Picture of Muhammed Halil Koparan
Muhammed Halil Koparan

Tarımda Demografik Çöküş

A+ A-

Türkiye’de ne zaman tarımın geleceği konuşulsa, masa başındaki uzmanların ağzından hemen o ezber cümle dökülür: “Efendim, Türkiye’de çiftçi yaş ortalaması 59’a dayandı, gençler köyleri terk ediyor.”

Peki, yalan mı? Değil, çıplak bir gerçek. Ama eksik, hem de çok büyük bir kısmı eksik bir fotoğraf. Gelin, resmi biraz büyüterek ve o çok sevdiğimiz rakamların arkasındaki sosyolojik gerçeğe bakarak konuşalım. Mesela çoğumuzun gözden kaçırdığı küçük bir detay vereyim size: Benzer bir yaş ortalaması, yani o 58-59 bandı, bugün yere göğe sığdıramadığımız Avrupa Birliği tarımında da var.

İşte tam bu noktada durup kendimize şu can alıcı soruyu sormamız gerekiyor: Nasıl oluyor da Avrupa’da 59 yaşındaki bir çiftçi, elindeki finansal gücü, pazar hakimiyeti ve entelektüel donanımıyla saygın ve elit sınıfını temsil ederken; bizde aynı yaştaki üretici, sistemin tüm yükünü sırtlayan ama hakkını aramaktan çekinen, karar mekanizmalarından itilen kakılan edilgen bir figüre dönüşüyor?

Kırsaldaki genç kuşakların arkalarına bakmadan kentlere göç etmelerinin asıl nedeni sadece dönemsel bir para kazanamama meselesi değil. Gençler, sosyolojik olarak dışlanan ve “lütuf bekleyen” olarak konumlandırılan bir toplumsal statünün mirasını devralmayı reddediyor. Kimse kusura bakmasın ama gençler, o “ötekileştirilenler” figürün koltuğuna oturmak istemiyor.

Gelin dürüst olalım; Türkiye’de çiftçilik, uzun yıllardır modern bir “iş kolu, yönetim alanı veya bir vizyon sektörü” olarak değil; bir zorunluluk, atadan kalma bir alışkanlık veya bir türlü kaçılamayan bir makus talih olarak algılatıldı ve algılandı. Tarımsal üretimi sadece toprağı sürmek ve tohumu ekmekten ibaret sandığımız o eski günler çoktan geride kaldı.

Bugünün dünyasında tarım yapmak ne demek biliyor musunuz ya da biliyormuyuz?

 Vadeli işlem piyasalarını takip edebilmek, girdi-çıktı paritelerini hesaplamak, küresel pazar dengelerini izlemek ve tarımsal analizlere dayalı veri okumayı bilmek demek. Yani yüksek düzeyde bir finansal ve teknik okuryazarlık şart.

İşte biz çiftçiyi bu ekonomik okuryazarlıktan mahrum bıraktığımızda, onu zincirin ortasındaki pazar lobilerine ve tüccarın insafına karşı tamamen savunmasız hale getiriyoruz. Düşünsenize; neyi, ne kadar maliyetle ürettiğini matematiksel olarak hesaplayamayan bir üretici modelinden küresel pazar savaşlarında ayakta kalmasını bekliyoruz.

Sonra da dönüp “Bu gençler neden asgari ücretle şehirlerde güvencesiz çalışmaya gidiyor?” diye hayıflanıyoruz. Çok basit bir cevabı var aslında : Şehir, o gence en azından “modern bir birey” olma ve o edilgen köylü imajından sıyrılma ortamı sunuyor da ondan.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Avrupa’daki üretici, sahip olduğu o tarımsal ve finansal okuryazarlık sayesinde, ürettiği değerin ve bu değerin ülke ekonomisindeki yerinin farkında. Devletten aldığı teşviği bir hibe, bir “sadaka” gibi görmüyor; üretimi sürdürme hakkı ve kamu hizmeti karşılığı olarak talep ediyor. En önemlisi de, pazar fiyatını tek başına göğüslemek yerine, güçlü kooperatif örgütlenmeleriyle piyasada bir fiyat yapıcı (price maker) olarak konumlanıyor. Gerektiğinde Brüksel sokaklarında traktörleriyle barikat kurabilecek, tarım politikalarını doğrudan yönlendirebilecek sınıfsal bir saygınlığa ve lobi gücüne sahip.

Bizde ise durum tam tersi bir kırsal çözülmeye işaret ediyor. Türkiye’de genç kuşakları toprakla yeniden barıştırmanın yolu, onlara sadece dönemsel traktör hibeleri veya “genç çiftçi” adı altında verilen sembolik nakit destekleri değil. Bu tarz pansuman çözümler, sahadaki o büyük kültürel kopuşu durdurmaya yetmiyor, yetmeyecek de.

Asıl çözüm; kırsalı sadece bir “gıda üretim şantiyesi” olarak görmeyi bırakıp, orayı entelektüel ve sosyal olarak kalkındırmaktan geçiyor. Kırsal kalkınma, köye sadece beton yol yapmak veya elektrik hattı çekmek demek değildir; köyde yaşayan insanın sosyal güvence altyapısını, kültürel imkanlarını ve ekonomik statüsünü şehirle rekabet edebilir düzeye getirmektir. Genç kuşağa, tarlanın başında dururken bir “tarım işçisi” değil, milyon liralık bir bütçeyi ve ülkenin gıda arzını yöneten profesyonel birer “Tarımsal-Girişimci” olduklarını hissettirecek o sosyolojik dönüşümü başlatmak zorundayız.

Şunu artık kafamıza kazımamız lazım: Tarım, öyle iki kitap okuyup, laboratuvarda üç test tüpü sallayarak çözülecek bir iş falan değil. Karşımızda, ucu bucağı olmayan, “ben bu işi tamamen çözdüm” diyen adamı bile ertesi gün çırak çıkaran devasa bir ihtisas alanı var.

Üretici gözünden ise, toprağı avucuna aldığında o yıl senden ne isteyeceğini hissetmektir. Sahada anında patlayan bir krizi o saniyede çözemezsen, bir yıllık emeğin tarlada kalır. Bu iş nesilden nesile geçen bir usta-çırak ilişkisidir, jenerasyon mirasıdır.

Bugün 59 yaşına merdiven dayamış olan o son kuşak tarladan tamamen çekildiğinde, bu devasa pratik bilgi mirası da onlarla birlikte toprağa gömülecek. Genç kuşağın üretim kültüründen tamamen kopması, yarın tarımsal üretimi yeniden canlandırmak, en kral makro planları uygulamak istesek bile sahada çalıştıracak, o dili bilen vasıflı iş gücü ve yönetim aklı bulamamamız anlamına gelir.

Girdi maliyetlerinin yüksekliği çiftçiyi bugün batırırken; finansal, teknik ve sosyal okuryazarlıktan yoksun bırakılan bu demografik iflas, tarımın yarınını ve biyolojik sürekliliğini tamamen yok ediyor. İltifat görmeyen, saygı duyulmayan ve ekonomik bir özne olarak kabul edilmeyen hiçbir meslek grubu, sonraki nesle miras olarak bırakılamaz.

Toparlayalım…

Türkiye için tarımsal planlama; sadece toprağa ne kadar tohum atılacağını, hangi bölgeye ne kadar destek verileceğini matematiksel olarak hesaplamaktan ibaret olamaz. Gerçek ve kalıcı bir tarımsal gelişim vizyonu, işe çiftçinin toplumsal statüsünü ve sosyolojik saygınlığını yeniden inşa ederek başlamak zorundadır. Çiftçiyi “yardıma muhtaç, sübvanse edilmesi gereken, sistemin en altındaki korunmasız kesim” olarak gören mevcut bürokratik ve siyasi bakış açısı acilen rafa kaldırılmalıdır.

Üretici; finansal okuryazarlıkla donatılmış, piyasayı okuyabilen, veriye dayalı kararlar alabilen ve ekonominin en saygın, en stratejik yönlendirici aktörü, yani birer “Tarımsal Girişimci” haline getirilmediği sürece bu demografik kilitlenmeyi çözmek imkansızdır.

Unutulmamalıdır ki; ithal gübreyi parayla alabilirsiniz, teknolojiyi dışarıdan transfer edebilirsiniz, hatta traktörleri insansız hale getirebilirsiniz. Ancak toprağına küsmüş, üretim kültürünü kaybetmiş ve toplumsal itibarını yitirmiş bir nüfusu bir daha asla tarlaya döndüremezsiniz. Toprağı kurtarmanın yolu, önce o toprağı işleyen insanın sosyolojik saygınlığını ve entelektüel statüsünü kurtarmaktan geçer. Gerisi, sadece kağıt üstünde kalan iyi niyetli temennilerden ibaret olacaktır.