Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

Tohumdan Hayata

A+ A-

Ağaca Düşen Çiçek

Meyve ağacının taze çiçeği, ağacın dalına düşmüştü artık. Taptaze çiçeğin varlığı bile yetiyordu, yapabileceklerini gerçekleştirmeye. Mutlu etmeye, huzur yaymaya ve gayrete vesile olmaya… Parıltısı bile iç ısıtıyordu. Büyüdüğünde meyveye duracaktı daha. Kupkuru daldan, bilinmez bir sır gibi lezzet yürüyecekti gövdesine.

Tatlının ve ekşinin nasıllığına imzasını atacaktı. Küçücük gölgesinde canlar serinleyecek, çocuklar oynayacaktı. Her doğan günle tekrar edecekti bu devinim. Güneşin parlaklığı içini besleyecek, rüzgâr ise onu serinletecek tek yol olacaktı.

Köylünün yüzü, daha onu gördüğünde ağız dolusu bir tebessüm giyindi. Çiçek, huzurla geçecek yarınlar için tek başına bile umut meşalesini tutuşturuyordu. Çiçeğin duruşu, ağacın sahibinin uzaklara dalıp giden bakışlarını ıslatmaya yetti. Çünkü bir çiçeğin açışı, bütün bir köyün umudu haline gelebiliyordu.

Köylü, her gün yanından geçip giden bereketi yakalamıştı bir kere. Onu kaybetmeye de hiç niyeti yoktu. Işığın parlamasını, sevincin gülüşünü ve rüzgârın meltemini çekmişti içine doğru. Buralarda bedava ikram edilen ıhlamur kokusu, öteden beri Allah’ın hediyesi olarak kabul edilirdi.

“Ağaç, insana cömert olmayı en güzel böyle öğretir.” dedi, köyün yaşlı bilgesi. “Sevinç gibi kolay ve mutluluk gibi masrafsız olur.” diye de eklemeyi ihmal etmedi. Meyve ağacının taze çiçeği, açtığı andan itibaren toprağa dair umutları da beslemeye yetmişti.

Karıncaların emeğine, güneş doğmuştu böylelikle. Bunca emek, küçük bir çiçeğin sebep olacağı mutluluğa değecekti. Toprak yeşillenecek, karıncalar çalışmanın keyfine varacaktı. Kısacası bayram, erken gelecekti. Solucan toprağı havalandırmasa, yaşlı ağacın kökleri nefessiz kalacaktı.

Küçük çiçek ise, büyümek için ihtiyaç duyduğu havaya ulaşamayacaktı. Her şeyin büyüklüğü, kendi varlığıyla değil; sebep olduğu sonuçlarla değerlendirilirmiş. Huzur, sebep olduğu mutluluk ile değerlikabul edilirmiş.Hüzün ise, sebep olduğu üzüntü ilebüyüklük kazanırmış.Bir bakıma meyve ağacının açan çiçeği;köylünün huzuruna, solucanın emeğine,karıncanın gayretine, bülbülün şakımasınave toprağın havalanarak nefes almasınavesile olmuştu.Fakat tabiatta her olgunluk, bir ayrılığı da beraberinde taşıyordu.

Toprağa Düşen Meyve

Dalında olgunlaştıktan sonra toprağa düşen meyvenin hikayesi de, çiçeğin ağacın dalında ilk göründüğü hikayesinden farklı değildi. Görünmesi ile mutlu ettiği gibi, düşüşü ile de doğaya anlam kazandırıyordu.

Bazı düşüşlerin yok olmak için değil, yeniden kök salabilmek için olduğu iyi okunmalıdır. Meyve iken, dalından düşmüştü toprağa.O zamanlar, şekli alımlıydı.Cüssesi büyük görünüyordu.Lezzeti de gayet yerindeydi.Daha çiçekken ağacın dalında göründüğügibi, yere düşüşüyle de tabiat için mutluluksebebi olmuştu.

Ortalıkta daha önce görünmeyen haşereler bile gelmişti onu uğurlamaya. Bu düşüşe eşlik etmek, hiç de boş bir uğraşı gibi görülmüyordu. Toprağa düştüğü ilk zamanlarda gayet suluydu. Yiyen bütün canlılar, susuzluğunu dindiriyordu.

Toprak doyuyor, çimenler kendine geliyordu. Arılara ferahlık veriyor, bitkilere verimli bir gübre oluyordu. Çok geçmeden, şekli gibi tadı da kaybolmuştu. Kupkuru bir çekirdeğe dönüşmüştü. Dünyadaki yolculuğuna başladığı yere, yine varmıştı. Ve yeniden tohum olmuştu. Tohumken, şekli hiçbir şeye benzemiyordu. Boyu posu olmadığı gibi tadı ve kokusu da yoktu.

Sessiz bir teslimiyetle, toprağın karanlığına terk edilmiş bir haldeydi. Toprağın karanlığına, güneş battığında gecenin karanlığı da eklenmişti. İhtiyaç duyması halinde, ışığını da kendisi bulmak durumundaydı. Her bir karanlık, beraberinde soğuğunu da getiriyordu. Öyle ki; gün içinde sıcakla, güneş batınca soğukla mücadele ettiği gibi rüzgarla, yağmurla ve karla da başa çıkmak zorunda kalmıştı.

Düştüğü Yerden Kalkmalıydı

Toprağa düşmüştü bir kere ve orada da çürüdü. Kendisinden öncekilerin de geldiği toprağa dönmüştü artık. Toprak; son adres olduğu gibi ilk adres olma özelliğini de taşıyordu. Ama toprak, kendisine dönen hiçbir tohumu cevapsız bırakmıyordu.

Yeniden başlayacaksa eğer, mutlaka oraya dönmesi gerekiyordu. O da öyle yaptı. Aydınlığa kavuşmak için karanlığa gömülmek gerekiyordu. Toprağın altında yalnızlığı da yaşadı. Sessizliği, içine içine çekti. Söz, yerin üstündeki zamanı doldurduğu gibi sessizlik de yerin altını dolduruyordu.

Toprağın altında tohum olarak bulunduğu zamanlarda, içinin boşluklarını ikâme ediyordu. Toprağın üstünde bülbüle vereceği ilham, arıya ikram edeceği polen, rüzgarla paylaşacağı rayiha, henüz bitmemişti. Yağmurdan alacakları da onu bekliyordu.

Herman Hesse, ‘Ağaçlar’ kitabında çiçeğin dönüşümüne şöyle sesleniyordu: “Her çiçek meyve olmak ister, Her sabahın arzusu akşamdır. Her şey fanidir bu dünyada, Değişimden, kaçıştan başka. (….) Oyna oyunlarını, savunma kendini, Bırak olsun ne olacaksa. Bırak, seni kıran rüzgârın esintisi, Uçursun seni yuvana.”

İnsan da biraz toprağa düşen meyveye benziyordu belki. En parlak zamanlarında bile düşeceği yeri içinde taşıyor, karanlığa karışmadan aydınlığa kavuşamayacağını fark ederek yürüyordu. Çürümenin bile yeni bir başlangıca hizmet ettiği bu büyük döngüde; çiçek açmak kadar toprağa karışmak da hayatın hakikatiydi. Çünkü bazen insanı büyüten şey, dalında geçirdiği zaman değil; düştüğü yerde yeniden filizlenmeyi öğrenmesiydi. Toprak, kendisine umutla bırakılan hiçbir tohumu cevapsız bırakmıyordu.