Karşı karşıya kaldığımız imtihan anında içimizdeki boşluğu vakarıyla ve hüsn-i zanın genişliğiyle karşılamak yerine hemen en karanlık ihtimallere sarılırız. Ve zihnimizin karanlık odalarında hemen şu mahkûmiyet kararları çıkar.

‘‘Zaten bu ara bir havalara girmiş,’’

‘‘Kesin arkamdan bir iş çeviriyor,’’

‘‘Şşş alo! sakın yüzüme güldüğüne bakma ne hindir o, ben bilirim’’ vs.

Zihnimizde gezinen ve sıradan görünen bu kelimelerin üzerimizde hakimiyet kurmasıyla, muhatabımızın zihninde hangi ağır kederi taşıdığını, sınıf arkadaşının hangi içsel fırtınayla boğuştuğunu bilemeyiz. Bilmeyi de gerçekten istemeyiz. Çünkü onun bir insan olarak taşıdığı karmaşayı kabul etmek, zihnimizdeki steril konforu dağıtır. Kişi kendi yetersizlik siperine saklanarak karşısındakini peşinen mahkûm eder. Başkasını kötü ilan etmek kendimizi zahmetsizce haklı ve temiz çıkarmanın en ucuz, en kestirme ama bir o kadar da en zehirli yoludur. İşte bu noktada başlığımızda bahsettiğim trajik paradoks devreye girer. Gözümüzdeki tozdan kurtulmak için harcayacağımız enerjiyi, karşımızdakinin yüzüne leke sürmek için harcarız. Kendi görüşümüzü bulandıran küçük tozu temizleme zahmetine katlanamadığımız için, tüm dünyayı lekeli görmeyi tercih ederiz.

Burada işlenen cürmü sadece ahlaki bir eksiklik olarak okumak eksiklik olacaktır. Burada ahlaki noksanlığın yanında gizli bir bakış açısı da yatmaktadır. Martin Buber’in meşhur ayrımıyla ifade edecek olursak, su-i zan anında bizler karşımızdakiyle kurduğumuz ‘ben-sen’ ilişkisini ‘ben-o’ düzlemine indiririz. Bir insanı sen olarak kabul etmek; onun gizemine, değişkenliğine, özgürlüğüne ve özgünlüğüne saygı duymayı, yani göz göze bakmayı gerektirir. Ancak su-i zan, karşımızdaki insanı nefes alan, hata yapabilen veya yorulabilen bir can olmaktan çıkararak onu kendi zihnimizdeki karanlık senaryoların figüranı haline getirir.

Buber’e göre gerçek hayat karşılaşmada gizlidir. Oysa su-i zan yapan kişi gerçek bir karşılaşmadan kaçmaktadır. O karşısındaki kişinin gerçek yüzüne bakmaz, o yüzün üzerine kendi iç dünyasından yansıttığı hafızayı takar. Bu durum etik bir körlüktür.  Karşımızdakinin onurunu ve niyetini kendi kuruntularımızla kirletmek, onun ruhsal özgürlüğüne etik dışı bir pranga vurmaktadır.

Kadim geleneğimiz ve inanç dünyamız, bu yıkımı yeryüzündeki en sarsıcı tasvirlerden biriyle önümüze koyar. Hucurat Suresi 12. Ayette, su-i zannı ve onun kardeşi olan gıybeti tarif ederken bizi dehşete düşüren bir ayna tutar. ‘‘Biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı?’’ Bu metafor, rastgele seçilmiş bir benzetme değildir. Su-i zannın ontolojik vahşetini anlatır aslında. Neden ölü etidir? Çünkü su-i zanla niyetini karaladığınız kişi, sizin zihninizde yaşayan bir özne değildir artık. Üzerinde otopsi yaptığınız, parçaladığınız ve tükettiğiniz bir nesnedir.  Su-i zan, yaşayan bir bağı koparıp onu kadavraya dönüştüren ruhsal bir parçalanmadır. Karşımızdakinin onurunu ve niyetini kirletmek, onun manevi şahsiyetini öldürmektedir.

Tüm bu tablo bize şunu fısıldar: Gözdeki toz, dışardan gelen bir kirlilik değildir. Kendi içsel huzursuzluklarımızın ve bastırılmış karanlığımızın bakışımıza sızmasıdır. Esasen başkasının niyetini kirli ilan etmek, kendimize dair söylediğimiz bir gerçekliğe dönüşür. İç dünyamızda yankılanan bu bireysel çıkmaz, sadece iki kişi arasında kalmaz. Sokağın ruhunu, mahallenin dokusunu ve toplumun ortak yaşama iradesini de kemirmeye başlar. Kendi gözündeki tozu temizlemeyenlerin çoğaldığı bir iklimde ortak zemin bir bataklığa dönüşür.

Su-i zanla kirlenen her bakış, toplumsal kumaşta onarılması güç yırtıklar açar. İnsanların birbirinin eminliğinden şüphe etmeye başladığında sokak güvenli bir mekan olmaktan çıkar, herkesin bir diğerinin niyetini sorguladığı bir tehditler ormanına dönüşür. İkili ilişkilerde başlayan bu niyet okuma terörünün nasıl olup da kolektif bir yabancılaşmaya ve fay hatlarına dönüştüğünü ise bir sonraki durağımızda ele alacağız. Zira bireyin gözündeki toz temizlenmeden toplumun yüzündeki lekeler asla silinmeyecektir.

Bir sonraki yazıda buluşmak üzere….