Picture of Muhammed Halil Koparan
Muhammed Halil Koparan

Üç Harflilerin Sofrasi

A+ A-

Biz bu ülkede gıda enflasyonunu konuşmayı çok seviyoruz ama her defasında yanlış yere bakıyoruz. Televizyonu bir açıyorsunuz; herkes mazottan, gübreden, kuraklıktan bahsediyor. Evet, bunların hepsi doğru ama eksik. Ürün tarladan 5 liraya çıkıyor, senin benim önüme rafta 30 liraya, bazen 50 liraya geliyor. Aradaki bu uçurumu sadece tarladaki maliyetlerle veya mevsimsel etkilerle açıklayamazsınız.

Açık konuşalım; bu ülkemedeki gıda enflasyonunun da, genel enflasyonunun da temel sebebi zamanında uygulanan yanlış para politikaları ve o rasyonellikten uzak faiz kararlarıdır. Siz makroekonominin dengelerini bir kez bozduğunuzda, onun oluşturduğu kur şokları ve fiyatlama davranışlarındaki bozulma, dalga dalga kırsala ve tarlaya vurur. Bugün tarladan sofraya uzanan o hantal ve aşırı pahalı sevk zincirinin altındaki asıl dinamit budur. Tarımda işçilik artık en büyük ve en kontrol edilemez gider kalemlerinden biri haline geldiyse, bunun temel sebebi paranın alım gücünün erimesidir. Tarlada ürünü fiilen toplayan yevmiyeli işçinin maliyeti, arkasından gelen kasalama, tasnif etme ve kamyonlara yükleme aşamalarındaki hamaliye giderleri daha ilk dakikada fiyatın üzerine biniyor.

Ürün yola çıkıyor ama yolculuk bittiğinde doğrudan tezgaha girmiyor. Malın bozulmadan kalabilmesi için girdiği o devasa soğuk hava depolarının işletme maliyetleri, yanlış para politikalarının tetiklediği enerji ve elektrik fiyatları düşünüldüğünde tek başına birer bütçe canavarına dönüşmüş durumda. Üstüne bir de şehir içi dağıtım ağındaki aktarma merkezleri, her durakta ödenen ekstra işçilikler ve depolama kiraları eklendiğinde, lojistik süreç kendi içinde hantal ve aşırı pahalı bir sevk zincirine evriliyor.

Yani ürün tarladan rafa gelene kadar yolda kendi kendine yok olmuyor; makroekonomik istikrarsızlığın vurduğu her aracı istasyonda, harcanan her işçilik saatinde ve tüketilen her kilovat elektrikte fiyatını katlayarak ilerliyor. İşte o hep örnek verilen nakliye meselesi de tam burada boşa düşüyor: Nakliye maliyetleri biniş hızıyla artsa bile, bir kamyonun Antalya’dan İstanbul’a geliş masrafını koli başına böldüğünüzde karşınıza çıkan matematik, bu 6 katlık farkı tek başına izah etmeye yetmiyor. Bizim asıl çözemediğimiz yer, makroekonomik zafiyetin ve bu uzun sevk zincirinin oluşturduğu maliyet boşluğunu bir finansal silaha dönüştüren, piyasayı tamamen kendi kurallarıyla yöneten kartelleşmiş bir market zinciri yapısının bu tablonun üzerine binmesidir.

“Aracı” Ezberi ve Sevk Zincirindeki Örgütsüzlük Kilitlenmesi

Yıllardır bu ülkede bir “kabzımal” hikayesidir gidiyor; “aracılar parayı vuruyor, üretici eziliyor” denerek hedef saptırılıyor. Oysa işin aslı, tarlayla raf arasındaki o mesafenin fiziki uzunluğu değil, o mesafeyi yönetecek kurumsal bir organizasyonun olmamasıdır. Biz tarladan çıkan malın sevk zincirini doğru planlayamadığımız, hasat sonrasındaki fire oranlarını profesyonel bir tedarik zinciri yönetimiyle asgariye indiremediğimiz için maliyetleri kontrol edemiyoruz.

Avrupa’ya baktığımızda gördüğümüz şey, bizimki gibi sihirli bir “hal yasası” mucizesi değildir. Oradaki üretici birlikleri ve kooperatifler, lojistiği, soğuk zincir depolarını ve nakliye ağını bizzat kendileri organize ediyor. Yani tarladan çıkan ürün, daha yola çıkmadan nereye, hangi fiyata ve hangi ambalaj standardıyla gideceğini bilerek hareket ediyor.

Bizde ise üretici tek başına, örgütsüz ve finansal olarak güvencesiz bırakıldığı için malını en hızlı şekilde elden çıkarmak zorunda kalıyor. Ürün; tarladan toplayıcıya, oradan bölge haline, oradan büyük şehirlerin aktarma merkezlerine savrulurken her durakta ekstra bir yükleme, boşaltma, tasnif maliyeti ve kaçınılmaz bir fire biniyor sırtına. Sorun malın yolda fiziken çürümesi değil; bu hantal sevk zincirinin oluşturduğu operasyonel verimsizliğin ve plansızlığın, ürünün nihai maliyetini suni bir şekilde şişirmesidir. Ve bu da bizi, zincirin sonundaki o en büyük fiyat belirleyici gücün kucağına itiyor.

Masada Duran Rakamlar: 7 Firma, 50 Bin Mağaza ve %86’lık Tahakküm

Peki, kim bu gücün sahipleri? Gıda perakendesindeki bu devasa pastayı kim, nasıl bölüşüyor? Tarım politikaları uzmanı Ergin Kahveci’nin son rapor analizinde ortaya koyduğu veriler, karşımızdaki tablonun ne kadar ürkütücü bir tekel alanına dönüştüğünü gözler önüne seriyor.

Rakamlar yalan söylemez, gelin birlikte bakalım. Türkiye’de 5’ten fazla mağazası olan 200’den fazla perakende markası var. Fakat pazarın tüm anahtarı ilk 10 markanın elinde. Kim bu markalar? A101, Şok, BİM, Migros, Seç, Ekomini, Hakmar, CarrefourSA ve Onur.

Bu ilk 10 markanın mağaza sayılarındaki o agresif büyümeye bakın:

  • 2022 Yılı: 42.541 mağaza
  • 2023 Yılı: 44.820 mağaza
  • 2024 Yılı: 50.467 mağaza

Sadece iki yılda açılan yeni mağaza sayısı yaklaşık 8 bin! Bu 50 bin küsur mağazanın arkasında kaç şirket var biliyor musunuz? Sadece 7 firma. Hatta resmi daha da daraltalım: İlk 3 firmanın 2024 yılındaki toplam mağaza sayısı 43.177. Yani ilk 10 marketin kapladığı koca ekosistemin yüzde 86’sı sadece 3 firmanın elinde!

İşte kartelleşme, işte piyasa hakimiyeti budur. Satış rakamlarına vurduğumuzda ise bu ilk 10 markanın 2023’te 31 milyar dolar olan cirosu, 2024’te 42,3 milyar dolara fırlamış durumda. Türk Lirası bazında baktığımızda 738 milyar TL’den 1,39 trilyon TL’ye ulaşan bir ciro gücünden bahsediyoruz. Bu devler, Türkiye’deki toplam gıda perakende satışlarının neredeyse yarısını tek başına yönetiyor. Geriye kalan 190 firma ve yüz binlerce geleneksel esnaf ise pastanın kalan küçük dilimini paylaşmaya çalışıyor.

Tam bu noktada, USDA (ABD Tarım Bakanlığı) raporlarının da altını çizdiği gibi Tarım Kredi Marketlerine de bir paragraf açmak gerekiyor. Piyasadaki bu yangını ve enflasyonu dizginlemek, güvence oluşturmak amacıyla yarı-devlet destekli bir modelle sahaya sürülen bu yapı, bugün 4.500 civarında satış noktasına ulaştı. Ancak USDA raporlarının ve piyasa analistlerinin de net bir şekilde belirttiği üzere, bu marketlerdeki birçok ürünün fiyatı maalesef iddia edildiği gibi indirimli marketlerden daha ucuz değil. Yanlış yönetim mekanizmaları yüzünden, piyasayı regüle etmesi beklenen bu yapı, serbest piyasa aktörleri tarafından sadece “hoş karşılanmayan bir devlet müdahalesi” olarak görülmekten öteye geçemedi ve gerçek bir alternatif sağlamadı.

Şimdi büyük resmi birleştirelim. Bu zincir marketler sadece ham tarım ürünü satmıyor; işlenmiş, fason veya kendi markalarını taşıyan (private label) yüzlerce ambalajlı ürün satıyorlar. Ve Ergin Kahveci’nin çok haklı olarak uyardığı gibi, bu ürünlerin hammadde tedarik kaynağı ile fason işleyicileri ve zincir marketlerin kurumsal bağları artık birbiriyle bütünleşik hale gelmiş durumda. Şirketler arası görünmez bağlar kurulmuş.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve sorun: Böylesine devasa bir sermaye gücüne, böylesine bir satın alma tekeline sahip olan kar maksimizasyonu kafası, tarladaki çiftçiyi ne kadar düşünür? Düşünmek zorunda mıdır?

Elbette hayır. Bu devasa tekel gücünün karşısında tek başına, borçlu ve örgütsüz duran hiçbir çiftçinin direnebilme, fiyat pazarlığı yapabilme şansı yoktur. Beklemeyin, olamaz. İşte bu yüzden, dünyanın neresine giderseniz gidin, tarım sektörünün üretim gücü ile piyasanın bu vahşi sermaye gücü arasında “Kamusal Alan” yani devletin düzenleyici gücü olmak zorundadır. Ürün ile raf arasında, çiftçi ile tekel arasında kurumsal “Tampon Mekanizmalara” ihtiyaç vardır.

Hakem mi Olacağız, Seyirci mi?

Biz ise bu yapısal kilitlenmeyi çözmek yerine işi ticari cezalara, ve zabıtaya havale etmiş durumdayız. Kahveci’nin o çok haklı, ironik eleştirisiyle bitirelim: “Madem üretimi çiftçiler yapıyor, cezaları da asayişi de zabıtayı da çiftçiler sağlasın. Kuralım çiftçilerden oluşan bir kurum; üretimi, fiyatı, karlılığı onlar adilce belirlesin”. Olur mu öyle şey, serbest piyasaya aykırı diyorsanız; o zaman aynı tepkiyi bu 3-5 zincirin piyasayı tamamen yutmasına, çiftçinin 5 liralık ürününü rafta 50 liraya satmasına da göstereceksiniz.

Eğer 2026 dünyasında bu gıda enflasyonu yangınını söndürmek istiyorsak, market kapısında etiket denetlemeyi bırakacağız. Bu iş polisiye tedbirlerle çözülmez. Çözüm; o zincir marketlerin fiyat tekelini kıracak şeffaf regülasyonları koymak, üretici kooperatiflerini sadece tarlada bırakmayıp lojistiğin ve doğrudan o rafın ortağı yapacak kamusal tamponları inşa etmektir. Pazarın mimarisini adilleştirmediğimiz sürece, bu 1.4 trilyonluk pasta büyümeye, bizim çiftçimiz ve tüketicimiz ise o pastanın altında ezilmeye devam edecektir.