Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

Su-i Zan ve Toplumsal Yarıklarımız

A+ A-

Kişinin kendi iç dünyasındaki yetersizliklerden kaçıp ötekinin çehresine sığınma refleksini, bakışlarımızdaki kiri ve niyet okuma sarmalını bir önceki yazımızda ele almıştık. Gözümüzdeki inatçı tozu temizlemek yerine muhatabımızın yüzüne alelacele ahlaki leke çalma eğilimini, insani ilişkilerde ‘‘Ben-Sen’’ düzleminden koparıp, muhatabımızı tek boyutlu ve menfi bir kurgunun içine sürüklediğini saptamıştık. Bu minvalde belirtmek gerekir ki suizan kavramı, zihnimizin sisli odalarında cereyan eden mahkûmiyet kararlarının iki kişi arasında kalmasına asla müsaade etmiyor. Bu yazı boyunca, söz konusu kararların iki kişilik dar çemberi aşarak hangi niyet okumalarla sokağı esir aldığını izhar etme gayretinde olacağım.

Gündelik hayatın satır aralarında yeşeren suizan tohumları, bireysel birer arıza olmaktan çıkarak kamusal alana ve müşterek hayatın üzerine çöken kolektif bir zırha bürünür. Şahsi zaafların kitleselleşerek ortak bir aidiyet zemininde konsolide olması, üzerinde yürüdüğümüz kırılgan mutabakat zeminini bütünüyle ufaltır ve insanlar, birbirinin eminliğinden şüphe ettiği andan itibaren, sokak tarafların birbirini sürekli gözetlediği ahlaki bir denetim sahasına dönüşme eğilimi gösterir. Herkes bir diğerinin niyetini sorgulamaya başladığında, ortak yaşama iradesi yerini derin kutuplaşmalara, aşılması güç zihinsel fay hatlarına bırakmak zorunda kalır.

Peşinen ifade etmem gerekirse bireysel düzeydeki steril konfor siperinin kitleselleşmesi bilincimizin dip akıntılarında yatan kolektif bir paradigmal romantizmin gücüne tahvil edilerek ortaya çıkar. Siyasi mahalleler, gruplar ve kabileler kendi tarihsel hafızalarını, aidiyetlerini yahut politik anlatılarını pürüzsüz birer iyilik, saf birer fedakârlık mitiyle süsleme eğilimine girdiklerinde ise bahsi geçen narsistik saadet zinciri, grubun kendi geçmişindeki büyük defoları ve tarihsel hataları bütünüyle görünmez kılar. Kendini lütufkar, mağdur ve her daim haklı bir biz olarak konumlandıran mahalle, kendi steril şemasını koruyabilmek için karşı mahalleden gelen her refleksi peşinen kirli niyet, gizli bir ajanda ve yapısal bir düşmanlık olarak kodlama eğilimi taşır.

İnsanların semantik dünyalarına hükmeden bu üstünlük yanılsaması, zihinsel ufuklarını kuşattığında, iyiliğin ve haklılığın tekeline kapılarak politik bir defo üretmesi kaçınılmaz bir vaka olarak karşımıza çıkar. Gruplar kendi anlatılarını kutsarken, öteki mahallenin değerlerinin ve yaralı olsun olmasın geçmişlerinin ardında yatan sessiz, sürekli üretilen hafızayı bütünüyle hiçleştiren bir eğilim taşıyorlar. Karşı tarafın tarihsel sancılarını ve karmaşasını duymayı reddeden bu yapısal körlük, toplumdaki antagonistik çatışmayı kökten derinleştiren bir araç olur. Böylelikle kendi paradigmasına, estetiğine ve romantizmine afyon yutmuşçasına âşık olan kitleler, karşı mahalleyi zihinsel bir otopsi masasına yatırarak homojen bir tehdit unsuruna dönüştürmekten imtina etmez.

Kolektif suizannın sokağı esir aldığı böylesi bir vasatta, niyet okuma refleksinin adeta bir toplumsal sözleşmeye dönüştüğü kurumsal aşamada, Seyla Benhabib’in ‘‘üyelik siyaseti’’ tezi sokağın yaralarını anlamak için ufuk açıcı bir analoji sunar bizlere. Benhabib, literatürde ulus-devletin coğrafi sınırları ile dışarıda kalan yabancılar arasındaki katı ilişkiyi incelerken, siyasal toplulukların kendi egemenliklerini tahkim etmek adına, çektikleri sınırların doğurduğu ahlaki şiddete dikkat çeker. Bahsi geçen bu makro mekanizma, ulus içi dinamiklerde siyasal mahallelerin arasına çekilen zihinsel ve psikolojik sınırların doğasını anlamayı kolaylaştırır. Modern mahalleler, kendi iç bütünlüklerini koruyabilmek adına ‘‘Biz Kimiz?’’ sorusuna dışlayıcı cevap verdiğinde, karşı taraftakini adeta ortak yurdun dışındaki bir yabancı statüsüne mahkûm bırakır. Bireysel düzeyde muhatabın insan oluşunu yok sayan suizan refleksi, kolektif düzeyde mahallelerin kendi sınır politikalarında cisimleşir. Kendi paradigmal romantizmine sığınan yapılar, karşı mahalleden gelen ötekiyi hak temelli eşit bir yurttaş olarak görmek yerine ya antagonistik niyetlerine bir araç ya da öteki mahalleye sadece üstenci hoşgörüyle yaklaşıp lütuf nesnesi muamelesi yapma eğilimindedir.

Söz konusu bu zihinsel sınır mekanizması kamusal alanı bütünüyle felç eder. Benhabib’in normal şartlar altında dışarıda bırakılanların sesini duyurabilmesi ve ortak kuralları yeniden müzakere edebilmesi için hayati gördüğü demokratik yinelemeler zemininin, kolektif suizannın hüküm sürdüğü bir iklimde, bataklığa dönmemesi için herhangi bir sebep yoktur. İnsanlar birbirinin eminliğinden peşinen şüphe ettiği müddetçe kamusal karşılaşmalar sağlıklı bir toplumsal diyalog üretmekten uzaklaşır. Sokak bu durumda ortak bir varoluş alanı olmaktan çıkarak tarafların kendi yankı odalarından getirdikleri ve ahlaki olarak tasavvur ettikleri lekeyi karşıdakinin yüzüne fırlattığı tekinsiz bir denetim sahasına dönüşür.

Sokağın böylesi bir tehditler ormanına dönüştüğü, toplumsal kumaşın onarılması güç yırtıklarla parçalandığı ve herkesin birbirini kendi zihinsel senaryolarının aparatına dönüştürdüğü bu kör dövüşten, kutuplaşma cenderesinden çıkış gerçekten mümkün müdür? Tam da bu kamusal alanın nefessiz kaldığı, diyalog kapılarının suizan kilitleriyle kapatıldığı zeminde Thedore Zeldin’in kışkırtıcı merakıyla sormak ve kibrin sahte tekellerini temelinden yıkmak gerekir. Zeldin ‘‘Hayatın Gizli Hazları’’ çalışmasında, yüzyıllardır birbirini gerçekten dinlemeden, sadece kendi önyargı monologlarını çarpıştırarak konuştuğunu ve sahte iletişimin yaşam kalitesini nasıl tükettiğini gözler önüne serer.

Toplumsal kutuplaşma dalgası, mahallelerin birbirine karşı duyabileceği varoluşsal, entelektüel merakı ilk infaz edilen kurban haline getirir. Herkes karşı mahallenin ne düşündüğünü ne hissettiğini, hangi tarihsel tecrübenin temsili olduğunu ve hangi ajandaya sahip olduğunu bildiğini zanneder. Bu zan halinden çıkış, öncelikle gözümüzdeki tozu temizlemek için kendi içimize, daha sonra da karşı mahallenin insanını peşinen kodlanmış birer düşman nesnesi olarak görmeyi reddedip, onun dünyasına sahici, kışkırtıcı bir merakla yaklaşma cesareti gerektirir. Zeldin, hayatta var olan en asil hazların, statülerin ideolojik zırhların ve lekeleme mekanizmalarının çöktüğü maskesiz karşılaşmalarda saklı olduğunu gösterir. Gerçek bir sohbet ve sahici karşılaşma, karşıdakinin zihnindeki gizeme saygı duymayı, onun bu hayat yolculuğunda hangi içsel fırtınalarla boğuştuğunu bilmeyi gerçekten istemeyi gerektirir.

Nihayetinde ifade etmek gerekir ki, tarafların kendi haklılık mitlerine sığınarak ürettiği kökleşmiş politik defolar ve kolektif suizan sarmalını bir çırpıda ortadan kaldıracak sihirli, bürokratik bir formül bulunmuyor. Dahası merak duygusunun çarpıcı bir eşikte anlamını yitirdiği bir zihinsel zeminde sosyolojik bir çözüm üretmekte zorlaşıyor. Fakat yine de yüksek sesle ifade etmek gerekiyor ki toplumsal kumaştaki derin yırtıkları dikmenin yolu, bireyin kendi bakış açısının yönünü değiştirmesi ve iğneyi önce kendi zihnine batırmasıyla başlar. Kendi gözümüzdeki inatçı tozu fark etme ve onunla yüzleşme cesareti göstermeden, tüm dünyayı lekeli görme hastalığından kurtulma imkânı da doğmayacaktır. Siyasal mahallelerin bize sunduğu afyonlu paradigmal romantizmin konforunu sarsmak, karşı mahallenin niyetini peşinen okuma kolaycılığından vazgeçmek ve ötekinin özgün gizemine duyulacak hakiki bir merakı sokağın kalbine yerleştirmek zorundayız. Farklı hafızaların birbirini yok etmeden, birbirinin üzerine basıp ahlaki üstünlük kurmadan var olabildiği güvenli bir kamusal karşılaşma alanı inşa edildiğinde, suizannın yaşayan bağları koparıp kadavraya dönüştüren ontolojik vahşeti de kamusal alandan temizlenme eğilimi gösterir. İnsan ancak karşısındakinin niyetini peşinen kirli ilan etmek suretiyle kendisini zahmetsizce haklı çıkarma kibrinden sıyrıldığında sokağın eminlik hissini yeniden kurabilir ve sokağı herkes için güvenli bir yurt kılmayı başarır.