Picture of Muhammed Halil Koparan
Muhammed Halil Koparan

Tarladan Jeopolitiğe Türkiye’de Tarım

A+ A-

Röportajı Yapan: Muhammed Halil Koparan

Ergin Kahveci

Tarım artık yalnızca üretim meselesi değildir. 21. yüzyılda gıda; enerji, savunma ve finans kadar stratejik bir alana dönüşmüştür. İklim krizi, bölgesel savaşlar ve küresel ticaret bloklaşmaları, tarımı ekonomik bir sektör olmaktan çıkarıp jeopolitik bir güç parametresi haline getirmiştir. Bugün Avrupa Birliği ile Mercosur ülkeleri arasında imzalanan ticaret anlaşmaları, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası yaşanan tahıl koridoru krizleri ve artan korumacılık eğilimleri, gıdanın artık küresel güç mücadelesinin merkezinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Türkiye ise bu büyük dönüşümün tam ortasında çarpıcı bir paradoks yaşamaktadır:

Üretici maliyetini karşılayamadığını söylüyor. Tüketici raf fiyatlarına erişemediğini söylüyor.

Devlet ithalatla fiyatları dengelemeye çalışıyor. Perakende piyasasında yüksek yoğunlaşma dikkat çekiyor.

Bir başka ifadeyle; çiftçinin satım gücü zayıflarken tüketicinin alım gücü eriyor. Bu çift yönlü sıkışma, tarım meselesini basit bir fiyat tartışmasının ötesine taşıyor. Sorunun yalnızca “aracılar” üzerinden açıklanamayacağı, ekonomik tercihlerin ve kurumsal düzenlemelerin belirleyici olduğu daha net görülüyor.

Bu çerçevede Ergin Kahveci ile gerçekleştirdiğimiz kapsamlı değerlendirme, Türkiye tarımının yapısal açmazlarını ekonomi politik perspektiften ele alıyor. Kahveci’ye göre mesele, yüzeyde görünen fiyat artışlarından çok daha derinde; regülasyon mekanizmalarının işleyişinde, ithalat tercihleriyle şekillenen piyasa dengelerinde ve kamusal hakemlik fonksiyonunun zayıflamasında yatıyor. Türkiye, sahip olduğu üretim kapasitesi, çeşit zenginliği ve coğrafi avantajlara rağmen küresel gıda rekabetinde “oyun kurucu” bir strateji mi izliyor, yoksa dış gelişmelere tepki veren bir “reaksiyon ülkesi” konumuna mı sürükleniyor?

Bu röportaj, tam da bu soruya odaklanıyor. Çünkü mesele yalnızca çiftçinin kazancı ya da tüketicinin sepeti değildir. Mesele, tercihlerin yönüdür. Ve tercihler, bir ülkenin geleceğini belirler.

Türkiye’nin en hayati konularından daha doğrusu dünyanın en hayati konularından birisi olan tarımı bugün ele alacağız ve bu düğümü nasıl çözerizi sizden dinlemek istiyoruz açıkçası ancak bazı sorularla geldik karşınıza ben müsaadenizle birinci soruyla başlamak istiyorum şu anki tabloda üretici maliyetlerini karşılayamıyorum para kazanamıyorum diyor bir taraftan da tüketici elini rafa götüremiyor böyle bir paradoks içerisine girmiş şekilde Türkiye Peki bu uçurum yani üretilen ürünle raftaki ürünün arasındaki bu uçurumun sebebi gerçekten kar amacıyla, kar hırsıyla saldıran aracılar mı yoksa ülkenin temel ekonomik politikalarının büyük etkisi var mıdır bu duruma hocam?

Bilgisayara sorsaydın, bilgisayar kafayı yiyecekti bu soru karşısında. Şimdi tam böyle bam teline bastığın yer burası. Ama böyle kısa bir yanıtını bulmak çok zor. Şimdi çiftçi tarafından baktığın zaman çiftçinin ürettiği üründen tüm toplam sabit ve işletme maliyetini karşılaması üstüne de Türkiye’deki yaşanan enflasyonun 9-10 aylık karşılığı olan miktarda kar etmesi buna göre çiftlik kapısı fiyatıyla satması gerekiyor. Doğru mu?

Doğru hocam.

Yani eğer Türkiye’deki enflasyon oranının bir üretim sezonuna denk gelen yani dokuz aylık üretim sezonu diyelim biz buna ortalama üretim sezonuna denk gelen enflasyon miktarının karşılığı kadar kar ederse bir sonraki sene sıfırla sıfır işletme sermayesi de üretime devam edebilir. (Veya bir sonraki sene değil de sezon diyeyim. Biliyorsun tarımda sene sezondur.) Peki geldik rafa. Raftaki konuyu kim dile getiriyor? Türkiye’nin ücretli kesimi, memur kesimi, asgari ücretli kesimi yani yaklaşık asgari ücret alan yüzde elli dörtlük kesim buna memurları vesaire de eklersek yüzde yetmişe yakın ona emeklileri de eklediğim zaman Türkiye’nin o gelir paylaşımındaki ilk yüzde yirmilik diliminin dışında kalan herkesin rafta eli yanıyor. Peki buradaki problem ne? Alım gücü. Yani o zaman şimdi hemen özet yapalım. Demek ki çiftçinin satım gücü yok.

Tüketicinin alım gücü yok. Evet.

Dolayısıyla şimdi bunun nedenlerine bakmamız gerekiyor. Çünkü üretici açısından bakarsak yani çiftçi açısından ki burada net söyleyeyim tarımın bütün sektörleri çiftçidir. Yani hem hayvancılık çiftçiliktir. Balıkçılığın kültür balıkçılığı dahil çiftçiliktir. Avlanma kısmı avcılık kısmıdır. Dolayısıyla ormancılık da bir çiftçilik faaliyetidir. Buna başka bir yerde girmemiz gerekiyor. Bu karışık bir dönüşüm. Ama şöyle bir şey yok, tarım ve hayvancılık diye bir kavram yok. Dolayısıyla çiftçiler toprakla uğraşır, yetiştiriciler hayvancılıkla uğraşır gibi bir ayrım yok. Bunlar sembolik ayrımlar. Şimdi geri dönelim. Demek ki bizim bir çiftçilerin üretim maliyetleri üzerinde bir şey yapmamız gerekiyor. İki çiftçilerin sattıkları ürünü kar ederek satmalarını sağlayacak bir şey yapmamız gerekiyor. Tüketiciler açısından ise de son tüketicinin sektörde, perakende sektöründe hatta gıdanın toplam sektöründe son satıcının, son pazarlamacının, son marketin, son bakkalın Türkiye’de bir oligopol ya da tekelleşme oluşturup oluşturmadığını Türkiye’deki pazarı bozup bozmadığına bakmamız gerekiyor. Buna baktığımız zaman Türkiye’deki tarımsal ürünleri çiftçiden çiftçinin hak ettiği fiyatta alacak bir regülasyon kurumu veya kamusal bir hakem gücünün ve kamusal bir hakem rolünün olmadığını görüyoruz. Bu benim Mübeccel Kıray’dan aldığım tampon mekanizmalar kavramının tam karşılığına denk geliyor. Yani tarımda ciddi anlamda çiftçi ile raf arasındaki tampon mekanizmalardan yoksunuz.

Evet hocam.

Şeklen var görülüyor. Nedir o şeklen var görülen? Mesela Toprak Mahsulleri Ofisi Türkiye’deki on bir tane bazen on üç ürünün tahıllar grubuna sonra buna niye eklediyseler ne alakası varsa fındığı da eklediler. Regülasyon kurumudur. Et, süt, balık. İşte bu bunların ürünleri bileşenleri tavuk da dahil olmak üzere; Et süt kurumu var. Ve dünyada çok nadir örnekleri olan tek ürün regülasyon kurumu olan ÇAYKUR. Şimdi bunlara baktığımız zaman aslında bu kurumların regülasyonu alıcılar lehine, piyasa lehine, enflasyon lehine, tüketicilerin alım gücünü zayıfladığının görülmemesi lehine bir regülasyon yaptığını görüyoruz. Oysa bunların görevi, biraz önce söylediğim gibi, çiftçinin satım gücünün arkasında durmaktır.

Demek ki bir tampon mekanizmamız şeklen var, mekanizmalarımız var ama bu şeklen olduğu için Türkiye’de tampon mekanizmalar yok. Peki tampon mekanizmalar olmazsa bizim sorunumuz ne olur? Sorun şu olur, senin dediğin şey olur, aracı mekanizmalar artmakla kalmaz bir de olması gerekenin iki katını çıkar. Yani aracı mekanizma iki elleştirme, üç elleştirme, dört elleştirmeyi geçmemesi gerekirken bu iş sekize kadar çıkar. Çıkmıyorsa da sekize çıktığı kadar fiyata çıkar. Anlaşıldı mı? Maksat asıl fiyat uygulanır diyoruz yani.

Evet.  Aracı sistemin bir parçasıdır aslında. Yani tarladan sofraya kadar olan süreçte aracı bir parçadır.

Aracı tampon mekanizmaların parçasıdır. Sıkıntı tam da burada. Aracı tampon mekanizmaların (yani) kamusal tampon mekanizmaların (burada kamusal derken sadece bakanlığı, kamu kurumlarını kastetmiyorum.) kooperatifler, birlikler kamu yararına çalışan kurumlar, kuruluşlar bunların hepsi kamusal alandaki kurum ve kuruluşlar, kişilikler diyeyim… Yani dünyada bunu her yerde devlet yapmaz. Bazen örgüt birlikler yapar, bazen işte başka kooperatifler yapar, büyük kooperatifler yapar falan. Dolayısıyla burada kamusal hakem gücü, aracıların da organizatörüdür, organizasyonunu yapan güçtür. Bizde aracıların organizasyonu organizatörü kim?

Peki yeni hal yasası kurtaracak mı hocam bu sistemi?

Asla ve kat’a hal yasasıyla çözülecek sorun değil bu. Yeni hal yasası sorunu biraz daha katlayacak. Tekrar ediyorum. Asla ve kat’a hal yasasıyla çözülecek bir şey değil. Ya birçok gelişmiş ülkede bizim anladığımız şekilde bizim hal yasasındaki gibi haller yok

Anladım hocam.

Şimdi bir tane problem daha söylememiz lazım burada. Türkiye’deki gıda perakende pazarını yüzde altmış yedisini zincir marketlere devretmişiz. Sadece 10 tane marka 7 şirkete ait 10 tane marka Türkiye’deki bu market zincirinin yaklaşık 55 bin adetini kontrol ediyor ve bu piyasanın da bu piyasanın da satış değeri olarak neredeyse yüzde altmışa yakınını kontrol ediyor. Şimdi sizin bunun karşısında mücadele edebileceğiniz hiçbir gücünüz yok.

Evet hocam.

Şimdi bu kadar basit hadise. Yani bir, alın satım gücünü organize edeceğiz. İki, aradaki zinciri sizin söylediğiniz gibi aracıları, kamusal ortaklarının aracıları olarak çalışmalarını sağlayacağız. Yine para kazanacaklar, kar edecekler ama nerede, nasıl duracaklarını, ne yapacaklarını, kimden alacaklarını, nasıl ambalajlayacaklarını, nereye satacaklarını düşünerek yapacakları karşılarında bir otorite olacak. Ondan sonra da rafa gelecek. Rafa geldikten sonraki olay tarımdan çıkar. Ondan sonraki olay alım gücü, alım gücü de o ülkenin ekonomik politikteki bakışına bağlıdır. Ekonomik politikteki bakışı eğer halkı fakirleştirerek biat ettirmek üzerine kuruluysa orada da yapacak bir şey yoktur. Zenginleşen halk, zenginleşen insanlar inançlarını, duygularını, düşüncelerini, davranışlarını bilerek, isteyerek ve düşünerek yaparlar. Kendi bireysel özgürlükleri üzerinden yaparlar. Buradan fazla derine girmek istemiyorum. Dünyanın her yerinde demokrasiden sapmalar halkın ne kadar fakir olduğuyla doğrudan ilişkilidir. Bunu da bir sosyolog olarak söyleyeyim.

Malum dünya genelinde artık gıda savaşları başladı. Yani pazar savaşları başladı. Bunu zaten arttıran en büyük etkenlerden birisi de iklim krizi işte bölgesel savaşlar en büyük etkenlerden bir tanesiydi belki de böyle olmasının. Şimdi Türkiye’ye geldiğimiz zaman Türkiye’nin iddiası 2024 yılında tarımsal hasılada Avrupa lideri olduğunu iddia eden bir ülke. Böylesine bir durum varken Türkiye bu kadar pazar stratejileri, gıda jeopolitikleri konuşulurken bu arenada bir oyun kurucu mu yoksa dış faktörlerden etkilenen bir reaksiyon ülkesi mi hocam?

Şu anki pozisyonda bir reaksiyon ülkesi diye cevap verebilirim. Ama yanına bir tane de ünlem koyarım. Bir kere soru çok çok çeşitli. Ukrayna-Rusya kriziyle aslında pandemiyle başladı da pandemi olağanüstü bir durumdu. Olağanüstü durumlarda olağanüstü şeylerin olması normaldir. Dolayısıyla pandemideki krizi bir gıda savaşları veya ticari savaşları krizi gibi okumamamız gerekiyor yanılırız o zaman. Yalnız pandemi bir birinci soruda sorduğunuz soruya katkı olsun diye bize bir resim vermişti. Şöyleydi o, pandemide dünyadaki tahıl fiyatları özellikle buğday fiyatları 400 doların üzerine çıktı. ve bizdeki dolar da 4 liralardan 8,5 liralara falan tırmanmış oldu. Peki hatırlıyor musun? Dolar 8-8,5 bandına gelip buğday 400 doların üzerine çıktığı zaman Türkiye’deki iç piyasadaki buğday fiyatı dünya fiyatlarının altında kalmıştı. Bu birinci sorunun aslında temel cevabı da burada yatıyor.
Evet.

Yani sizin dolarınız gerçek değerinde, dünyanın buğdayının sizdeki değeri de gerçek değerinde olursa, aslında siz dünyadan pahalı üretmiyorsunuz?

Evet hocam.

Şimdi dönelim bu gıda krizi konusuna. Türkiye Her şekliyle gerek yüz ölçümü olarak gerekse de hani şimdi otuz sekiz buçuk milyon hektar deniyor. Neredeyse doksan milyona yakın hayvan varlığı. Çiftlik çiftçi sayısı benim tahminime göre dört milyon sekiz yüz bin civarında. ÇKS’yi boş verin siz. Çiftçi yaşı da öyle 59 falan değil. Çiftçi yaşı 53-54’lerde ve bu da dünyaya göre Afrika ülkeleri hariç yani yeni gelişen Afrika ülkeleri hariç dünyanın o bizim ligimizde. Yani dünya tarım liginin ilk 10’undaki en iyi yaş ortalamalarından biridir. Hatta en iyisidir. Bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta en iyisidir. Dolayısıyla burada oyuncu olması gereken ülke kendi avantajlarına göre odaklanıp da oyuncu olması gereken ülkelerden bir tanesi Türkiye. Ancak Türkiye bu avantajını tercihlerinden ve ekonomi politiğinden dolayı kaybetmeye ve tercihlerinden dolayı küresel arenada oyuncu değil, reaksiyoncu olmaya başladı. Buraya oturdu. Bu bir tercih meselesi. Şimdi ben size bir tane tercih meselesinin ne olduğunu söyleyeyim. Siz Eylül ayında çeltik fiyatını açıklamak durumundasınız. Madem biraz önce söylediğim gibi çeltikten sorumlu bir regulasyon kurumuysanız ve bu on bir, on iki, on üç tane kalem içerisinde çeltikte varsa siz çeltik hasatı başlamadan önce bu fiyatı belirlemek zorundasınız. Doğru yanlış tartışmıyorum şimdi. Belirlendi mi? Belirlendi. Peki. Siz Amerika Birleşik Devletleri ile ticaret anlaşmasında hangi anlaşmanın içerisinde neden vazgeçtiniz? Çeltik’teki gümrük vergisinden mi? Doğru mu?

Peki, Çeltik’teki gümrük vergisinden vazgeçtiğiniz zaman ne zamandı? Çeltik’in hasat ve pazarlığı ne zaman? Çeltiğin hasat pazarlama zamanında siz gümrükten vazgeçtiğiniz zaman zaten yurt dışında size göre daha ucuz üretildiği için biraz önceki o ünlem karşılığında olan yani hem buradaki değerinizin ürününüzün değerinin değerinde olmaması hem paranızın dolar karşısında değerinde olmaması gibi duplikasyon kayıpları içerisinde iseniz buna rağmen siz karşıdaki ülkenin çeltiğini eğer bu ülkeye daha ucuz olarak ihraç edeceğini bile bile bu gümrük vergisini kaldırmışsanız siz reaksiyon ülkesisiniz. Dahası da var. Ocak ayına gelip ocak ayında çeltik fiyatı açıklıyorsunuz.
Peki niye? Niyesini de ben size söyleyeyim. Çeltik üreticileri çeltik üreticisinin deposu yok. Eee silosu yok. Satacak adam bunu. Yani Türkiye’nin temel sorunlarından bir tanesi. Çeltik üreticilerinin ürünleri, aracılar, depocular, işte fabrikalar vesaireler neyse ürünlerini satın aldılar. Ama sen şimdi bu birinci söylediğimde çiftçileri dövmüştün değil mi? İkincisini söylüyorum şimdi. Bunlar fabrikatörler olabilir falan çeltik küçük işleme atölyeleri vesaire olabilir. Buradaki yani üreticiden ucuza kapatılan fakat ellerinde kalan/biriken çeltiği o aracı depo sahiplerinden, Amerika’dan daha ucuz getirmek durumuna izin verdiğiniz için o çeltiği almak zorunda kaldınız. Oradan ucuz geldiği için buradaki işletmecinin veya fabrikatörün veya depocunun silocunun elindeki Çeltik, yerli çeltik aynı değerde satılamaz hale geldi. Adamlar zarar edecek hale geldiler. Ürünü işleyemez hale geldiler. Sen ne yaptın? Bu defa onları kurtarmaya kalktın. Neden? Türkiye’de çeltik pirinç fiyatı artmasın, enflasyon azalsın diye. Peki nereden karşıladın bu parayı? bütçeden değil hazineden. Bak bütçeden değil hazineden. Eee ne anladık biz bu işten? Neden kaldırdın çeltikteki gümrük vergisini o zaman? Sorunun cevabını alabildin mi?

Evet. Evet. Hocam burada bir de geçtiğimiz ay imzalanan Avrupa Birliği’yle Mercosur Antlaşması var. Biliyorsunuz Güney Amerika ülkeleri bir anlaşma imzaladı. Hatta birçok Avrupa ülkesinde çiftçiler ayaklanmıştı. Mesela yanı başımızda Avrupa ülkedeki çiftçiler böyle bir anlaşma karşısında ciddi bir tutum sergilediler hükümetlerine karşı ancak dediğim gibi Avrupa yanı başımızda yani Türkiye burada nasıl konumlandı bu anlaşmada nasıl bir politika geliştirdi kendisine ne bileyim nasıl bir stratejik yol çizdi bununla da alakalı bir şeyler söyleyebilir misiniz hocam?

Valla ben bilmiyorum nasıl bir şey çizdiğini ki bu ülkede Mercosur Anlaşması’nı bir buçuk yıl, bir yıldan fazla da ben yazıyorum biliyorsun.

Evet.

Sayısız defa dikkat çektim, sayısız defa yazdım. Çiftçi eylemlerinden tutun da işte her günlük, anlık sanki şey gibi böyle muhabir gibi bunları yazdık ülkenin dikkatini çekmeye çalıştık. Avrupalı çiftçilerden Allah razı olsun. Onların sayesinde Avrupa Parlamentosu iki seneye yakın konuyu Adalet Divanı’na götürüp iki seneye yakın askıya almış oldu. Yoksa Avrupa Birliği’nin Brezilya’dan, Arjantin’den, Uruguay’dan ve Paraguay’dan alacağı sebze, ucuz sebze, meyve ve özellikle sığır etinden Türkiye’ye, Gümrük Birliği’nin sıfır olma şansıyla Türkiye’ye bol bol bu ürünleri satma şansları olacaktı. Bizim de en büyük müşterimiz olan Avrupa’yı kaybetmiş olacaktık. Peki Türkiye’de ne yapılıyor? İnanın ben bilmiyorum. Bilen varsa çıksın söylesin. Hatta şu kadarını bile söyleyeyim. Belki Tarım Bakanı’na sorarsanız Dünya Bankası’ndan öğrendik diyebilir. Bu  Mercosur Anlaşması gerçekten çok önemli. Daha önemli ve daha büyük bir anlaşma daha yaptı Avrupa Birliği, Hindistan Anlaşması. Hindistan’la yapılan anlaşma bizim Hindistan’la bir ticari ilişkimiz önemli bir ticari ilişkimiz yok yani öyle bir konuşulacak abartılacak bir ilişkimiz yok ama Hindistan’ın Avrupa’yla olan ticari ilişkisi büyüdüğü andan itibaren Gümrük Birliği üzerinden bizim ticari ilişkilerimiz ciddi anlamda sıkıntıya geçecek.

Bu kadar söyleyeyim. Bunlarla ilgili Ticaret Bakanlığı Tarım Bakanlığı, efendim işte Türkiye’deki kurum ve kuruluşlar ne yapıyorlar? Dünyayı takip ediyorum. Dünyada bile buna dair bir bilgi bulamıyorum. Yani Türkiye’nin ne yaptığıyla ilgili. Türkiye sadece şunu yapıyor. Birisi geliyor, söylüyor, diyor ki kardeşim şu vergiyi kaldır, kaldırıyoruz. Şunu indir, indiriyoruz. Daha dün Suriye Hükümeti Türkiye’deki bazı ürünlerin başta Un ve Un Mamülleri olmak üzere Suriye’ye girişine sınırlama getirdi. Şimdi böyle bir sınırlamanın olduğu bir yerde Türkiye eee yani Suriye’den bile sınırlamayı eee ya boyun eğecek bir politika içerisinde olabilir mi? Yani buna hakkı var mı? Bir gün önce de fiyatlar artmasın diye bir gün önce de tavuk ihracatına yasak getirdi. İhracatçının malı elinde kaldı.

Değil mi?

Eğer tavuk şirketi tavukçuluk şirketi değilse yani Tavuk üretip, tavuk işleyen şirket değilse iyice patladı. Şirketse elinde ürün kaldı. Elinde ürün kaldıysa kümesten kırk üç kırk beş gününü dolduran üretim periyodunu doldurmuş olan çiftçilerden ürün alamayacak demektir. Ürün alamadığı takdirde çiftçiler zarar edecek demektir. Çiftçiler zarar ederse yem fabrikalarına parasını veremeyecek demektir. Yem fabrikalarına parasını veremezse yem fabrikaları yurt dışından daha ucuz yem materyali almak zorunda kalacak demektir.


Yani zincirin bir halkasını bozduğun zaman tüm bağlantı kopuyor hocam.

Bütün sebep ne? İçeride fiyatlar artmasın. Fiyatların artmasının sebebi tavukçu veya zeytinyağı, zeytin üreticisi değil ki. Bütün mevzu bu. Türkiye burada, güzel tarifledin, Türkiye burada ciddi anlamda oyuncu olması gereken pozisyondayken avantajları üzerinden Türkiye bunu tercih etmiyor.

Ki hocam sizde sık sık bahsedersiniz fındık meselesine bile geldiğimiz zaman dünyanın %70 fındığını biz üretirken fındıkta bile tekelleşemedik gibi geliyor

Bir tercih bu da bir tercih siz Sagra gibi bir devasa Türkiye fındık sektörünü sürükleyen Sağra Gürsoy Oltan gıda. Bunları dibine kibrit suyu sıkarsanız ve bir uluslararası şirkete getirip burada yedi tane fabrika kurdurursanız ondan sonra da adam gider Polonya’da da yerleşir. Sizin ürününüzü bir de ihracat teşvikiyle falan Polonya’ya götürür. Oradan işler tekrar geri getirir.

Dolayısıyla Bunlar tamamen tercih sebebidir. Bu tercihi kim yapar? Siyasal irade yapar. Politik irade bu tercihi yapmaz. Biz politikacıyız, sen de politikacısın. Yani biz politika üretiriz, bunları söyleriz ama siyasal irade… Yok kardeşim ben Trump’la iyi geçineceğim. Çeltiğin gümrüğü neymiş? Efendim şimdi öbürü neymiş dersen veyahut da efendim yani bazı insanlarla iyi geçineceğim. Fındığı korunmayacağım dersen veya işte  yurt dışından hayvan getirmeyi tercih edersen iki bin yediden beri bağırıyoruz yapmayın etmeyin diye. Ondan sonra da yurt dışından ithalatı açanların içerisinde olup da Türkiye’de Tarım bakanı olmaya çalışırsan ve toplumda helal olsun ya ne iyi bakandı falan dersen bu paradoks devam eder

Son sorumuz da onunla alakalı. Aslında hocam ete değinmişken herkes konuşuyor. Yani üreticide konuşuyor, tüketicide konuşuyor, bürokratlar da konuşuyor, evde mutfakta yemek pişiren annelerimiz de konuşuyor. Yani haberlerde duyuyorlar böyle işte devlet yurt dışından şu kadar binbaş Hayvan ithalatı yaptı işte hayvan getirdi. Yani hocam bu kısa vadeli pansumanlar Türkiye’nin bu sorununu çözecek mi? Yani et sorununu çözecek mi? Yani biz ucuz et yiyebilecek miyiz?

Tercihlerini değiştirirse 12 yıl sonra ancak yiyebilirsiniz.

Hocam çok ciddi bir rakam 12 yıl.

Yani başka bir çaresi yok. Var diyenler 2008’den beri 3 yıl sonra ithalat yapmayacağız dedi. Sonra bir başka şura geldi 2012’de bir daha yapmayacağız dediler. Ondan sonra ben sayamadım, siz orada da saymışsınızdır. Her 3 yılda bir ithalatı bitiriyoruz ama bu 3 yıllık süre neredeyse 15 yılı geçti. Dolayısıyla bu bir teknik konu. Önce şuna itiraz ediyorum. Türkiye’deki et fiyatları asla pahalı değil. Türkiye’de biz eti alabilecek alım gücüne sahip değiliz. Tekrar ediyorum. Türkiye’deki et fiyatları Türkiye’nin şu anki konjonktürel durumunda ve üretim arz yapısında pahalı değil. Ama eti alabilecek alım gücüne sahip değiliz. Neden bunu söylüyorum? Daha dün, bak dün akşamüstü Fransa’nın İngiltere’nin rakamları yani 9-12 euro arasında kıyma. Amerika’da bizden daha pahalı et. Brezilya’da ucuz. Dünyanın en ucuz eti Brezilya’da ve Avustralya’da. Arjantin’de ucuz ama bize göre ucuz. Arjantinlere göre bize göre bedava olan neredeyse 5-6 dolar seviyesinde olan Kuşbaşı nitelikli et diyeyim. 6-8 dolar arasında olan bu fiyat yani iyi market fiyatı onların da alamayacakları bir fiyat. Arjantin halkının da alamadığı bir fiyat. Dolayısıyla Buradaki olay sizin et fiyatınızın yüksek olması değil. Bir şey daha söyleyeyim. Bir basındaki bir arkadaşımız bu işi ateşledi biliyorsunuz. Efendim işte dünyada et ortalama 7 dolar, işte Türkiye’de 18 dolar falan diye. Dünyada 7 dolar olan et kesinlikle Türkiye’deki kıyasladığı et değil. Dünyada 7 dolar olan et Amerika Birleşik Devletleri’ne Yeni Zelanda’dan dondurulmuş Sığır etinin cif, liman cif fiyatıdır. Dondurulmuş sığır etinin liman cif fiyatıdır. O fiyatın eee Perakende’ye geldiği yer 20 doların üzerindedir. Dondurulmuş değil de taze et olduğu zaman yirmi doların üzerine çıkar. Dolayısıyla ama şöyle bir şey Amerika’daki insanlar Türkiye’deki asgari ücretinin üç buçuk katı asgari ücretidir.

Evet hocam.

Bütün mesele burada yatıyor. Yani ne yapıyoruz biz böylece? Aslında gene çiftliği, gene sektörü dövüyoruz. Neden Türkiye’deki ucuz et yeme şansımız yok? Ucuz et yemenin yolu şu. İçerideki arzın talebi karşılaması, arzında uygun maliyetlerle üretilmesi.
Beş yüz bin baş ithalat mecburiyetin olduğunuz bir sektörde yıllık yaklaşık üç buçukla dört buçuk milyon başlık ııı dış kesim ihtiyacınızın olduğu bir yerde ııı sizin beş yüz bin başlık ihtiyacınızı ııı bir yılda, iki yılda, üç yılda kendi üretim kaynaklarınız yani kendi ineklerinizden doğacaklardan erkek olacaklardan o erkek olacakların içinden dişi doğanların yeniden erkek doğurması sürecinden hesaplarsanız on iki yıldan önce bu sektörün 2008 seviyesine getiremezsiniz.

Ki bu on iki yılın içerisinde siz şöyle de düşünüyorsunuz diye ümit ediyorum hocam. Sütün gerektiği kadar fiyatlandığı takdirde yani.

Değil yani sütün de etin de çünkü orada etçi ırk üreteceksiniz siz sütçü üretmeyeceksiniz artık etçi ırk üreteceksiniz etçi ırk üretebilmek için de 100 bin başlık stok gebe düve ithal edeceksiniz sıfır etçi düve ithal edeceksiniz. Önce onu bir işletme gibi görün. Amerika’da var ya böyle çok büyük işletmeler. Bunu böldüğünüz beş bin başlık üç bin başlık işletmelere o işletmede sıfır hatayla üretim planlayacaksınız. Sıfır hata. Sıfır hata. Doğanları doğan dişilerini damızlığa ayıracaksınız. Doğan erkeklerini besiye ayıracaksınız. Doğan dişilerini damızlığa ayıracaksınız. Öbürünü besiye ayıracaksınız. Böylelikle 12 yıl sonra siz bugün ithal etmek zorunda kaldığınız 500-600 bin başlık açığı kapatmış olursunuz.

Ümit ediyoruz ki her şey daha güzel olur hocam.

Ben çok ümit etmiyorum. Niye ümit etmiyorum? Ve umut etmiyorum. Bu işlerin kararını siyasal irade verir. Siyasal alan verir. Siyasal alandaki kararları da toplum verir. Toplumun tercihleri verir. Siyasal alandaki kararları toplumun tercihleriyle etkileyebilecek Türkiye’de ne basın var ne gerçekliği gerçeklik olarak okuyabilecek tarım politikacıları var, ne de gerçekliği gerçeklik olarak benim anlatabildiğim siyasi liderler var. Büyük bir laf ettim ama biliyorsun 20 yıldır o siyasette ben bunları hep anlattım insanlara.

Evet hocam. Şahit olduk.

Yani o liderler tarım sektörünün önemini Putin kadar veya Trump kadar, bak Trump kadar diyorum, Trump şu an Amerika tarımına inanılmaz zarar verdi bu gümrük tarifleri üzerinden. Ama Trump’ın kafasındaki model şu. En azından nereden biliyorum? Trump’ın Tarım Bakanı’nı birebir takip ediyorum. Bayan Brooke Rollins. Birebir takip ediyorum. Yani çiftçilerin içerisinden gelen bir tarım ekonomisti ve yüksek lisans yapmış olan bir hanımefendi. Kendi çiftçilik deneyimi var. Yani bir çiftçi ailesinin çocuğu. Ama profesyonel olarak da politikayı öğrenmiş birisi. Trump 2024’te on iki milyar dolar olan desteklemeleri otuz beş milyar dolar yaptı. Gelecek sene de kırk dört milyar dolar yapacak. Kırk iki yapacak da vermemiş onun da onu da söyleyeyim bu arada. Bütün bunlara rağmen yani Trump’ın bu bakanına rağmen Trump özellikle gümrük tarifleri üzerinden bu sene çiftçilerine 30-35 milyar ekstra zarar ettirdi. Ama bütün bunlara rağmen Trump’ın kafasındaki model şu, benim oylarım kırsal kesimden geliyor, çiftçileri mutlaka bir şekliyle ikna etmem gerekiyor, onları kaybetmemem gerekiyor diye. Bunu Polonya’da da, Polonya’da Cumhurbaşkanı seçilen kişi de aynı taktiği yaptı. Bizdeki taktik de aynıdır yani. Çiftçileri desteklemelerle, yardımlarla, kuyruklardaki randevu şanslarıyla. Mesela Toprak Mahsulleri Ofisi randevulu çalışıyor değil mi?

Randevuyu kim alıyor mesela? Bu randevu tercihleri üzerine vesaire çiftçileri elde tutarsanız, çiftçilerin tercihlerini siyasi tercih haline dönüştürürseniz, öbür taraftan da çel tiki gümrük vergisini kaldırırsınız. Kaldırabilirsiniz.

Evet hocam. Hocam, çok kıymetli bilgiler verdiniz. Ben bu vesileyle çok teşekkür etmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda tekrar bir programda görüşürüz diye ümit ediyorum.

Ben de ümit ediyorum. Ümidim sizlersiniz. Gerçekten bu sektörün içerisinde bilgiyle, bilerek, yorumlayarak, analiz ederek konuşacak insanlara ihtiyacımız var. Yoksa saçını tarayarak politika yapılmaz ya da mangal partileriyle politika olmaz ya da ne bileyim işte fuarlarda gidip konuşarak olmaz. Dünyayı küresel sistemi takip ederseniz önce siz elinizdeki avantajları bilirsiniz. Çıkıp öyle ulu orta fındık bizim avantajımız değildire gelebilecek olan uluslararası laflar etmeyeceksiniz. Ederseniz bunun karşısında ben dururum. Neden değildir? Fındığın ikamesi hangi üründür? Fındığı ikame edecek ürün hangisidir? Yani bütün dünya Fındığı ikame edebilmeyi başaramamış 150 senede sen mi başaracaksın? Bak, güzel kardeşim sen de bilirsin. 75 bin hektar, dekar demiyorum bak. 75 bin hektar, Avustralya’da Cargill fındık plantasyonu kurdu. 11 yılın sonunda battı, plantasyonu bıraktı, çekti gitti. Neden biliyor musunuz? Türkiye’de üretilen fındığı üretemedi diye.

Ergin Kahveci Kimdir?

Ergin Kahveci (1963, Artvin Yusufeli); veteriner sağlık teknisyeni, ziraat mühendisi, tarım politikaları uzmanı ve sosyologdur. İlk ve orta öğrenimini Ardanuç’ta tamamladıktan sonra Samsun Veteriner Sağlık Meslek Lisesi’nden 1980’de dereceyle mezun olmuş, aynı yıl kamu görevine başlamıştır. 1987’de Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirerek ziraat mühendisi unvanını almış; toprak ilmi ana branşının yanı sıra zootekni ve su ürünleri alanlarında yetki kazanmış, özellikle tarımsal mühendislik, planlama ve tarım politikaları üzerine yoğunlaşmıştır. Tarım Bakanlığı taşra teşkilatında uzun yıllar yönetici ve mühendis olarak görev yapmış, 2006’da emekli olduktan sonra Livane Zirai Mühendislik Ltd. Şti.’ni kurmuştur. Siyasette Anavatan Partisi, Demokrat Parti ve İYİ Parti bünyesinde tarım ve kırsal kalkınma programlarının hazırlanmasında aktif rol almış; çeşitli parti organlarında görev üstlenmiştir. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası ve mesleki sivil toplum çalışmalarında yer almış, medya ve akademik alanda tarım politikaları üzerine yazı ve programlar yapmıştır. 2016’da başladığı sosyoloji eğitimini tamamlayarak sosyolog unvanı almış; halen kurucusu olduğu Çağdaş Türk Tarım Platformu’nun sözcüsü olarak tarım, gıda ve çevre politikaları alanında çalışmalarını sürdürmektedir.