Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Türk Siyasal Aklının Kriz Ve Tasfiye Süreçleri

A+ A-

Türkiye’de modernleşme serüveni ve onun siyasal izdüşümleri, çoğu zaman zihinsel bir inşa sürecinden ziyade yapısal tıkanmaların, pratik güç paylaşımlarının ve epistemik ayrışmaların gölgesinde yürütülür. Dışarıdan monolitik birer irade beyanı gibi sunulan siyasal hareketler, arka planda varoluşsal birer gerilim hattıdır. Türk siyasetinde parti içi krizler, sadece kimlik kartlarının el değiştirdiği teknik birer tasfiye süreci değildir; kurucu akılla güncel gerçeklik, ahlaki referanslarla pragmatik iktidar enstrümanları arasındaki ontolojik (varoluşsal) mesafenin kaçınılmaz tezahürleridir.

Bu muhasebede, II. Meşrutiyet’in gizli komite ruhundan günümüzün seküler-milliyetçi zikzaklarına uzanan tarihsel kesiti, klik çatışmalarının ötesine geçerek tarihsel ve sosyolojik birer açmaz olarak değerlendirmeye çalışacağız.

  1. Türk Siyasi Partilerinin Atası İttihat ve Terakki

Modern Türk siyasal hafızasının ilk kurumsal laboratuvarı olan İttihat ve Terakki, devleti kurtarma iddiası ile yola çıkarken bizzat kendi yöntemsel muğlaklığının kurbanı olmuştur. Cemiyetin en büyük paradoksu, modern bir siyasal fırka olma iddiası taşırken arka plandaki “gizli komite” reflekslerinden ve ordu içi klikleşmelerden kopamamış olmasıdır. Ahmet Rıza’nın jakoben merkeziyetçiliği ile Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi liberalizmi arasındaki kavga, fikrî bir zenginlik üretememiş; aksine gücün tek tipleşmesine zemin hazırlamıştır.

Meşruiyetini namlunun ucunda ve gizli yeminlerde arayan bir yapının, kamusal alanı rasyonel bir müzakere zeminine dönüştürmesi zaten imkânsızdı. Sivil akıl ile askeri klikler arasındaki denge bozulduğunda, kriz kaçınılmaz hale geldi. Bu gerilim, muhalefeti düşmanlaştıran bir radikalleşmeyi besledi ve nihayetinde 31 Mart Vakası’nın ardından gelen Bâb-ı Âli Baskını (1913) ile ülkeyi sivil/askeri elitlerin otoriter bir sacayağına hapsederek I. Dünya Savaşı trajedisine sürükledi.

  • Kurucu İrade ve Güdümlü Muhalefet Açmazı: Erken Cumhuriyet Fırkaları

Cumhuriyet’in ilanı, cephede kazanılan askeri zaferin ardından “yeni insanın ve yeni devletin” nasıl inşa edileceğine dair zihinsel bir hesaplaşmayı da beraberinde getirdi. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) içindeki ayrışma, basit bir koltuk kavgası değildi. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün başını çektiği radikal reformist kanat, toplumu tepeden tırnağa dönüştürecek hızlı bir modernleşmeyi dayatırken; Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay gibi Milli Mücadele’nin kurucu paşaları, meclis üstünlüğünü ve toplumsal dokuya daha saygılı, evrimsel bir dönüşümü savunuyorlardı.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ile somutlaşan bu muhalefet hareketi, rejimin kurumsal hafızası tarafından “inkılapları geriye götürecek bir güvenlik tehdidi” olarak kodlandı. Çatışmanın rasyonel zeminde çözülememesi, Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif seslerin susturulmasına ve İzmir Suikastı davaları üzerinden kurucu paşaların siyaseten tasfiye edilmesine yol açtı. Benzer şekilde 1930’daki Serbest Fırka denemesi de tabanda biriken toplumsal öfkenin rejimi sarsma ihtimali belirir belirmez bizzat kurdurulan el vasıtasıyla feshedildi.

  • Otokrasinin Gölgesinde Liberal İllüzyon: Demokrat Parti (DP)

1946 yılında CHP’den kopan “Dörtlü Takrir” kadrosu, Türk toplumunun uzun süredir hasret kaldığı sivil ve hürriyetçi bir nefes iddiasıyla sahneye çıktı. Ancak DP’nin serüveni, gücün tek elde toplanmasının yarattığı zihinsel körelmenin en trajik örneğidir.

1950’lerin ortalarına gelindiğinde iktidar nimetlerinin ve güç tekelinin büyümesi, parti içi özeleştiri mekanizmalarını yok etti. Basına “ispat hakkı” tanınmasını isteyen hürriyetçi/liberal milletvekilleri, Adnan Menderes’in liderlik grubu tarafından sertçe dışlandı ve ihraç edildi. Partisinden kopan bu entelektüel omurga Hürriyet Partisi’ni (1955) kursa da, DP’nin içindeki kan kaybı ve rasyonel aklın tasfiyesi Menderes’i daha da hırçınlaştırdı. Tahkikat Komisyonları gibi hukuku askıya alan hamleler, partinin kendi sonunu hazırlayan 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi’ne giden yolu döşedi.

  • Merkez Sağın Yapısal Hastalığı: Bölünerek Küçülme Gelenekleri (AP ve DYP)

Süleyman Demirel’in şahsında tecessüm eden Adalet Partisi (AP) ve sonrasındaki Doğru Yol Partisi (DYP) çizgisi, “milletin sinesi” söylemiyle kitleleri konsolide ederken, parti içi hiyerarşide her zaman dışlayıcı bir mühendisliği tercih etti.

1970’lerin başında Demirel’in taşra muhafazakarlığını göz ardı eden teknokratik ve şahıs merkezli yönetimine karşı Sadettin Bilgiç liderliğindeki “41’ler” fraksiyonu isyan etti. 90’larda ise Tansu Çiller, partinin geleneksel ve kurumsal hafızasını oluşturan ağır topları kendi liderlik tahkimatı uğruna tasfiye etti. 1970’teki bölünme Demokratik Parti’yi doğurarak merkez sağ parçaladı ve ülkeyi 12 Eylül’e götüren o istikrarsız, kırılgan koalisyonlar dönemine mahkûm etti. 90’lardaki vizyonsuz klik savaşları ise merkez sağın seçmen nezdindeki ahlaki ve siyasi meşruiyetini bitirerek 2002 yılında tüm bu geleneğin baraj altında kalıp tasfiye olmasıyla sonuçlandı.

  • Kapatılmaların ve Bölünmelerin Hareketi: Millî Görüş Partileri

Türk siyasi hareketlerinin en disiplinli, doktriner ve monolitik yapısı olarak kabul edilen Millî Görüş hareketi, 1969 yılında Necmettin Erbakan’ın “Bağımsızlar Hareketi” ile siyaset sahnesine çıktığı andan itibaren, kendi içinde çok katmanlı bir fikrî ve pozisyonel gerilimi barındırmıştır. Hareketin tarihi, dışarıdan bakıldığında “lidere mutlak bağlılık” ve “manevi disiplin” olarak sunulsa da, içeride devletle kurulan ilişkinin mahiyeti, sosyolojik dönüşüm ve iktidar pratikleri üzerinden sürekli bir iç tartışma ve arayışın tarihi olmuştur.

Siyasal arenadaki ilk kurumsal tecessüm olan Milli Nizam Partisi (MNP) ve ardından kurulan Milli Selamet Partisi (MSP) dönemi, hareketin ilk teorik ayrışmalarına sahne oldu. MSP’ nin 1974 yılında seküler-solun kalesi CHP ile kurduğu koalisyon hükümeti, parti tabanında ve yönetim kademesinde ilk ciddi sarsıntıyı yarattı. “Millî Görüş” ilkelerinin pragmatik iktidar uğruna feda edildiğini düşünen muhafazakâr-sağ klik ile Erbakan’ın hamlesini devlet mimarisine sızma stratejisi olarak gören çekirdek kadro karşı karşıya geldi. Bu dönemdeki ilk organik çatışma, partinin genel sekreteri Oğuzhan Asiltürk ile partinin entelektüel ve taşra muhafazakarlığını temsil eden Korkut Özal ve Hasan Aksay gibi isimler arasında yaşandı. Demirel’in Adalet Partisi’nden koparak MSP’ ye katılan ve daha rasyonel, kalkınmacı bir sağ siyaset güden bu kadrolar, Erbakan’ın “karizmatik lider” otoritesini ilk sorgulayanlar oldular. 1978 yılındaki MSP büyük kongresi, bu gerilimin su yüzüne çıktığı, Erbakan’a karşı ilk defa alternatif listelerin ve seslerin yükseldiği bir iç kriz olarak kayıtlara geçti.

12 Eylül darbesinin ardından kurulan Refah Partisi (RP) dönemi, krizin sosyolojik bir boyut kazanarak derinleştiği evredir. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında partiye katılan, taşra sermayesinin büyüttüğü “Anadolu Kaplanları” ve kentleşen muhafazakâr genç nesil, partinin geleneksel esnaf ve tarikat dengelerini zorlamaya başladı. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanlığı döneminde hazırlattığı “Kürt Raporu” ve yürütme tarzı, partinin merkezindeki “ak saçlılar” oligarşisi tarafından şüpheyle karşılandı. Merkez, parti kimliğini korumak isterken; Erdoğan ve pragmatik ekibi, merkeze yerleşecek kitle odaklı bir seçim makinesi yaratmak istiyordu. Bu vizyoner gerilim, RP’nin 1995’te birinci parti çıkması ve ardından kurulan Refahyol Hükümeti’nin 28 Şubat (1997) post-modern darbesiyle devrilmesi sürecinde ontolojik bir krize dönüştü.

28 Şubat’ın baskıcı ikliminde Refah Partisi kapatılıp yerine Fazilet Partisi (FP) kurulduğunda, hareketin yapısal açmazı artık gizlenemez bir ayrışmaya işaret ediyordu. Erbakan’ın askeri vesayete karşı geliştirdiği geleneksel, reaksiyoner ve anti-Batıcı söylemin hareketi sistem dışına ittiğini ve marjinalleştirdiğini savunan kadrolar, kendilerini “Yenilikçiler” olarak tanımladılar. Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç’ ın başını çektiği bu grup; devletle kavga etmek yerine küresel sistemle, piyasa ekonomisiyle ve demokrasi normlarıyla uyumlu, “Millî Görüş” gömleğini çıkarmış liberal-muhafazakâr bir hat öneriyordu. Karşılarında ise Erbakan’ın mutlak otoritesini, ideolojik saflığı ve itaat kültürünü savunan, Recai Kutan ve Oğuzhan Asiltürk’ün temsil ettiği “Gelenekçiler” vardı.

Bu zihniyet ayrışması, 14 Mayıs 2000 tarihindeki Fazilet Partisi 1. Olağan Kongresi’nde Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir meşruiyet savaşına dönüştü. Yenilikçilerin adayı Abdullah Gül, cezaevinde bulunan Erdoğan’ın arka plan lojistiğiyle, Erbakan’ın doğrudan işaret ettiği emanetçi(!) Genel Başkan Recai Kutan’ın karşısına çıktı. Kongre salonu, kutsal kabul edilen “Liderin iradesine biat” kültürü ile “Rasyonel başarı ve değişim” iddiasının çarpışma alanıydı. Gül seçimi 521 oya karşı 633 oyla kıl payı kaybetti ancak bu sonuç, monolitik Millî Görüş surlarında açılan en büyük gedikti. Fazilet Partisi’nin de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla bu organik kriz nihai anatomisine ulaştı: Erbakan’ın çizgisini ve mirasını sürdüren gelenekçi kanat Saadet Partisi’ni kurarak yollarına devam ederken; yenilikçi kanat AK Parti’yi (2001) kurarak Türk muhafazakarlığını merkeze taşıdı ve çeyrek asır boyunca ülkeyi domine edecek yeni bir hegemonik güç doğurdu.

  • Güç Konsolidasyonu ve Hafıza Kaybı: Adalet ve Kalkınma Partisi

AK Parti, kuruluşundaki “ortak akıl ve istişare” iddiasını zamanla dikey hiyerarşinin ve lider odaklı pragmatizmin en katı uygulandığı bir modele dönüştürdü. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık koltuğundan “Pelikan Dosyası” gibi enformel medya kliklerinin operasyonuyla indirilmesi ya da Ali Babacan gibi kurucu teknokratların dışlanması, parti içi meşruiyet zeminlerinin nasıl daraldığını gösterir. Siyaset, partinin kurumsal kimliği ile lidere mutlak sadakat talep eden enformel yapılar arasında sıkışmıştır. Bu krizlerin neticesinde doğan Gelecek ve DEVA partileri, ana gövdeden büyük kitlesel oylar koparamamış olsa da, AK Parti’nin kurucu entelektüel hafızasını, rasyonel iddia ve reformcu kimliğini kaybetmesine; siyaseten tamamen güvenlikçi-milliyetçi bir hatta (Cumhur İttifakı) bağımlı hale gelmesine neden olmuştur.

  • Doktrinin Katılığı ve Kimlik Sıkışması: MHP ve İYİ Parti

Türk milliyetçiliği, kurumsal temsiliyet noktasında hiyerarşiyi kutsayan ve lidere sadakati ahlaki bir ödev olarak sunan MHP geleneğinde somutlaşır. Ancak bu katılık, tabanın toplumsal ve seküler dönüşümünü taşıyamadığında büyük kopuşlar üretir. MHP’deki temel açmaz, Devlet Bahçeli’nin çizdiği devletin bekası odaklı statüko ile aksiyonel milliyetçilik arasındaki makasın açılmasıydı. 2016 yılındaki olağanüstü kurultay taleplerinin mahkeme ve devlet eliyle engellenmesi, parti içi krizin uzlaşıyla çözülmesini imkânsız kıldı ve İYİ Parti ile Zafer Partisi gibi kurumsal bölünmeleri doğurdu.

MHP’den kopan kadrolarla kurulan İYİ Parti ise merkez sağ kitle partisi olma iddiası ile seküler-reaksiyoner milliyetçilik arasındaki kimliksizlik açmazına düştü. Meral Akşener liderliğinde Altılı Masa sürecinde yaşanan zikzaklar ve ardından gelen “Hür ve Müstakil” stratejisi, seçmende güven erozyonuna neden oldu. 2024 yerel seçimlerindeki büyük erimenin ardından kurucu lider Akşener’in tasfiyesi ve istifası gerçekleşti; yerine Müsavat Dervişoğlu gelse de kurucu kadroların kopuşuyla parti yeni bir varoluş krizine sürüklendi.

  • Kurultaylar Labirentinde Siyaset: CHP’nin “Sürekli Devrim” Paradoksu

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) için iç rekabet, geçici bir arıza değil, kurumsal kimliğin ve varoluşun yegâne motorudur. “Kurultaylar Partisi” olarak adlandırılan bu yapı, enerjisini dışarıdaki toplumsal muhalefetten ziyade içerideki delege mekanizmalarından alır. CHP’nin yapısal açmazı, parti içi delege yapısını (delegokrasiyi) kontrol edenlerin elitist statüko korumacılığı ile tabanın iktidar olma arzusu arasındaki uyuşmazlıktır. Deniz Baykal’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, oradan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu eksenine uzanan tüm liderlik değişimleri, ideolojik bir tasavvurdan ziyade pozisyonel tahkimat savaşları şeklinde yaşanır.

Geçmişte Bülent Ecevit’in İsmet İnönü’ye karşı verdiği “Değişim” mücadelesi partiye toplumsal bir dinamizm getirirken; yakın tarihte (2023 sonrası) yaşanan değişim rüzgârları yerel seçim başarısını getirse de, parti içi hiziplerin bir sonraki kurultay için pusuya yatma alışkanlığını ortadan kaldırmamıştır. Başarı rasyonel yönetildiğinde bir sıçrama tahtası, yönetilemediğinde ise yeni ayrışmaların (DSP, Memleket Partisi vb.) habercisidir.

    Sözün Sonu: Bölünerek Çoğalan Siyasal Kültürün Geleceği

Türkiye’de Siyasi Partiler Kanunu’nun liderlere sunduğu kontrolsüz güç ve delege egemenliği, parti içi krizlerin rasyonel birer “müzakere ve uzlaşı” ile çözülmesini imkânsız kılar. Batı demokrasilerinde krizler ilkeler, programlar ve politikalar üzerinden şekillenip partiyi dönüştürürken; Türk siyasal aklında krizlerin nihai çözümü her zaman tasfiye, ihraç ve bölünme yoluyla olur.

Bu durum, siyasal yapıların entelektüel olarak derinleşmesini engellemekte, partileri birer fikir kulübü veya toplumsal vizyon merkezi olmaktan çıkarıp yalnızca aday listelerinin belirlendiği, kaynakların ve gücün paylaşıldığı pragmatik araçlara dönüştürmektedir. Yüz yılı aşkın süredir değişmeyen bu döngü, Türkiye’nin en büyük politik defosu olarak güncelliğini korumaktadır.