Telafinin Güçlüğü: Manevi Değer Üzerine
- Tarih:
Joachim Trier’in yönettiği Manevi Değer, sinemaseverler için 2025’in iddialı kabul edilen filmlerinden biri. Norveç-Almanya ortak yapımı drama türündeki filmin başrollerini Stellan Skarsgård, Inga Ibsdotter Lilleaas, Elle Fanning ve Dünyanın En Kötü İnsanı’ndan tanıdığımız Renate Reinsve’nın paylaşıyor. Cannes Büyük Ödülü ve En İyi Uluslararası Uzun Metrajlı Film Oscar’ı dâhil onlarca ödülün sahibi film, asırlık bir ev üzerinden çatışmalar, gerilimler ve travmalarla örülü bir aile draması üretiyor.
Eski bir yapımcı olan Gustav Borg’un, kendi aile mirasından ilham alarak yazdığı senaryoyu, kızı Nora Borg’un başrolünde yer aldığı bir yapıma dönüştürme arzusunu anlatan bir film izliyoruz. Gustav bu yolla beyaz perdeye geri dönmek ve muhtemelen son filmini çekmek istiyor. Uzun ayrılık yıllarını telafi ederek aile bağlarını yeniden kurmak ise filmin arketipine gizlenmiş diğer amacını oluşturuyor.
Film sırasıyla klasik bir Batı Avrupa şehir manzarası, şehirle mündemiç yeşiller içindeki bir mezarlık ve eski, kimlikli, köşkü andıran bir evin görüntüleriyle başlıyor. Renate Reinsve’nin hayat verdiği Nora karakterinin, çocukluğunda bir “nesne” dilinden hikâye anlatma ödevinde evi bir anlatıcı konumuna yerleştirmesi, hikâyenin bu ev üzerinden kurgulanacağını bize peşinen anlatmış oluyor. Ev, Nora’nın gözünde yavaş yavaş batıp çökerken temeldeki çatlak da bir yandan izleyiciye gösteriliyor. Bir “nesne” olarak ev ise film boyunca evdeki kavgaları “gürültü” kelimesiyle ifade ederek tatsız hatıralardan uzaklaşmaya çalışıyor.
Oyun öncesi yaşadığı panik atakla sahneden kaçmaya çalışan, kıyafetlerini yırtan ve zorlukla sahneye çıkarılan yetişkin Nora’yla Norveç Ulusal Tiyatrosu’nda tanışıyoruz. Norveç tiyatrosunun en önemli soluk alanlarından biri olan bu görkemli yapı, eve içkin sahnelerden sonra karşımıza çıkan ilk yapı oluyor. Burada Nora’ya ilişkin ilk izlenimlerimiz de şekilleniyor. Histerik, yaralı ve kavgadan kaçan Nora, tüm bunların dışında, sahnede bir yıldız gibi parlayarak oyunculuğuna ilişkin güçlü bilgiler veriyor.
Ardından abla ve teyze Nora’yla cenaze evinde karşılaşıyoruz. Yemek servisi, misafirler, yeğeni ve en önemlisi kardeşini teskin etme görevi Nora’ya kalıyor. Baba figürünün eksikliği, tıpkı o gün cenaze evinde olduğu gibi, uzun yıllar boyunca bir ailenin sorumluluğunu Nora’ya yüklüyor. Cenaze evine sürpriz bir ziyarette bulunan babanın beklenmedik ve sıcak tavırları ise ilk bakışta Nora’da karşılık bulmuyor. Bu ziyaretin aslında başka bir nedenle olduğu da bir sonraki gün seyirciye açıklanıyor.
Baba-kız çatışmasının birkaç dakikaya sığdırıldığı bir ertesi gün buluşmasında Gustav, kızına onun için bir film yazdığını, başrolde oynamasını istediğini ve çekim için de evin en uygun yer olduğunu teklif etse de Nora, hiç iletişim kuramadıklarını, babasının kendisine ve mesleğine karşı duyarsızlığını, alkolle ilişkisini ve bunların yarattığı kırgınlığı öne sürerek “Beni merak etmeye hakkın yok, beni bir kere bile izlemedin.” diyerek teklifi reddediyor.
Aydınlanma sonrası Batı toplumlarına sirayet eden –ve korkarım, bir ucundan bizi de yakalayan– yalnızlık olgusu filmde yoğun olarak Nora üzerinden inşa ediliyor. Yakınlaşmaktan korkması, kardeşi ve yeğeni dışında dostça ve sıcak bir ilişki kuramaması, kurabildiği tek romantik ilişkinin de en baştan kusurlu olması, bu inşayı desteklemek için çeşitli sekanslara yerleştiriliyor.
Baba Gustav ise kadın bedenini ve arzularını öne çıkaran erotik ögeleri güçlü iki kült filmi –Michael Haneke’nin Piano Teacher’ı ve Gaspar Noé’nin Irreversible’ı– torununa hediye edecek kadar sarkastik; tanıştığı tüm kadınlarla flört eden flörtöz, kimseye tahammül edemeyen narsist ve doğrularına sıkı sıkıya bağlı, inatçı bir karakter olarak şekilleniyor önümüzde.
Ancak film genelinde üzerinde pek durulmayan şey, asıl benzerliğin baba ve kız arasında olduğu. Yönetmen bunun için de bir sekans yaratıyor ve babanın ağzından dökülen “Sende kendimi görüyorum ama çok öfkelisin.” cümlesiyle bunu açık ediyor. Yönetmen, kısa monologlarla büyük duyguları anlatabilme gücüyle filme zenginlik katıyor ve bunun için hiçbir imkânı kaçırmıyor film boyunca.
Nora’nın anneannesinin esir kampında kalması ve ilerleyen yıllarda intihar etmesi, annesinin bu evdeki başarısız evliliği gibi kurgusal zenginlikler de dönüp dolaşıp Nora’nın bir kadın olarak dramatik, soğuk, histerik ve hayal kırıklıklarıyla örülü karakterini besleyen ögeler olarak karşımıza çıkarılıyor. Annesinin psikiyatrist olması, evde kulak misafiri olduğu terapiler ve gürültüler onun kendisiyle de çatışmalı hâlini besliyor.
Ünlü oyuncu Rachel Kamp’ın, Gustav’ın 20 yıl önce yapımcılığını yaptığı bir filmin gösteriminde Gustav’la tanışması, ona hayranlığını göstermesi ve onun filmlerinde oynamayı çok isteyeceğini belirtmesi ise Gustav için bir samimiyet testine dönüşüyor. Gustav’ın ilk anda filminde Nora’yı oynatma düşüncesinden uzaklaşmadığını görüyoruz.
Gustav, Nora’dan filmi için ısrarlarına rağmen karşılık bulamayınca Rachel’la filmi yapmaya karar veriyor ve ev içerisinde provalar, mülahazalar ve Rachel’ın Gustav ile Nora arasındaki adı konmamış hayal kırıklıklarına ve mesafeye tanıklığı içerisinde film sürgit biçimde ilerliyor.
Gustav’ın Rachel’ın saçlarını Nora’nın saçlarının rengine boyatmasına varan, Rachel ve Nora arasında izomorfik bir ilişki kurma girişimleri Rachel için bir hayal kırıklığına dönüşerek onun filmden ayrılmasına neden oluyor nihayetinde. Nora ise film boyunca babasından kaçıyor olmasına rağmen babasının Rachel’a gösterdiği babacan ve korumacı tavrı biraz kıskançlıkla, biraz da öykünerek kenardan izliyor.
Filmde karakterlere ilişkin güçlü tahliller çoğunlukla geçmişleri üzerinden irdeleniyor. Nazi karşıtı propaganda yüzünden tutuklanan, işkence gören ve sonunda intihar eden bir kadının oğlu olan babasını anlayan, üstelik çocukluğunu ablasının desteği sayesinde daha kazasız atlatabilen Agnes, hikâye boyunca daha empatik bir görüntü sergiliyor. Babasının öksüz kaldığı yaşta bir çocuğu olduğu için babasına karşı daha az öfkeli. Onunla yüzleştiği kısa anlarda ise babasının gözbebeği olmadığını bildiğini ifade etmekten geri durmuyor, öte yandan.
Mutlu anlarında bile huzursuz ve eksik bir ruh hâline sahip olan Nora için, tüm yakınlık kurma girişimlerine rağmen oyununun prömiyerine gelmeyen babası büyük bir anlam krizine dönüşüp eve kapanmasına sebep olurken filmdeki iki büyük kırılmadan biri burada yaşanıyor. Agnes’in Nora’yı senaryoyu okumaya zorlaması ve o günlerde Gustav’ın evde kriz geçirip hastaneye yatırılması sonunda sağlanan ateşkesin etkisiyle Nora, filmde oynamayı kabul ediyor.
Hikâye devam ederken anneden kalan eşyaların evi yavaş yavaş terk ettiğini, Nora’nın manevi değeri olduğunu söylediği alelade bir vazo dışında evden herhangi bir şey almadığını da izliyoruz.
Yine film içerisinde Nora’nın bir intihar girişimi olduğunu, her şeye rağmen yuva kurmak ve aile olmak gibi özlemleri de içinde taşıdığını gözlemliyoruz.
Gustav finale yaklaşırken evin içini ve dışını hatıralardan temizlercesine ve yeni bir sayfa açarcasına kendi elleriyle beyaza boyuyor.
Filmi mutlu sonla bitirmek isteyen yönetmen, lirik sayılamayacak ancak yine de zayıf bir finalle Nora’yı ve Gustav’ı sette buluşturuyor. Gustav’ın kendi çocukluğuyla ve geçmişiyle barışmak, bağ kurarcasına torununu ve eski dostu yönetmen Peter’i seçmesi de hatalarını telafi etmek için bir pencere açması olarak değerlendiriliyor.
Yalnız, huzursuz, inatçı, duygularına ve geçmişine hapsolmuş insanların hafif mizahi hikâyesiydi Manevi Değer; evin merkeze konulup karakterler üzerinden bir keşfe çıkarıldığı bir hikâye. Evle beraber büyüyen, evle beraber eksilen, evle beraber değişen… Bunu yaparken de hem sessizlikten hem sesten istifade ederek güçlü bir anlatıyı sükûnetle ortaya koymayı başarmış görünüyor.





