Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

“Umut, Onu Bir Beklenti Olarak Görmeyi Bıraktığınız Anda Radikal Hale Gelir”*

A+ A-

Yirmi birinci yüzyılın en belirgin siyasal duygusunun umutsuzluk olduğu sıkça söylenir. İklim krizinden savaşlara, otoriterleşmeden derinleşen eşitsizliklere kadar uzanan geniş bir yelpazede, çağımızın temel ruh hâlinin geleceğe duyulan güvensizlik olduğu ileri sürülür. Oysa bu teşhis, önemli bir noktayı gözden kaçırıyor olabilir. Bugünün meselesi, insanların umut etmeyi unutmuş olması değil; umudun anlamının köklü biçimde değişmiş olmasıdır.

Artık umut denildiğinde çoğu zaman geleceğe ilişkin olumlu bir beklenti anlaşılıyor. Daha iyi seçim sonuçları, daha güçlü ekonomik göstergeler, daha makul hükümetler, daha istikrarlı uluslararası dengeler… Geleceğin bugünden daha iyi olacağına dair işaretler arttığında umutlu, azaldığında ise umutsuz olduğumuzu düşünüyoruz. Böylece umut, gerçekleşme ihtimali hesaplanan bir beklentiye dönüşüyor. Gelecek vaatkâr görünmediğinde ise yalnızca beklentilerimiz değil, siyasal eyleme duyduğumuz inanç da zayıflıyor.

Tam da burada kritik bir ayrım beliriyor. Beklenti ile umut aynı şey değildir. Beklenti, gerçekleşme ihtimali üzerine kurulur; olasılık hesapları yapar, başarı ihtimalini ölçer, riskleri tartar. Umut ise sonucu garanti edilmemiş bir dünyanın sorumluluğunu bugünden üstlenebilmektir. Beklenti, geleceğin bize ne getireceğiyle ilgilenir. Umut ise bizim geleceğe ne bırakacağımızla. Bunu gündelik hayatta da kolayca görebiliriz. Büyük bir depremin ardından insanlar enkazın ne zaman tamamen kaldırılacağını ya da hayatın ne zaman normale döneceğini bilmeden birbirleri için seferber olurlar. Bir anne baba çocuğunun nasıl bir dünyada yaşayacağını garanti edemez; buna rağmen onu yetiştirmeye, ona emek vermeye devam eder. Bu eylemleri mümkün kılan şey, sonucun kesin olduğuna dair bir beklenti değil, geleceğe karşı hissedilen sorumluluktur.

Bu ayrım yalnızca kavramsal değildir. İçinde yaşadığımız siyasal düzenin işleyişine dair de önemli bir ipucu sunar. Çünkü son kırk yıl boyunca yalnızca ekonomi politikaları değişmedi; zamanın kendisi de yeniden örgütlendi. Neoliberalizm, kamusal kurumları tasfiye ederken aynı zamanda geleceği tahayyül etme biçimlerimizi de dönüştürdü. Gelecek artık ortaklaşa kurulacak tarihsel bir ufuk olmaktan çıkarıldı; bireysel başarıların, kişisel yatırımların ve rekabet stratejilerinin uzantısına dönüştürüldü. Oysa Lea Ypi’nin hatırlattığı gibi, radikal bir umut tam da bu neoliberal ‘alternatifsizlik’ anlatısının sınırlandığı yerde başlar. Gerçek bir siyasal faillik, koşulların sunduğu ihtimalleri hesaplamakla yetinmez; yapıların dayattığı imkânsızlığa karşı ahlaki bir ısrarla yeni bir imkân alanı açar.

Bu dönüşümün en görünür sonucu, siyasetin giderek yönetim meselesine indirgenmesi oldu. Toplumun nasıl dönüştürüleceği sorusunun yerini, mevcut düzenin nasıl daha etkin yönetileceği sorusu aldı. Büyük anlatıların sonundan, ideolojilerin ölümünden ve piyasanın kaçınılmazlığından söz edilen uzun yıllar boyunca siyaset, farklı gelecek tasavvurlarının çatıştığı bir alan olmaktan uzaklaştırıldı. Artık mesele başka bir toplum kurmak değil, var olan toplumu daha istikrarlı yönetmekti.

Bu nedenle neoliberalizm yalnızca bir ekonomi politikası değildir; aynı zamanda bir gelecek politikasıdır. İnsanları yalnızca piyasanın kurallarına göre yaşamaya değil, zamanı da piyasanın mantığıyla düşünmeye davet eder. Eğitim bir yatırım, sağlık kişisel sorumluluk, emeklilik bireysel planlama, dayanışma ise ancak kriz anlarında başvurulan geçici bir refleks hâline gelir. Her birey kendi hayatının girişimcisi, kendi geleceğinin yatırımcısı olmaya çağrılır.

Böyle bir dünyada umut da kaçınılmaz olarak özelleşir. Artık ortak bir geleceğe değil, kişisel bir geleceğe yatırım yapılmaktadır. Dolayısıyla siyaset de kolektif kaderi kuran bir faaliyet olmaktan çıkıp bireysel beklentilerin yönetimine dönüşür. İnsanlar haklı olup olmadıklarını değil, kazanıp kazanmayacaklarını düşünmeye başlarlar. Bir mücadeleye katılmadan önce onun başarı ihtimalini hesaplar, adalet duygusunu kamuoyu yoklamalarıyla tartar, etik bir tutumu stratejik bir yatırım gibi değerlendirmeye yönelirler. Oysa tam da burada siyasetin kurucu niteliği aşınır.

Aynı durum gündelik siyasal hayat için de geçerlidir. İnsanlar tek bir oyun seçim sonucunu belirlemeyeceğini bilirler; buna rağmen oy kullanırlar. Toplumlar bağımsız kurumlar kurarken ya da uzun yıllar sürecek demokratik reformlara girişirken de başarıyı garanti eden bir hesap yapmazlar. Ortak geleceğin ancak bugünden kurulabileceğine dair inanç, beklentiden çok umuda dayanır. Çünkü siyaset, yalnızca kazanma ihtimalinin yüksek olduğu durumlarda anlamlıysa, tarih boyunca hiçbir özgürleşme mücadelesinin başlamamış olması gerekirdi. Köleliğin kaldırılması, kadınların siyasal hakları, sömürgeciliğe karşı verilen mücadeleler, sendikal hakların kazanılması ya da sekiz saatlik iş günü… Bunların hiçbiri başarı ihtimalinin yüksek olduğu bir anda başlamadı. Tersine, çoğu kendi çağının gerçekçileri tarafından imkânsız görülüyordu. Tarihi değiştirenler, geleceği doğru tahmin edenler değildi. Henüz ortada hiçbir güvence yokken, başka bir dünyanın mümkün olduğunda ısrar edenlerdi.

Bugün bu ısrarın yerini giderek ihtiyatlı bir bekleyiş alıyor. Bunun nedeni insanların daha az cesur ya da daha az fedakâr olması değildir. Asıl neden, siyasal hayal gücünün daralmış olmasıdır. Yaklaşık kırk yıldır bize sürekli aynı şey söylendi: Piyasa dışında bir düzen yoktur; kapitalizmin alternatifi düşünülemez, siyaset toplumu dönüştürmez, yalnızca yönetir. Bu söylem zamanla yalnızca iktisadın değil, gündelik hayatın da ortak aklı hâline geldi. İşte umudun asıl krizi burada başlıyor. Çünkü umut, alternatiflerin varlığıyla yaşar. Alternatifsizlik ise umudu değil, yalnızca beklentiyi mümkün kılar.

Alternatifsizliğin Siyaseti

Alternatifsizlik yalnızca düşünsel bir yoksullaşma değildir. Aynı zamanda belirli bir siyasal aklın üretimidir. Çünkü bir toplum başka türlü yaşayabileceğini düşünmeyi bıraktığında, var olan düzen kendisini doğal, kaçınılmaz ve tartışılmaz göstermeye başlar. İşte neoliberal hegemonyanın en büyük başarısı da burada aranmalıdır. Başarısı, piyasayı galip kılmasından çok, onu görünmez kılmasındadır.

Bugün çoğu siyasal tartışma, eşitsizliklerin neden var olduğu üzerine değil, bu eşitsizliklerin nasıl yönetileceği üzerine yürütülüyor. Yoksulluğun nasıl ortadan kaldırılacağı değil, nasıl hafifletileceği; barınmanın bir hak olarak nasıl güvence altına alınacağı değil, konut krizinin nasıl idare edileceği; emeğin nasıl özgürleşeceği değil, işgücü piyasasının nasıl daha “esnek” hâle getirileceği konuşuluyor. Soruların kendisi değiştiğinde cevaplar da daralıyor. Siyaset, toplumu dönüştüren kurucu bir faaliyet olmaktan çıkıp kriz yöneten teknik bir uzmanlığa dönüşüyor.

Bu dönüşümün belki de en ağır sonucu, toplumsal öfkenin yön değiştirmesidir. Çünkü insanlar yaşadıkları güvencesizliğin gerçek olduğunu biliyorlar. Çalışma hayatı kırılganlaşıyor, ücretler eriyor, kamusal hizmetler daralıyor, geleceğe ilişkin güven hissi aşınıyor. Ancak bu deneyimin nedenleri görünmez kaldığında, öfke de gerçek hedefini kaybediyor. Yapısal sorunlar kişiselleşiyor; ekonomik ilişkiler kültürel çatışmaların diliyle açıklanmaya başlanıyor.

Tam da bu noktada milliyetçilik ve otoriter siyaset devreye giriyor. Onların başarısı, yeni bir dünya tasarlamalarında değil; toplumsal huzursuzluğa kolay açıklamalar sunabilmelerinde yatıyor. İşsizliğin nedeni göçmenlerdir. Güvencesizliğin nedeni sınırların yeterince korunmamasıdır. Kamusal kaynakların tükenmesinin nedeni “başkalarıdır”. Böylece sömürü ilişkileri görünmezleşirken, kimlikler siyasal çatışmanın temel ekseni hâline gelir.

Bu, yalnızca bir ideolojik manipülasyon değildir. Aynı zamanda kapitalizmin krizlerini yönetme biçimlerinden biridir. Sınıf çelişkileri etnik gerilimlere, ekonomik eşitsizlikler kültürel tehdit anlatılarına tercüme edilir. Sermayenin dolaşımı küreselleşirken, insanların dolaşımı giderek daha sert sınır rejimleriyle karşılaşır. Malların serbestçe geçtiği dünyada insanlar tel örgülerle durdurulur. Piyasaya tanınan hareket özgürlüğü, emek söz konusu olduğunda güvenlik meselesine dönüşür.

Bu nedenle günümüz otoriterliği, yalnızca baskı aygıtlarının güçlenmesiyle açıklanamaz. Aynı zamanda siyasal tahayyülün daralmasıyla ilgilidir. Başka bir toplum fikri silikleştiğinde, insanlar mevcut düzeni değiştirmeyi değil, onun içinde daha avantajlı bir yer edinmeyi hedeflemeye başlarlar. Dayanışmanın yerini rekabet, yurttaşlığın yerini aidiyet, ortak hakların yerini korunması gereken ayrıcalıklar alır.

Bu noktada faşizan siyaset, geleceğe dair bir proje sunmaktan çok, geçmişe ait imgeleri dolaşıma sokar. “Eski düzen”, “kurucu ruh”, “milli birlik”, “kaybedilmiş ihtişam”… Bunların hiçbiri geleceğe ilişkin değildir. Geçmiş, bugünün çelişkilerini örten bir siyasal mitolojiye dönüştürülür. Böylece insanların dikkatini henüz kurulmamış bir gelecekten, hiçbir zaman gerçekten var olmamış bir geçmişe çevirmek mümkün olur.

Oysa umut tam da bu hareketi tersine çevirir. Umut, geçmişi kutsamaz; ondan öğrenir. Bugünü doğal kabul etmez; tarihsel olduğunu gösterir. En önemlisi de, mevcut düzeni tek mümkün dünya olarak görmeyi reddeder. Çünkü umut, önce hayal gücünü özgürleştirir. Başka türlü yaşayabileceğimizi yeniden düşündürür. Siyasal mücadelenin başladığı yer de tam burasıdır. Bu nedenle umudun karşıtı umutsuzluk değildir. Onun gerçek karşıtı, alternatifsizliktir.

İnsanlar ancak başka bir dünyanın mümkün olmadığını düşündüklerinde mevcut düzene razı olurlar. Otoriterliğin en sağlam zemini korkudan çok, bu rızadır. Umut ise tam da bu rızayı bozan şeydir. Geleceğin önceden yazılmış olmadığını, tarihin kapatılmış bir dosya değil, hâlâ süren bir mücadele olduğunu hatırlatır.

Bellek Geçmişin Değil, Geleceğin Meselesidir

Tam da bu nedenle umut meselesi, kaçınılmaz olarak bellek meselesine bağlanır. İlk bakışta bu tuhaf görünebilir. Umut geleceğe, bellek ise geçmişe ait değil midir? Oysa siyasal topluluklar geçmişi, olmuş olanı muhafaza etmek için değil, geleceği nasıl kuracaklarına karar verebilmek için yeniden üretirler. Bellek hiçbir zaman yalnızca geriye dönük değildir; her hatırlama aynı zamanda geleceğe ilişkin bir tercihtir.

Bu yüzden siyaset yalnızca geleceği vaat ederek değil, geçmişi yeniden yorumlayarak da kurulur. Uluslar, rejimler, ideolojiler ve toplumsal hareketler meşruiyetlerini yalnızca programlarından değil, anlatılarından da alırlar. Hangi olayların kurucu kabul edileceği, hangi yenilgilerin unutulacağı, hangi mücadelelerin ulusal hafızaya dâhil edileceği, hangi seslerin tarihin dışına itileceği sürekli yeniden belirlenir. Bellek, bu anlamda tarihin korunması değil, tarihin siyasal olarak düzenlenmesidir. Tam da bu nedenle hafıza mücadeleleri hiçbir zaman yalnızca geçmiş üzerine değildir. Geçmiş üzerinde kurulan her mutabakat, geleceğin sınırlarını da çizer.

Bugün dünyanın birçok yerinde otoriter siyasetin tarih anlatılarıyla kurduğu yoğun ilişki tesadüf değildir. Milliyetçilik yalnızca ortak bir kimlik üretmez; ortak bir zaman duygusu da üretir. Toplumu, kaybedildiği varsayılan bir bütünlüğün yasına davet eder. Sürekli aynı vaat yinelenir: Eski ihtişam geri dönecek, bozulan düzen yeniden kurulacak, kaybedilen birlik yeniden sağlanacak. Böylece gelecek, aslında geçmişin restore edilmesinden ibaret hâle gelir. Bu nedenle otoriter siyaset geleceği kolonileştirirken önce geçmişi tekleştirir.

Oysa tarih hiçbir zaman bu kadar yekpare değildir. Her tarihsel dönemin içinde gerçekleşmiş olan kadar gerçekleşememiş olan da vardır. Bastırılmış talepler, yarıda bırakılmış devrimler, yenilmiş direnişler, susturulmuş sesler ve gerçekleşme imkânı bulamamış toplumsal ihtimaller… Resmî tarih bunları çoğu zaman başarısızlık olarak kaydeder; oysa siyasal düşünce açısından bunlar kapanmış dosyalar değil, ertelenmiş imkânlardır.

Belleğin özgürleştirici potansiyeli tam da burada ortaya çıkar. Hatırlamak, geçmişi romantikleştirmek değildir. Kaybedilmiş bir altın çağı aramak hiç değildir. Asıl mesele, geçmişte yenilmiş olan mücadelelerin hangi soruları bugüne miras bıraktığını görebilmektir. Çünkü tarih yalnızca galiplerin başarı hikâyelerinden oluşmaz; aynı zamanda gerçekleşememiş eşitlik taleplerinin, bastırılmış özgürlük arayışlarının ve tamamlanmamış demokrasi mücadelelerinin de toplamıdır.

Bu nedenle bellek, nostaljinin değil eleştirinin alanıdır. Geçmişe dönmek için değil, bugünün doğal ve kaçınılmaz göründüğü anlarda onun tarihsel olarak kurulmuş olduğunu hatırlatmak için gereklidir. Eğer mevcut düzen tarihin yalnızca belirli bir uğrağıysa, o hâlde değiştirilebilir de. Belleğin siyasal anlamı tam da budur: Tarihi kapanmış bir süreç olmaktan çıkarıp yeniden mücadeleye açmak.

Bu nokta, umut fikri açısından belirleyicidir. Çünkü umut geleceğin boş bir sayfa olduğuna inanmaz. Gelecek, geçmişten devralınan mücadelelerin, yenilgilerin ve yarım kalmış imkânların içinden kurulur. Umut, tarihin ilerlediğine duyulan güven değil; tarihin tamamlanmadığına ilişkin bilinçtir. Belki de bu yüzden umut, en çok da yenilgilerin içinden konuşur.

Çünkü yenilgi, her zaman bir fikrin yanlış olduğunu göstermez; çoğu zaman yalnızca güç dengelerinin o fikirden yana olmadığını gösterir. Tarih, haklı olanların değil, çoğu kez güçlü olanların kazandığı örneklerle doludur. Eğer siyaset yalnızca kazananların gözünden okunursa, umut da kaçınılmaz olarak başarıya indirgenir. Oysa yenilgilerin hafızası bize başka bir şey öğretir: Bir mücadelenin değeri, yalnızca sonucunda değil, açtığı tarihsel imkânlarda da yatar.

Bu sebeple umut, geleceğe ilişkin iyimser bir beklenti olmaktan önce, geçmişin henüz tüketilmemiş imkânlarına karşı duyulan sadakattir. Başka türlü yaşama ihtimalinin tarihten bütünüyle silinemeyeceğine dair ısrardır. Bugünü, tarihin son sözü olarak kabul etmeyi reddeden siyasal bir bilinçtir.

Umut Örgütlenir

Yazının başında bugünün temel meselesinin umutsuzluk değil, umudun beklentiye indirgenmesi olduğunu söylemiştik. Belki şimdi buna bir şey daha ekleyebiliriz: Umudu beklentiye dönüştüren yalnızca psikolojik bir eğilim değil, belirli bir siyasal akıldır. Çünkü beklenti, mevcut dünyanın sınırları içinde yaşar; umut ise o sınırların tarihsel olduğunu ve değiştirilebileceğini hatırlatır.

Tam da bu nedenle umut hiçbir zaman yalnızca bireysel bir duygu değildir. İnsan tek başına umut edebilir; ama tek başına umut üretemez. Umut, insanların birlikte hareket edebildikleri, birbirlerine güvenmeyi yeniden öğrenebildikleri, ortak bir geleceği bugünden kurmaya başladıkları ilişkilerin içinde var olur. Onu ayakta tutan şey iyimserlik değil, müşterek deneyimdir. Tarih boyunca özgürleşme mücadelelerini mümkün kılan da, insanların önce umutlu oldukları için örgütlenmeleri değil; birlikte mücadele ettikleri için umutlarının güçlenmesidir.

Bu nedenle umudun gerçek tarihi, büyük kahramanların ya da büyük zaferlerin tarihi değildir. Aynı zamanda gündelik hayatın içinde kurulan görünmez dayanışmaların tarihidir. Bir grev komitesinde, bir kadın dayanışma ağında, bir mahalle forumunda, bir kooperatifte, bir öğrenci topluluğunda ya da bir felaketin ardından kendiliğinden oluşan yardımlaşma ağlarında ortaya çıkan şey yalnızca ortak eylem değildir. İnsanlar, bu ilişkilerin içinde dünyanın başka türlü örgütlenebileceğini de deneyimlerler. Umut tam da bu deneyimin adıdır.

Bu yüzden otoriter siyaset yalnızca muhalefeti bastırmaya çalışmaz; insanların birlikte davranma kapasitesini de aşındırır. Sendikaların etkisizleştirilmesi, yerel dayanışma ağlarının zayıflatılması, kamusal alanın daraltılması ya da yurttaşlığın rekabet eden kimliklere bölünmesi tesadüf değildir. Çünkü insanlar ancak birbirlerinden yalıtıldıklarında geleceği yalnızca kişisel kaderleri üzerinden düşünmeye başlarlar. Umudun bireyselleşmesi, siyasal alanın daralmasının sonuçlarından biridir.

Burada umut ile iyimserlik arasındaki ayrım yeniden önem kazanıyor. İyimserlik, kanıt ister. Eğilimlere, istatistiklere, seçim sonuçlarına bakar. Dünya istenen yöne gidiyorsa güçlenir; tersine döndüğünde hızla çözülür. Umut ise başka bir yerden konuşur. O, tarihin iyiye gideceğine dair bir güven değildir. Tarihin hiçbir garantisi yoktur. Demokrasi kendiliğinden derinleşmez; eşitlik kendiliğinden yayılmaz, özgürlük kendiliğinden çoğalmaz. Tam tersine, eşitsizlik de otoriterlik de sürekli yeniden üretilir. Eğer daha adil bir dünya mümkün olacaksa, bu tarihin doğal akışı sayesinde değil, insanların kolektif müdahalesi sayesinde olacaktır.

Bu nedenle umut, geleceğe ilişkin bir tahmin değildir. Bugünün içinde alınmış siyasal bir karardır. Henüz gerçekleşmemiş olanın sorumluluğunu üstlenme kararı… Bugünü, tarihin son sözü olarak kabul etmeme kararı… Başarının garanti edilmediği koşullarda bile ortak bir dünyayı savunma kararı… Belki de umut tam da bu yüzden radikaldir. Çünkü radikal olan, geleceğin iyi olacağını düşünmek değildir.

Radikal olan, geleceğin nasıl olacağını bilmediğiniz hâlde, bugünden daha adil bir dünyanın tarafında yer almaktır. Ve belki de bugün yeniden savunulması gereken ilk ilke budur: Umut, geleceğin bize vereceklerini beklemek değildir. Geleceğin bir gün var olabilmesi için, bugünden onun sorumluluğunu üstlenebilmektir.

Bu yüzden umut çoğu zaman büyük tarihsel anlarda değil, sıradan görünen kamusal pratiklerde görünür olur. İnsanların deprem sonrasında birbirlerine sahip çıkmaları, seçim günü sandığa gitmeleri ya da çocukları için daha iyi bir toplum bırakma sorumluluğunu üstlenmeleri, geleceğin garanti edilmiş olduğuna inandıkları için değil; geleceğin ancak bugünden kurulabileceğini bildikleri içindir.

——————-

*Lea Ypi’nin (https://birikimdergisi.com/guncel/12511/umut-onu-bir-beklenti-olarak-gormeyi-biraktiginiz-anda-radikal-hale-gelir) söyleşisinden ilhamla.