Picture of Hayati Özgür
Hayati Özgür

Türkiye’de Halk’ın Aydın’la İmtihanı: “Devletlu Aydın” Üzerine Bir Derkenar

A+ A-

Tarihi bir hesaplaşmanın peşinde; akademik/ilmi, politik/ideolojik yahut ahlaki/dini mülahazalara, ve bir o kadar fırsatını bulduğunda gündelik dilin bilindik/olağan söylem ve anlatılarına konu olan bir meseledir aydın/halk ilişkisi…Tarihselliği nispetinde asırlık bir birikimi kendisine dayanak yapması, hemen her statüden/düzeyden insanın bir biçimde onunla muhatap olmasını beraberinde getirir ki, mesele dediğimiz bu sebeple zamanlar üstü bir hususiyet taşımakta, her daim güncelliğini korumaktadır. Halk nezdinde, aydın sözcüğünün doğrudan kullanımına pek rastlanmaz belki ama kastedilen sürç-i lisan olmaksızın hep aynı noktada bulur hükmünü; halktan başkasıdır aydın, halk değilse aydın denir öylesine…Bu nokta-i nazar, olumsuz aydın imajını resmeder, halktan yana, halka yönelik, halkla ilişkili bir şey değilse bu resmedilen, nihayetinde ideale aykırı bir durum vardır ortada! Halkı önceleyen her tutum, daha başından doğrudur, haklıdır; olması gerekenin halka içkin yahut halktan yana olanla belirlendiği bir dünyada, tüm kötülüklerin kaynağı halkın karşısında olmakla başlar.

Aydının, siyaset kurumunun belirleyici aktörlerinden biri olarak, toplumsal hayatın tanzimi ve işleyişinde önem kazanması modern zamanlara denk düşmektedir, evveliyatında halk isyanlarıyla karşılaşıyor olmamız, halkın iktidar ve politikaları üzerinde rol oynayacak denli bir etki gücü taşımasından değil, esasen değersiz bakışların öznesi kılınmasındandır; diğer bir deyişle aydın/halk münasebetini modern zamanlara özgü yapan şey, halkın artık bir değerinin olmasıdır. Devlet yönetiminin halk lehine sınırlandırılması, dahası güçlü/gelişmiş devletin hiç olmadığı kadar bilinç sahibi halktan insanların varlığına gereksinim duyması, aydının modern dünyadaki mevcut konumunu belirlemiştir; hem de doğrudan doğruya. Gramsci’nin organik aydını, halkın manipüle edildiği koşulların yaratımında oynadığı role bağlı olarak görür işini, ister halkın gözetildiği isterse manipüle edildiği bir düzeyi işaret etsin, her ne olursa olsun aydının bireysel/toplumsal manada nerede duracağı halkla ilişkisine göre tanımlanır. Yukarıda bahsi geçen, halka ilişkin olanın idealize edilmesinde, malum tarihsel anlatıdan destek alınması; haliyle halkın tarih boyunca maruz kaldığı haksızlıklar göz önünde tutulduğunda, kaçınılmaz olmaktadır. Halkın bilinç düzeyini yukarı çıkarmak yahut zihni gelişimini temin etmek bir yana, yaşamını idame ettirecek temel imkanlardan bile yoksun bırakılması, bugün halka ilişkin anlatı, açılım ve söylemlerin neden istisna gözetmeksizin müspet anlam ve çağrışımlara konu edildiğini ortaya koymaktadır. Burada dikkat edilirse, aydının halkla ilişkisi, salt halkın çıkarlarını savunmasından, halktan yana bir tavır içinde olmasından hareketle idealize edilmekte, olumlanmaktadır. Ancak bu durumda başka bir meseleye karşılaşırız, öyle ki tam da mesele içinde mesele dedikleri türden bir çıkmaz halidir bu hani!

Halkın yanında olmakla, kastedilen tam olarak nedir?

Aydının durduğu yeri ki olması gereken yeri işaret etmektedir, halkın yanında/yakınında olmakla bir tutmak, tabiatıyla halkın taleplerini aydının söylemleri kılmak demektir; aydının dile gelip de anlattığı son kertede halkın isteklerinden başkası olmayacaktır şu aşamada.

Peki ya halkın kendisi için talep ettiği/istediği şey, onun yararına değilse, bu durumda ne olacaktır?

Aydın yine de halkın kendisi için arzuladığı o şeyi savunmaya devam edecek midir?

Yoksa, tam da bu noktada halkın dillendirdiğine kulaklarını kapayıp, muhatabı için yararlı bulduğu başka bir dünyanın peşine mi düşecektir?

Avrupa’da aydının halkla ilişkisi, aydının burjuva kökeni nedeniyle neredeyse doğal bir uzlaşmayı/bütünleşmeyi getirmiş, ticaretle uğraşan ancak siyasi haklarından mahrum bir sınıfın zamanla politik bir güce dönüşmesi şeklinde, toplumsal tabanlı bir hareket olarak gelişme göstermiştir. Burjuvanın kapitalist bir sınıf olarak halkı sömürmeye başlaması sonraki süreçte ortaya çıkan bir olgudur, kaldı ki sivil toplum geleneğinin zamanla yerleşik bir değer halinde içselleştirilmesi Avrupa özelinde aydının halkla yakın ilişkisine yönelik güçlü bir gönderme olarak okunmalıdır. Aydının başlıca misyonu, halk üzerinde sınırsız bir hakimiyet olarak tezahür eden devlet otoritesinin sınırlandırılması olmuştur. Bu durumda aydın/halk ilişkisi, gerçekten de halkın çıkarını savunma noktasında idealize edilebilmektedir. Halk, başta kral olmak üzere yönetici erkin gücünü kontrol edebilmek için her türlü yolu denemiş, Fransız Devrimi bu asırlık beklentinin kaçınılmaz sonucu olarak vuku bulmuştur. Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne aydının tarihsel serüveni, böyle bir gelişim çizgisi izlemez. Devlet baba/devlet ana anlayışına uygun şekilde, bu topraklarda devlet, tüm insan anlatılarında temel referans noktası olarak işlev görür, devlet olmadan hiçbir denklem kurulmaz, tüm bilinmeyenler bir tek onun bilinen varlığıyla sonuç vermeye başlar, bilinir hale gelir. Aydının devleti sınırlandırması bile sonunda yine güçlü devlet anlayışına hizmet edici gelişmelere yol açar. Avrupa ile kıyaslandığında, sınırın bu tarafında devletin sosyal devlet vasfına yönelik şekilde halka daha yakın bir noktada durduğu ve bu nedenle güçlü devlet şiarıyla hareket edilmesinin tabiatıyla halkın çıkarıyla uyumlu bir şey olduğu düşünülebilir. Ancak bu durum, resmin bütününde güçlü devletin otoriter bir hüviyete büründüğü gerçeğini değiştirmeyecektir, bu topraklarda da devlet nihai olarak gücünü korumakla yetinmeyip, daha fazlasını devşirmek için sürekli fırsat kollamakta, üstelik ve haliyle bunu en başta ve en çok yönettiği/hükmettiği insanların yaşamlarına müdahil olmak kaydıyla yapmaktadır. Gücün anlamı, devletlu olarak, daha çok prestij/gelir/nüfuz elde etmektir. Muhafazakâr yahut Kemalist, skalayı genişletmenin bir manası olmadığı kanaatindeyiz, devlete kapaklananın ister politikacı ister aydın son düzlükte niyet ettiği budur! Bu görüş, fazla indirgemeci kabul edilebilir, ancak güçlü devlet düsturu, sizi bir şekilde yakalar, teslim alır; saf hislerle ya da temiz niyet kırıntılarıyla yola çıkmanız sonucu değiştirmeyecektir.

Türkiye’de aydının bir devletlu olarak halkın çıkarını savunduğu söylenebilir mi?

 …

Halkı savunmak, aydının durduğu yeri idealize etmek için yeterli olsa bile, halkı savunmanın neye karşılık geldiği yahut nasıl olacağı bahsi, ayrıca irdelenmelidir. Hangi dünya görüşünü benimsediğinize göre soruya vereceğiniz yanıt da değişiklik gösterecektir. Muhafazakâr akıl için, halk demek geleneğin muhafazası demektir ki bu da en başta dine bağlılıkla temin edilir. Oysa Marksist yazın, konuya ekonomi(k) eksenli olarak yaklaşır, öyle ki sömürü düzenine son vermek için, gerekirse gelenekle bile hesaplaşmak gerekebilir, kaldı ki Marx için din; malum düzenden çıkarı olanların kitleleri manipüle etmek için sarıldığı bir silahtır.  Bu durumda iki farklı dünya, iki farklı halk anlatısı çıkar karşımıza. Birinde gelenekten yana olmakla bir tutulan halkın menfaati, diğerinde geleneğe kastetmekle ilişkili bir şey olmaktadır. Modern dünyaya eklemlenme sürecinde, Batı ile olan münasebetimizin içerideki yansımaları/yankıları söz konusu edildiğinde de benzer bir durumla karşılaşırız. Osmanlı’nın son döneminde, devleti kurtarmanın yolunu Batıcı fikirleri benimsemekte bulanlar ile dini zihniyetin ihyasını savunan ve öze dönüş çağrısında bulunanlar arasındaki kutuplaşma, arka planda hangi tarafın halkın yanında olduğu, yararına çalıştığı, menfaatini gözettiği meselesinin zihinlerde yarattığı ikilemden/açmazdan-travmadan/bunalımdan kaynaklanıyordu.

Gülü ve dikeniyle Batı diyen Abdullah Cevdet mi halktın yana olmaktaydı, yoksa tekniği ve ilmiyle Batı’yı işaret eden, ancak ahlaki, kültürel manada bir o kadar İslam’a sarılan Mehmet Akif mi?

Hâkim görüş, Mehmet Akif’i geliştirdiği medeniyet tasavvuru itibariyle halka daha yakın bir konuma yerleştirmekte, bu doğrultuda da haklı bulmaktadır; hiç şüphesiz Cevdet’in halk karşıtı konumunu vurgulamakla birlikte.

Gerçekten de böyle midir?

Sorunun rahatsız edici davetkârlığını fazlasıyla hisseden okuyucu için, ötesine niyetlenmeye hazırlanan bir yazarın, halkla nerede, hangi noktada buluşacağı yahut ayrı düşeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek!

Oysaki, Mehmet Akif’in yerliliğine şerh düşmek yahut Abdullah Cevdet’in Batıcılığına göz kırpmak, bu metnin yazarı için, bir kısır döngüye hapsolmaktan fazlasını vaat etmeyeceğinden, kimin halkın menfaatine, kimin halkın aleyhine niyetle amel ettiğine dair herhangi bir hükümde bulunmaktan bilhassa kaçındığımı belirtmeliyim. Zira yukarıda dillendirilen soru, bir hükmün yahut kararın ifadesinden ve de açılımından ziyade, bir durum tespitine kapı açan ve yine bu noktadan hareketle mesele dediğimizin halline dair alternatif bir bakışa imkan arayan bir çabanın ürünü olarak okunmalıdır. Esasında okuyucunun beklediği, Mehmet Akif’in malum karşılaşmanın tartışmasız galibi olarak takdimi ve Abdullah Cevdet’in milletin sinesinde/halkın vicdanında mahkum edilerek hizaya çekilmesi, diğer bir deyişle yerini bulmasıdır.  Daha önce de zikredildiği üzere, Akif/halk ilişkisini mümkün kılan temel unsur, onun din eksenli bir medeniyet tasavvuru ortaya koymasıdır; aynı şekilde Cevdet’i söz konusu ilişkide halkın uzağına düşüren ana saik, medeniyet tasavvurunda dinin işlevini seküler bir düzeye indirgemesidir. Cevdet’in radikal/marjinal tavrının, Akif’in denge gözeten yaklaşımı karşısında zorlayıcı ve bir o kadar sorunlu olduğu açıktır, ancak bu çıkarım, son tahlilde aynı Cevdet’i durduğu yer bakımından mutlak manada halkın karşısına mı yerleştirmektedir? Akif’i aynı mutlaklığın izdüşümünde, halkın yanında kılan anlayış, Cevdet’i neden istisna gözetmeksizin yahut en küçük bir acaba kırıntısını yok sayarcasına halkın karşısına koymaktadır?   Cevdet’in, kimi görüşleri itibariyle halkçı bir aydın olduğunu söylemek, neden imkan dahilinde değildir?

Mesele dediğimizin tarihselliği, Akif’le Cevdet’in ötesine davet ediyor bizleri…

Asırlar öncesine bakmak, bugüne göz atmak…

İmam Gazali/İbn-i Rüşd karşılaşmasında, hangi İslam düşünürünün görüşleri itibariyle halka daha yakın olduğunu nasıl tespit edeceğiz? Bilindiği üzere Gazali’nin; felsefi görüşleri ve filozoflara yönelik tavrı nedeniyle İslam dünyasının geri kalmasında rolü olduğu sıklıkla dile getirilir, bu iddia şayet doğruysa, Gazali Müslüman aklın gelişimine darbe vurarak, uzun vadede halka en büyük kötülüğü yapmıştır. Bu durumda bir akılcı düşünür olarak Rüşd’ün varlığı, halka yakınlık noktasında kendiliğinden ideal bir konuma yerleşecektir. Ancak biz gayet iyi bilmekteyiz ki Rüşd, hakikatin bilgisinin her insan için geçerli sonuçları olduğu düşüncesine karşı çıkmıştır, bu ne demektir? Dinin zahiri anlamını halka yönelik olması bakımından kabul eden, dahası vaaz eden Rüşd, Batıni anlam söz konusu edildiğinde halkı dışarıda bırakmakta, bu aşamada yalnızca filozofları Batıni bilginin bir faili/öznesi-alıcısı olarak tanımaktadır. Bu görüş, elitist/seçkinci teoriyi hatırlatırcasına, deruni bilgiyi halkın çoğunluğu tarafından anlaşılabilir/algılanabilir olmaktan çıkarmakla kalmaz, halk nezdinde tehlikeli/sakıncalı sayarak, bir tür mayınlı bölge/yasak-lı alan olarak da ilan eder. Bu tür bilgiler, halktan gizlenmeli, dahası halka açılmamalıdır, zira onun anlaşılması sıradan halk için zaten imkân dahilinde değildir. Bu zaviyeden, Rüşd’ün tavrını mutlak manada halkın yararına olarak tanımlamamız mümkün müdür? Tekrar Gazali’ye dönersek; Rüşd’ün bakışında, muhatabının şüphe götürmez şekilde dinin deruni/batını veçhesini oluşturan hususları halka yönelik yazdığı çalışmalarında da dile getirmesi, ilim sahibi olanlar arasında sınırlı kalması gereken bir tartışma bahsini, filozofları adeta halka hedef gösterircesine umumi alana taşıması, halkın yararına sonuçlar doğurmuş mudur?

Yoksa tam da Gazali’nin düşündüğü gibi; filozoflar gerçekten de Allah’a şirk koştukları için, itham edilmelerini halk için bir tür uyarı saymalı ve tam da bu nedenden ötürü malum felsefe eleştirisini, halkın yararına bir gelişme olarak mı değerlendirmeliyiz?

Necip Fazıl Kısakürek’in aydının toplumsal misyonunu politik bir açılıma konu etmesine karşın, Nurettin Topçu’nun aynı aydını iktidardan uzak bir yere koyması dikkate alındığında, hangi aydının konumu halka daha dönük bir düzeyi temsil etmektedir? İktidarın doğal bir uzantısı olarak Kısakürek’in aydını mı, iktidarla herhangi bir bağı yahut çıkar ilişkisi bulunmayan Topçu’nun aydını mı?      

Örnekleri çoğaltmak mümkün! Burada bir kez daha belirtilmelidir ki, ismi geçen tarihi şahsiyetlerin halka yakın olup olmadıkları yahut yakınlık söz konusu ise bunun yoğunluğunun ne düzeyde olduğu mevzuu, şu aşamada önemsiz olup, temel meselemizin aydın/halk ilişkisinde halkın çıkarına yönelen tarihsel anlatıya karşı alternatif bir bakış geliştirilebilmek olduğudur. Türkiye’de aydın zihniyetine ilişkin tespitini yapmaya muktedir olduğumuz bir husus varsa o da, kuşaklar arası baş gösteren çatışmanın aydınlar nezdinde de tezahür etmesi, halefin selefi kıyasıya ve ne hikmetse daima kendisini idealize etmek koşuluyla eleştiriye tabi tutmasıdır. Bu eleştirel zihniyetin referans kavramı halk ise, bağlamı halka zarar verici faaliyetlerde bulunmaktır. Gerçekten de gerek tarihsel süreç dikkatli şekilde incelendiğinde gerekse ilgili literatüre göz atıldığında, aydın eleştirisinin biz bugünün insanlarına zengin bir içerik sunduğu hemen fark edilecektir. Halefin selef karşısında takındığı halkın çıkarını gözetmeme temalı söz konusu eleştirel tutum; mevcut halefin, bir süre sonra yeni selefe dönüştüğü, diğer bir deyişle eleştirenle eleştirilenin yer değiştiği koşulların yaratımıyla uyumlu olarak revize edilmekte/güncellenmektedir.   İlk kez Genç Osmanlılar tarafından, Müslüman halkın çıkarlarını Gayrimüslim halkın çıkarları karşısında yeteri kadar korumadıkları gerekçesiyle Tanzimatçı’lara yönelik şekilde başlatılan bu eleştirel gelenek, adeta bir silsile halinde nesilden nesile aktarılmış, her yeni nesil, içinden çıktığı dönemin aydın cemiyetini halka yabancılaşmakla/özünü unutmakla itham etmiştir. Oysa son tahlilde kimin halkın zararına konuştuğu, kimin halkın yararına dile gediğini tespit etmek mümkün değildir, en azından bir bakışta böyle olmadığını söylemekte hiçbir beis görmüyoruz. Bu noktada çarpıcı bir anekdotu hatırlatmanın, yazının çıkış noktasına ve maksadına hizmet edecek şekilde yararlı olacağı kanaatindeyiz. Osmanlı Devleti’nin yirmi sekizinci padişahı olan III.Selim’i azleden şeyhülislam fetvasında, yaptığı ve hayata geçirmeye çalıştığı yeniliklerin İslam’a aykırı olduğu hükmüne yer verilmesi, bu bakımdan azlinin dinen yerinde ve meşru sayılması, oldukça manidar ve bir o kadar düşündürücüdür. Zira burada sorulması gereken bir soru vardır ki o da padişahın malum gerekçeden dolayı azlinin, halkı/tebaası düşünüldüğünde, yukarıdaki tartışmanın izinde nasıl değerlendirileceğidir? III.Selim’in tahtan indirilmesi, halkının yararına mı olmuştur zararına mı? Yapılan ve yapılması tasarlanan yeniliklerin İslam’a aykırılığına karar veren kim ya da kimlerdir? Gerçekten de ıslahat girişimleri İslam’a, buradan hareketle halkın dini geleneklerine zarar verici bir vasıf mı taşıyordu?  Şayet böyleyse, padişahın azli halkın yararına bir gelişme olacaktır. Peki ya durum başka türlü bir izahatı gerektiriyorsa? Islahatların halka fayda prensibiyle tasarlanması durumunda, sürece bizatihi öncülük eden padişahın al aşağı edilmesi, halkın malum faydadan mahrum kalmasını getirecektir.

Bu durumda, III.Selim’i tahtan indirenler, halkın lehine mi hareket etmişlerdir yoksa aleyhine mi?  

Burada dikkat çekici olan, III.Selim’in ıslahat yanlısı, Batıdaki gelişmeleri takip eden kişiliğinin, bir gereklilik formunda, devletin bekası açısından neredeyse işlevselleştirilmesine karşın, XIX.yüzyılın düşünsel ortamında aynı temsilin genelde menfi/olumsuz bakışa konu edinilmesidir. Her coğrafyada ve her devlet geleneğinde olduğu üzere, Osmanlı’da da yeni söz konusu edildiğinde karşı safta yer alanların gösterdiği direniş, eski ile yeni’nin kaçınılmaz olarak çatıştığı koşulların izinde değerlendirilmelidir. Bu durumda, eski ile yeninin mücadelesinde, halkın bu mücadelenin neresinde durduğu ya da ona karşı nasıl bir pozisyon aldığı sorusu gündeme gelmektedir; halk için yararlı olan eskinin sürmesi mi, bilakis yeninin hayat bulması mıdır? Dahası buna kim ya da kimler karar verecektir ki bu soru mesele dediğimizin nihai çözümsüzlüğüne yeni bir boyut kazandırır. Halk için neyin iyi neyin kötü olduğuna/olacağına karar vermek bir yana, kararın failini “kim”lere açacağımızın belirsizliği, bitmeyen kavgamız olarak önümüzde durmaktadır. Kim sorusuna büyüteç tutmadan önce belirtilmesi gereken bir nokta vardır ki, eski ile yeninin kapışmasında, halkın durduğu yerin değerlendirilmesi bahse konu edildiğinde, temelde ilgili dönemin koşulları esas alınmakta; eskinin karşısında mağdur edilen yeni ise, yeninin gerekliliğine vurgu yapılmakta, ancak aynı yeni eskinin varlığı için bir tehdit teşkil ettiğinde bu kez eskinin mağduriyeti ve haklılığı bir o kadar yeninin yanlışlığı ve kötücüllüğü üzerinden resmedilmektedir.  Osmanlı Devleti’nde yeniçerilerin sayısız ıslahat girişimini baltaladığı, dahası doğrudan doğruya yenilik taraftarlarının canına kastederek-içlerinde padişahların olduğu unutulmamalıdır, padişahın katli kişilere bağlılığı esas alan devlet ve toplumlar için giderilmesi güç beka sorunlarına yol açabilir-devletin yaşadığı bunalımda başat rol oynadıkları anlatısı, yeniliklerin devletin bekası ve halkın gelişimi lehinde değerlendirilmesinde bir ideolojik dayanak işlevi görmektedir. Devletin zamanın gerisinde kaldığı süreç, aynı zamanda yeniliklerin yok sayıldığı/dışarıda bırakıldığı gelişmeleri içerdiğinden, bu dönemde yeninin gerekliliği ile halkın çıkarları arasında doğrudan bir bağ kurmak, durum değerlendirmesi yapan aydınlarımıza hiç olmadığı kadar mümkün ve işlevsel görünmüştür. Çünkü burada yeni mağdur, eski güçlüdür; eskinin muktedirliği karşısında yeninin gereksinim duyduğu dayanaklardan yoksun bırakılması, yeninin halkın çıkarları doğrultusunda savunulmasını kolaylaştırmıştır. Devletin modern dünyaya kaçınılmaz ve büyük oranda kontrolsüz şekilde eklemlendiği XIX. yüzyılda ise manzara değişir, yeni varlık sahasını/etkinlik alanını genişletirken, tehlike çanları eski için çalmaktadır artık, mağdur olan eski, muktedir olan ise yenidir. Dönemin aydınları için Batı’nın öyle ya da böyle, ulaşılması gereken bir mefkure oluşu, yeni’ nin her geçen gün daha fazla taraftar toplamasını getirir beraberinde.

 Tam da bu aşamada, nedense(!) ve bir o kadar anlaşılacağı üzere, birdenbire eski ile halk arasında bir çıkar ilişkisi kurulmaktadır; gelenek, din, kültür, medeniyet, dil, milliyet vb. tüm unsurlar bu çıkar birliğinin bir açılımı olarak yeniden ele alınır, her birine yönelen bilinç tam anlamıyla yenidir ve bu haliyle modern olanın geçerliliğine bir gönderme olarak okunmalıdır belki ama açılım, nihai olarak eski üzerinden, halka dönük şekilde yer bulacaktır kendisine.

Osmanlı’nın sonu ile resmedilen bu süreç, Cumhuriyet ile yeni bir hüviyete bürünür; Osmanlı’da yeni ile birlikte bir biçimde var olma imkânı bulan eski, bu dönemde yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalır adeta. Cumhuriyeti kuran kadronun, gelenek/din karşısında takındığı radikal tavır, halka ait/yakın olmanın dindar olmakla bir sayıldığı malum anlayışın yerleşmesinde belirleyicidir. Bu aşamadan sonra, bir aydının halkçı vasfını üzerine alması için, sadece dindar olması yetmeyecek, din/gelenek ilişkisini açıktan benimsemesi de gerekecektir. Dine bakışta geleneksel yorumun dışına çıkmak, aydının halkçı niteliğini sorgulamada bir eşiktir. Dine tabi olmak ve geleneğe sadakat, halkçı aydının ayırt edici iki vasfıdır. Bu vasıfları üzerine geçiren aydın, halkın sinesinde taht kurmuş, milletin vicdanında aklanmıştır!  Muhafazakâr, sağcı, milliyetçi ya da siyasal İslamcı olmanız, halkın menfaatini savunduğunuzun tartışmasız bir göstergesidir. Oysa sol, daha baştan tehlikeli bir ideoloji olarak kodlanır halk söz konusu edildiğinde, emeğe yaptığı vurgu yahut adil düzen söylemi kadar din için de slogan atmasını bekler halkçı aydınlar ondan,dine dair söyleyecek sözü olmayan bir aydının halkın menfaatine iş görmesi, zaten mümkün değildir! Cumhuriyet’in halk üzerinde uyguladığı baskı, bir kuşak üzerinde yarattığı travma tüm gerçekliğiyle ortadayken, insan yine de sormadan edemiyor; Cumhuriyet halkın yararına hiç mi bir şey yapmamıştır?  Osmanlı padişah ve aydınlarını her koşulda, halkı gözetenler olarak tanımlayan halkçıların, Cumhuriyet söz konusu edildiğinde istisnasız şekilde halka yabancı/düşman anlatısına sarılmalarını, mesele dediğimiz bahsinde nereye koymalıyız?

Türkiye’de aydının halkla ilişkisini idealize etmek kaydıyla geliştirilen söylem dili-dine, geleneğe sadakat-tarihsel bir gerçekliğe karşılık gelmektedir, bu ne demektir? Bu topraklarda, medeniyet inşasına eşlik eden bir millet bilinci varsa şayet, bu en başta dinin kurucu bir unsur olarak hususi bir yer teşkil etmesiyle mümkün olmuştur. İslam dininin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, halkın yaşam tarzını belirleyen temel itki olması, zihniyet halini önceleyen mahiyetinden ayrı düşünülemez. Bu gerçeklik, aynı halkın bir üyesi olması nedeniyle aydının zihin dünyası için de fazlasıyla geçerlilik taşır, din olmaksızın geliştirilen bir medeniye tasavvuru yahut ahlak telakkisi, bu topraklarda vücut bulmaz.   Ancak bu durum, ideal aydının ki bu metin özelinde halkın çıkarlarını savunmakla bulmaktadır nihai anlamını, en başta ve en çok dindar aydın olduğunu anlamına gelmemelidir. Türkiye’de bu tarihsel gerçeklik, ne yazık ki büyük oranda ideolojik söylem, anlatı ve de bağlamlara yedirilmek suretiyle manipüle edilmektedir. Mesele, Atatürkçü düşünceyi salt halkın yararı doğrultusunda ele almak ya da sola halkçı göstergeler ışığında yeni dayanaklar devşirmek değil! Kaldı ki kimin halk yararına konuşup konuşmadığını belirlemek de kimsenin tekelinde olamaz! Oysa yukarıda halkçı sıfatıyla anılan aydınlar, diğer bir deyişle hakçılığını salt dine, geleneğe bağlılığa dayandıran muhafazakâr aydın cemiyeti, bu tekeli uzun zamandır üzerine almış bulunmaktadır. Tam da bu noktada, Türkiye’de aydının devletle/iktidarla olan ideolojik bağlantılarından hareketle, tepeden inmeci/halka rağmen halkçı şeklinde deneyimlenen modernleşme sürecinin faillerine odaklanmak gerekmektedir. Kimdir bunlar? Osmanlı ile kıyaslandığında Cumhuriyet’in seküler/laik bürokrasisi, malum halkçı aydınların kendi meşru konumları için, onlar laik biz dindar mottosu ekseninde bir dayanak işlevi görmektedir. Bu anlatının bir gerçekliği olduğu daha önce zikredilmişti, ancak bir o kadar Cumhuriyet’in mutlak manada/salt halkın karşısında yer aldığını söylemenin doğru olmayacağı da belirtilerek. Peki Cumhuriyet’e kıyasla Osmanlı’da durum nasıldı? Osmanlı’nın son döneminde, iktidarda bulunan aydınların bu kıyaslamadan dine/geleneğe azami bağlılık noktasında, halkçı sıfatına haiz bir şekilde galip çıkacağını tahmin etmek zor olmaz. Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Mehmet Akif’ten Said Halim Paşa’ya aydın/bürokrat yöneticilerin Cumhuriyet’in seküler bürokratlarıyla karşılaştırıldığında tartışmasız şekilde dindar ve gelenekçi olduğu görülecektir.-Aynı aydınların zamanın sesine kulak verdiklerini ayrıca söylemeye gerek duymuyoruz. Burada önemli olan Cumhuriyet aydınlarına kıyasla geleneğe daha fazla itibar etmiş olmalarıdır.-Buna rağmen, Osmanlı modernleşmesi de bir tür tepeden inmeci/halka rağmen düsturuyla tatbik edilmiştir. Şu aşamada, Osmanlı aydınlarının halka sormadan hareket etmelerini, yine de halk yararına şiarıyla ne kadar izah edebiliriz? Bahsi geçen kıyaslama gündeme geldiğinde, halkçı aydınlar, Osmanlı deneyimini halka yakın bir şey olarak tasvir ederken, Cumhuriyet’i halkın tam karşısına koymaktadırlar. Oysa ilgili literatür incelendiğinde, Osmanlı aydınlarını halka zulmetmekle, dahası Batı ile iş birliği içinde hainlikle suçlayan aydınlar da vardır ve asıl dikkat çekici olan, bu kişilerin muhafazakâr/İslamcı cenaha mensup olmalarıdır. Dolayısıyla, Osmanlı aydınları için de benzer bir söylem geliştirmek mümkün görünmektedir; öyle ki içlerinde Mustafa Reşit Paşa gibi Batı’ya yaranmak isteyenler olduğu gibi, Ali ve Fuad Paşa’lar gibi şahsi çıkarlarını halkın menfaati önüne koymakla kalmayıp, mevcut pozisyonlarını bir tek kendi durumlarını muhafaza etmek ve iyileştirmek için kullananlar dahi bulunmaktadır. (!) Aydının durduğu yeri, böylesi bir menfi anlatıya konu etmek, halefin selefi ötekileştirme ve kendi konumu meşrulaştırma eğiliminden bağımsız düşünülemez. Osmanlı aydınlarını Batı’yla iş birliği yapmakla suçlayanların, dahası Cumhuriyet’in kadrolarını ülke menfaatlerini emperyalist güçlere peşkeş çekmekle itham edenlerin, sırf gelenek/din söylem dilini kullandıkları için muhataplarından farklılaştıkların düşünmeleri, son derece düşündürücüdür. Bir aydının, mevki ve statü itibariyle kendisine çıkar devşirmesi başka bir şey, aynı çıkarı doğrudan Batı dediğinden beklemesi başka bir şeydir.   Daha da düşündürücü olan, malum suçlamada bulunanların, kendilerini salt halka yakın yerde konumlandırmaları, devletten ve iktidardan hiçbir beklentileri yokmuş gibi davranmalarıdır. Bugünün aydın zihniyetini, geçmişin zihniyetinden daha ideal yapan; üzerinde hemfikir olduğumuz hiçbir ölçüt bulunmamaktadır elimizde. Bilakis, iş devletlu olmaya görsün, bugünün aydınlarının, çok daha maharetli olduğu bile söylenebilir bu mecrada. Osmanlı ve Cumhuriyet aydınlarını halkın çıkarlarını ikinci plana atmakla itham edenlerin, ilgili dönemlerin gelişmeleri karşısında ideal bir tutum içerisinde olacaklarını kim garanti edebilir?  

Görüldüğü üzere, mesele herhangi bir ideolojik bağlama hapsedilemeyecek denli kuşatıcı/kapsayıcı mahiyettedir. Halka rağmen…söylemini şiar edinen Osmanlı bürokrasisi, bu bakımdan Cumhuriyet’in modernleşme sürecini de tayin etmiştir. Malum söylem, her iki dönemde de aydın cemiyetini ki bürokratik hususiyeti ortadadır, belirli ölçüde halka mesafeli kılmaktadır. Bu durumda, bir aydın için halka yakın olmanın doğrudan Osmanlıcı yahut Cumhuriyetçi olmakla bir ilişkisi bulunmamaktadır. Halkın bilinç düzeyini yetersiz görme ve bu saikle halka sormadan hareket etme noktasında Osmanlı aydını ile Cumhuriyet aydını aynı safta yer almaktadır. Farklılaşmanın belirginleşmeye başladığı eşik, tarafların din/gelenek karşısında takındıkları tavırdır; burada aydının dine, geleneğe bağlılığı halka yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendirilmiş, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, biri dine yaklaşımda geleneği esas alan, diğeri devrimci bir tutum sergileyen, iki farklı aydın anlatısından hareketle, birincilerin halka yakın konumda yer almalarına karşın, ikincilerin halka uzak düştükleri ileri sürülmüştür. Oysa nihai anlamda, böyle bir ayrım, kimi hususlarda hüküm vermenin güçlüğü nedeniyle, sorunludur.  Bir kere, dine, geleneğe sadakat başka bir şey, halkın yararına söz etmek, iş görmek başka bir şeydir. Bir insan dindar olmadan, geleneksel bir yaşam sürmeden de halka dönük bir yer belirleyebilir kendisine, oysa hâkim görüş, laik bir aydının daha baştan halka yabancılaştığı yönündedir.  İkinci bir husus, dinle kurduğunuz geleneksel ilişkinin mutlak manada halka yararlı olacağı tezidir ki bu tez en başta İslamcı aydınlar tarafından eleştiri konusu yapılmaktadır. İçtihad kapısının kapanması ve Müslümanların çağın gelişmeleri karşısında, aklı neredeyse toptan yok sayarcasına salt geleneğe sarılmaları, Osmanlı’nın son dönem İslamcı aydınları nezdinde bile kabul görmemiştir. Şu hâlde, İslam diniyle arasındaki ilişkiyi kısmen/belirli ölçüde akıl ekseninde tanzim eden bir aydının, halka verecek bir şeyi olmadığını söylemek, malum eleştirel anlatıdan hareketle, sorunludur. Tarihsel süreç, bize göstermektedir ki kimi dönemlerde halkın gelişimi tam da dine bu türden bir yaklaşımdan geçmektedir. Son olarak, Türkiye’de aydının devletlu konumundan ötürüdür ki ister cumhuriyetçi olsun ister kendisini Osmanlı olarak tamımlasın, bu coğrafyada aydın her şeyden evvel ve hususen son kertede kendini düşünür; bunu devleti düşünmek kaydıyla yapar, çünkü devlet halkı için vardır. (!) Devletin, halkına babalık ve analık yaptığı bu topraklarda, aydının halka hizmet ettiği savı, sıklıkla bir oldu bitti şeklinde bulur hükmünü. Tanzimat aydınlarını kendi çıkarlarını korumakla itham eden Genç Osmanlılar’ ın, padişaha dikte ettikleri düzenlemelerle halkın yararını gözettikleri kadar, kendi pozisyonlarını da güvence altına almış olmalarını, başka türlü nasıl izah edebiliriz ki? İttihatçı’lardan, Cumhuriyetin kurucu kadrolarına, devletin bekasını ve halkın güvenliğini kendine misyon edinen askerlerden(!) sağ iktidarlara, sol düşünceye mensup politikacılardan-her ne kadar sol hiçbir zaman iktidar olamasa da biz bu ülke kodlarının solu da tipik bir devletlu kılığına sokacağına düşünmekteyiz-muhafazakarlara; kendi aydın cemiyetini meydana getiren tüm siyasi oluşumlar, devletlu olarak, özde kendi çıkarlarını halkın önüne koymaktadır. Devleti yüceltmek kaydıyla resmedilen bu süreç, söylem düzeyinde din/gelenek anlatısıyla bulur ideolojik formülasyonunu. Dolayısıyla, manzaranın bizce resmettiği, kimsenin ya halkçı olmadığı yahut halkçı aydınlar varsa da bunları bulup tespit etmenin oldukça güç olduğudur, ancak kesin olan bir şey varsa o da bu konuda hüküm vermenin salt dine/geleneğe bağlılık noktasında mümkün olmadığıdır.   Zira Türkiye’de artık, dine, geleneğe sadakat, yerini onlarla iş görmenin pragmatizmine bırakmıştır büyük ölçüde. Halkçı aydınlarımıza, duyurulur…