TEKÂMÜL Değiştim. Bozuldum mu? Geliştim mi?
- Tarih:
Hayatın en kısa özeti: İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Serüvenin hepsi bu kadar. Bu aralıkta olan bitenleri “gelişmek” olarak adlandırmak tam isabetli olmaz. “Gelişmek” kelimesi, olup biteni ifade etmek açısından dar kalır, maksat tam olarak hasıl olmaz.
Mecelle’de temel bir kaide vardır: “Bir şeyin tanımı ağyârına mani, efradına cami olmalı.” Yani kümenin hiçbir elemanı dışarıda kalmamalı, hiçbir yabancı eleman da kümenin içine girmemelidir.
Bu durumda insan yavrusunun ileride başına gelenleri bir kelimeyle ifade edeceksek, belki “değişim” demeliyiz. “Değişim” kavramı biraz daha geniştir. Belki bu bile tam kapsamlı olmayacaktır ama şimdilik yetinelim.
—
Cevap bekleyen birçok soru var: Değişim sürecini etkileyen faktörler nelerdir? Değişimin hızı nedir? İnsanoğlunun yaşam döngüsünde neler değişir? Gençlik yıllarımda bir yazar, “Değişmekten değil, değişememekten korkmalıyız.” demişti. Yazar dediğim adam o kadar değişti ki, bakın, adını bile anamıyorum artık.
Allah (C.C.), Üzeyir (A.S.)’ı 100 yıl uyutuyor. Sonra ona eşeğin kemiklerini gösterip ne kadar değiştiğini, yiyeceklerini gösterip onların hiç değişmediğini anlatarak iki mucizeyi bizlere yansıtıyor.
Aslında olan, Allah’ın zamana hükmetmesinden ibaret. Allah, mekânı yani madde ve enerjiyi yarattığı gibi zamanı da yaratandır. Fiziğin genel kaidesi, zaman, mekân ve enerji arasındaki ilişkiyi gösterir. Eşeğin üzerinde zaman 100 yıl akıyor, yiyeceklerin üzerinde hiç akmıyor, Üzeyir (A.S.)’ın üzerinde ise sadece günün bir kısmı kadar akıyor. Olup biten bu.
—
Şimdi konumuza dönelim. Mademki üzerimizde “zaman” denen, normal şartlarda dışına çıkamadığımız kapsayıcı bir mefhum var; biz zamanın içinde akıp giderken, ya da zaman bizim üzerimizden akıp giderken ne oluyor, ne olmalı? Bence bu soru üzerinde nice filozoflar kafa patlatmıştır. Kur’an’da belki yedi yüz yerde “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz?” gibi sorular bulunur.
Rabbü’l-Âlemin’in bu soruları sormaktaki maksadı aslında akışa müdahale etmemizi istemesidir. Madem zaman nehri üzerinde sürükleniyoruz, bu da bir değişimdir. O hâlde sürüklenerek ve savrularak değil; istemli bir şekilde, direnerek ve kulaç atarak değişimin yönünü doğru tarafa çevirmemizi istemektedir. Bozulma yönünden gelişme yönüne, ifsat olma yönünden irşat olma yönüne, tedenniden tekâmüle evrilmemiz, akışa müdahil olmamız demektir. Bu da bizden istenen, gerçek insan olmanın gereğidir.
—
Yıllar yıllar önce, bir kız bir köye gelin gelmiş. Eski zamanlarda geniş aile kültürü var; gelinleri, kayınpederlerinin evinde bir odayı tahsis ederlerdi. Gelin hanımın geldiği ev iki katlıymış. Alt kat ahır olarak kullanılır, inekler, atlar, eşekler orada kalırmış. Üst katta ise aile bireyleri otururmuş.
Tabii eski köy evleri betonarme değil; alt kat ile üst katı ayıran yalnızca tahta zeminmiş. Bu durumda ahırın kokusu doğal olarak üst kata çıkarmış. Gelin hanım eve ilk girdiğinde, “Eyvah! Ne kadar pis bir eve gelin geldim!” demiş. Ertesi gün başlamış temizliğe. Günlerini yerleri, duvarları silmekle, süpürmekle geçirir olmuş.
Bir gün, iki gün, beş gün derken on beş gün geçmiş. En sonunda evde ne ahır kokusu kalmış, ne başka bir şey. Hem kendisiyle gurur duymuş hem de kayınvalidesine, “Ben olmasaydım pis kokudan çürüyüp gidecektiniz.” demeden edememiş. Bildiğiniz gibi bu duruma yeni ortama adaptasyon denir. Gelin hanım artık oranın insanı oldu. Eğer ortam şartları uygun değilse, sen ne kadar çırpınırsan çırpın, bozulma kaçınılmazdır.
—
Konu ile alakalı olarak Buhârî ve Müslim’de geçen sahih bir hadiste Allah Rasûlü (S.A.V.) şöyle buyurur: “Sizden önce yaşayanlardan bir adam doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Sonra tevbe etmek istedi. Bir âlime sordu:
— Ben doksan dokuz kişiyi öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?
Âlim dedi ki:
— Elbette olur, tevbenin kapısı herkese açıktır.
Adam sevindi, ancak yolda giderken başka birine rastladı. O kişi cahildi ve dedi ki:
— Hayır, senin tevben kabul olmaz!
Bunun üzerine adam onu da öldürdü ve sayıyı yüze tamamladı.
Sonra gerçek bir âlim aradı, buldu ve aynı soruyu sordu:
— Ben yüz kişiyi öldürdüm, tevbe etsem Allah kabul eder mi?
Âlim dedi ki:
— Elbette! Kim Allah’a yönelirse Allah onun tevbesini kabul eder. Fakat bulunduğun yer kötü bir yerdir; falanca köye git, orada Allah’a ibadet eden insanlar var, onlarla birlikte yaşa.
Adam yola koyuldu. Henüz yolun yarısına gelmeden ölüm meleği geldi.
Rahmet ve azap melekleri arasında tartışma çıktı:
— Rahmet melekleri: ‘O tevbe etmek üzere yola çıkmıştı.’ dediler.
— Azap melekleri: ‘O daha bir adım bile ibadete başlamadı.’ dediler.
Bunun üzerine Allah onlara şöyle vahyetti:
— ‘İki yer arasındaki mesafeyi ölçün; hangi köye daha yakınsa, o köyün halkından sayın.’
Ölçtüler; tevbe ettiği köye bir karış daha yakın bulundu.
Böylece Allah onu bağışladı.” Demek ki değişimin etkenlerinden biri ortamdır. Zaman nehri içinde yüzerken etrafında kayalar varsa, ne kadar çırpınırsan çırpın, kafanı gözünü yarıp kırman muhakkaktır.
Ne yapmak lazım? Tabii ki fedakârlık yapıp, zahmet çekip nehrin sakin yerini arayıp bulmak lazım. Ortam değişikliği gerçekten fedakârlık gerektirir. Kolay değildir. Cesaret ister, çile ister, hicret ister.
—
Bir zamanlar çok büyük ve güzel bir gül bahçesi varmış. Gül bahçesinin yanında da bir yol bulunurmuş. Bir gün bu yolun kenarından geçen bir adam, gül kokusunu duyar duymaz bayılıp yere yığılmış. İnsanlar etrafına toplanmış ama içlerinden bir ihtiyar hariç kimse ne olduğunu anlayamamış. İhtiyar seslenmiş: “Bana acele kokmuş bir deri bulun!”
Gençler denileni yapmış, kokmuş bir deri getirip vermişler. İhtiyar, o deriyi baygın adamın burnuna tutunca adam birden “Elhamdülillah!” diyerek ayılmış. Oradakiler, “Bu neydi?” diye sormuşlar. İhtiyar demiş ki: “Bu adam tabakhane çalışanı, evi de tabakhanede. Gül bahçesinin kokusuna dayanamadığı için bayıldı.”
Aslında yaratılıştan gelen fıtratımız gül kokusuna meftundur. Ama gel gör ki zaman bizi fıtratımızdan uzaklaştırmış; güzeller çirkin, zulümler adalet, kötüler iyi, faydalılar zararlı görünür hâle gelmiş. E peki, bu hale gelmiş biri olarak nasıl gelişeceğiz? Kendini doğru gören bir adam yüz sene geçse düzelir mi?
—
Değerli dostlar, tekâmül noktasında burada iman devreye girer. Çünkü kendi başına seçiciliğini kaybetmiş birinin hakikate doğru yol alması ancak vahiy ile mümkündür. Peygamber (A.S.) ve getirdiği kitabın mutlak doğruluğunu kabul eden, ancak bu girdaptan çıkabilir.
Tabakhanede çalışan debbağa gül kokusunun güzelliğini anlatacak bir “güzel” lazım. Ayrıca o debbağın o güzele âşık olması, meftun olması gerekir. Bizim güzelimiz, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’dir ve onun getirdiği Kur’an-ı Kerim’dir.
—
Şu da bir gerçektir ki, bizi değişime sürükleyen –amma olumlu amma olumsuz– yeni şartlara uyum sağlatan en büyük etken, şiddetli duygularımız, bilhassa aşk derecesindeki sevgilerimizdir. Bir zamanlar Yemen’in San’a şehrinde, Abdülkadir Geylânî döneminde bir şeyh varmış. Bu şeyh bir papazın kızını görmüş ve ona vurulmuş. Papaz, “Domuzlarımın çobanlığını yaparsan kızımı sana veririm.” demiş. Şeyh kabul etmiş, müritlerini dağıtmış, kızla evlenmiş ve uzun yıllar domuz çiftliğinde çalışmış. Rivayete göre domuz yavrularını sırtında taşıya taşıya boynu bükülmüş gitmiş.
Arapların İbrahim (A.S.)’ın dinini bırakıp puta yönelmelerine sebep olan kişi Amr bin Luhay’dır. Mekke’nin başına geçen bu adam o kadar iyiydi ki, her hac döneminde binlerce koyun kurban eder, herkesi doyururmuş. Kurtlar ve kuşlar bile onun sayesinde doyarmış. Bu cömertliği sebebiyle Mekkeliler ona çok bağlıymış.
Bir gün Amr bin Luhay Şam’a gitmiş; oradakilerin heykellere taptığını görmüş. “Biz de bu heykellerden alıp Kâbe’nin etrafına diksek nasıl olur?” demiş. Etrafındakiler de “İstediğin gibi yap, kimse sana itiraz etmez.” demişler. Böylece Kâbe etrafına ilk put diken adam olmuş. Araplar putperestliğe onun sayesinde(!) dönmüşler. Duyguların en güzeli ama aynı zamanda en tehlikelisi sevgidir, aşktır. Doğru sevgi yola sokar, yanlış sevgi yoldan çıkarır.
Bel‘âm bin Bâûrâ çok âlim bir adammış. İsm-i Âzam duasını bilir, her duası kabul olurmuş. Mûsâ (A.S.) onun bulunduğu beldeye fethe gelince, Kavmi, Bel‘âm’dan Mûsâ (A.S.)’a karşı yardım istemiş. Bel‘âm, “Peygamberin aleyhine durulmaz.” demiş. Kavmi en sonunda Bel‘âm’ın karısını ayartmış. Kadın türlü yollarla kocasını ikna etmiş. Sonunda Bel‘âm Musa (as) karşı durarak helak olmuş. Kur’an-ı Kerim’de Bel‘âm hakkında indiği söylenen ayette, dili dışarı sarkık köpek olarak tanımlanır. Bir insana sevgi, ancak bu kadar kötü hâle getirebilir.
—
Birde “miş” gibi olmaktan bahsetmek lazım. Bazen değiştik zannederiz. Mesela cimri iken cömert olduğumuzu düşünürüz. Mesela insanlara karşı daha anlayışlı olduğumuzu düşünürüz. Vs vs. Halbuki durum sandığımız gibi değildir.
Sadece sevmediğimiz hallerimizin üzerine örteriz. Biz bile inanırız değiştiğimizi.
Hani bir adam yaşlandığı zaman, bu adam gençken böyle değildi, yaşlanınca çok değişti deriz ya. Anlatmak istediğim bu işte. İnsan yaşlanınca iradesi zayıflar ve kendini sahip çıkamaz. İçi dışına vurur. Yaşlıların huysuzluğu aslında budur. İradesi güçlü iken kendini eğitmemiş, sadece örtmüş olanların huyları yaşlanınca ortaya çıkar. Bu aynen şuna benzer. Midesi üşütmüş biri ne yerse yesin onu sindiremez. Yiyecekler öylece midesinde bekler. Hiçbir zaman sindiremez. En sonunda onu midesinden çıkarır. Aslına rücu eder. Herhangi bir konuda tekâmül, yediğimizi tam anlamı ile sindirip kana karışması, ardından hücrelere ulaşması ile vücuda nüfuz etmesine benzer. Sadece yemek yeterli değildir. Davranışın huy haline dönüşmesi, uzun eğitimlerden geçmekle mümkün olur.
Allah (C.C.), mekânı yarattığı gibi zamanı da yaratandır. Yani bir seferlik yaratmadan değil, her an yeniden yaratmadan bahsediyoruz. Allah her mahlukata tecelli eder, ardından o “an”ı yaratır. Sonra tekrar tecelli eder, bir sonraki “an”ı yaratır. Bir sonraki “an”, bir önceki “an”ın çocuğudur. Yani an, an’a gebedir. Değişim “an”a tabidir. Her yaradılışımız, bir önceki yaradılışımızın sonucudur.
Bir “an”da aldığımız karar, sonraki anların tohumudur. O nedenle fizikte Kaos teoremi, sosyal hayatta “Butterfly Effect” –kelebek etkisi– dediğimiz olay hayatımızın merkezinde işleyen bir kuraldır. Doğrularımızı ve yanlışlarımızı Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirip, “an”ın hesabını tutarak değişimi tekâmül/gelişim yönüne çevirmeye bakmalıyız. Allahu a‘lem.
Vesselâm.




