Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Üretmeden Büyümek

A+ A-

(Rant Ekonomisi, Orta Sınıfın Çözülüşü ve Türkiye Toplumunun Yeni Sınıfsal Haritası)

Bir ülkenin elinde yeterli miktarda insan gücü, sermaye, makine, teknoloji ve girişimcilik kapasitesi olduğu halde neden üretebileceğinden daha az ürettiğini hiç düşündünüz mü? İktisadın bu soruya vereceği ilk cevap üretim imkânları eğrisidir. Bir ekonominin sahip olduğu kaynaklar ve teknoloji veri iken ulaşabileceği maksimum üretim düzeyi bir kapasite sınırı oluşturur. Ekonomi bu sınırın altında üretim yapıyorsa kaynaklarının tamamını etkin kullanamıyor demektir. İşsizlik, atıl kapasite, finansman sorunları, düşük yatırım, verimsizlik ve belirsizlik ekonomiyi bu sınırın altında tutabilir. Fakat mesele yalnızca mevcut kapasiteyi kullanmak değildir. Uzun vadeli kalkınmanın asıl meselesi, üretim imkânları eğrisini dışarı doğru kaydırabilmektir. Bunun yolu da sermaye birikiminden teknolojiye, eğitimden kurumsal kaliteye, altyapıdan verimlilik artışına kadar uzanan geniş bir üretkenlik alanından geçer.

Türkiye’nin bugünkü ekonomik sorununa buradan bakıldığında, karşımıza yalnızca bir enflasyon veya faiz problemi çıkmaz. Daha derinde, sermayenin nasıl tahsis edildiği, emeğin üretilen değerden ne kadar pay aldığı, konut ve finansal varlıkların nasıl bir servet mekanizmasına dönüştüğü ve ekonomik büyümenin toplumun sınıfları arasında nasıl dağıldığı sorunu çıkar. Başka bir ifadeyle mesele, yalnızca ekonominin ne kadar büyüdüğü değildir. Mesele, ekonominin ne ürettiği, nasıl ürettiği ve bu üretimin sonuçlarından kimin yararlandığıdır.

Bugünkü Türkiye’yi anlamak için ekonomik göstergeler ile toplumsal yapı arasındaki bağı yeniden kurmak gerekiyor. Çünkü bugün yaşanan geçim sıkıntısı, tek başına market fiyatlarının yükselmesinden ibaret değildir. Konut fiyatlarının ve kiraların yükselmesi, ücretlerin satın alma gücünün aşınması, hane halklarının borçlanması, gençlerin mülk edinme ihtimalinin zayıflaması, küçük işletmelerin finansman maliyetleriyle sıkışması ve orta sınıfın giderek daha fazla ücret gelirine bağımlı hale gelmesi aynı ekonomik dönüşümün farklı yüzleridir.

Büyüyoruz ama neden daha iyi yaşayamıyoruz?

Türkiye ekonomisi büyümektedir. 2025 yılında ekonomi yüzde 3,7 büyüdü; 2026 yılının ikinci çeyreğinde yıllık büyüme yüzde 2,3 olarak gerçekleşti. Fakat aynı dönemde Haziran 2026 sanayi üretiminin yıllık bazda yüzde 1,4 gerilemesi, büyümenin bileşimi ve üretkenliği konusunda daha dikkatli düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Temmuz 2026 itibarıyla işsizlik oranı yüzde 8,1 düzeyindeydi.

Bu veriler birbirleriyle çelişmek zorunda değildir. Bir ekonomi büyüyebilir ama bu büyüme toplumun bütün kesimlerine aynı biçimde yansımayabilir. Ekonomik büyümenin kaynağı, sektörler arasındaki dağılımı, istihdam yaratma kapasitesi, ücretlere yansıması ve sermaye birikimine katkısı önemlidir. Dolayısıyla “Türkiye büyüyor mu?” sorusu tek başına anlamlı değildir. Daha önemli soru şudur: Türkiye nasıl büyüyor?

Eğer büyüme büyük ölçüde mevcut varlıkların fiyatlarının yükselmesinden, tüketimin genişlemesinden veya borçlanmanın artmasından kaynaklanıyorsa, ortaya çıkan büyüme ile üretim kapasitesindeki büyümeyi birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü bir evin fiyatının iki katına çıkması milli servetin piyasa değerini değiştirebilir; fakat bu durum ekonominin ertesi yıl iki kat daha fazla ev üretebileceği anlamına gelmez.

Bir fabrikanın yeni makine yatırımı yapması ise farklıdır. O yatırım gelecekte daha fazla üretim yapılmasını sağlar. İşte rant ile üretken yatırım arasındaki temel ayrım burada ortaya çıkar. Rant ekonomisini yalnızca “haksız kazanç” şeklinde tanımlamak yetersizdir. Ekonomik açıdan daha önemli soru, sermayenin üretimden ziyade mevcut varlıkların değer artışına yönelmesidir.

Bir girişimci yeni bir fabrika kurduğunda yeni bir ekonomik kapasite yaratır. Yeni işçiler istihdam edilir, makine parkı genişler, teknoloji kullanılır, ürün ortaya çıkar ve ihracat yapılabilir. Ekonominin üretim imkânları eğrisi dışarı doğru hareket eder. Buna karşılık mevcut bir arsanın imar kararıyla değer kazanması veya zaten var olan bir konutun fiyatının yükselmesi, sahibine ciddi bir servet artışı sağlayabilir. Fakat toplumun toplam üretim kapasitesi aynı ölçüde artmayabilir.

Buradaki kritik soru şudur: Ekonomik sistem hangi davranışı daha fazla ödüllendiriyor? Eğer üretim yapmak yüksek riskli, uzun vadeli ve düşük getirili; buna karşılık gayrimenkul, finansal varlık veya ayrıcalıklı erişim daha hızlı ve güvenli getiri sağlıyorsa, sermayenin davranışını ahlaki öğütlerle değiştiremezsiniz. Sermaye, kendisine sunulan teşvik yapısına göre hareket eder. Dolayısıyla rant ekonomisi öncelikle insanların karakterinden değil, ekonomik sistemin teşviklerinden doğar.

Finansal sistem modern ekonominin vazgeçilmez kurumlarından biridir. Tasarrufları yatırımlara aktarır, işletmelere finansman sağlar ve ekonomik faaliyetlerin sürekliliğine katkıda bulunur. Sorun finansın varlığı değil, finansal getirilerin üretken yatırımların getirisinden kopmasıdır. Bir ekonomide para kazanmanın en cazip yolu yeni bir şey üretmek yerine mevcut varlıkların fiyat hareketlerinden yararlanmak haline geldiğinde sermaye ile üretim arasındaki bağ zayıflamaya başlar.

Bu durum Türkiye’de özellikle gayrimenkul, finansal varlıklar ve döviz üzerinden gözlemlenen davranışlarla birlikte düşünülmelidir. Bunun toplumsal sonucu ise önemlidir. Çünkü sermaye sahibi için varlık fiyatlarındaki artış servet yaratırken, ücret geliriyle yaşayan kişi aynı süreçte giderek daha pahalı bir konut, daha pahalı bir kira ve daha yüksek tüketim maliyetiyle karşılaşabilir.

Böylece aynı ekonomik süreç toplumun farklı sınıfları açısından tamamen farklı sonuçlar üretir. Bir kesim için enflasyon döneminde varlık değerlerinin yükselmesi servet artışı anlamına gelirken, başka bir kesim için aynı dönem satın alma gücü kaybı anlamına gelebilir. Aynı ekonomi içinde iki farklı enflasyon deneyimi oluşur.

Orta sınıfın sessiz çözülüşü

Burada Türkiye’nin toplumsal yapısındaki en önemli değişimlerden biri ortaya çıkıyor: orta sınıfın ekonomik güvenlik alanının daralması. Orta sınıf yalnızca belli bir gelir seviyesine sahip insanlardan oluşmaz. Orta sınıfın asıl özelliği ekonomik güvenliktir. Düzenli gelir, konut sahibi olabilme ihtimali, çocukların eğitimine yatırım yapabilme, tasarruf yapabilme, beklenmedik bir ekonomik şoka dayanabilme ve geleceğe ilişkin makul bir öngörü sahibi olabilme kapasitesidir.

Enflasyon yükseldiğinde ilk kaybolan şeylerden biri tam da bu güvenliktir. Maaş artar fakat kira daha hızlı artar. Gelir yükselir fakat eğitim giderleri daha hızlı yükselir. Nominal ücret büyür fakat tasarruf kapasitesi azalır. İnsan daha fazla çalışır fakat hayat standardını korumakta zorlanır. Bu nedenle orta sınıfın çözülüşü yalnızca gelir seviyesinin düşmesi değildir. Geleceği planlama kapasitesinin kaybolmasıdır.

Türkiye’nin gelir dağılımı verileri de bu tartışmayı önemli ölçüde destekliyor. TÜİK’in 2025 Gelir Dağılımı İstatistiklerine göre en yüksek gelir grubundaki yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en düşük yüzde 20’nin payı yüzde 6,4 olarak gerçekleşti. Gini katsayısı 0,410 olarak hesaplandı; en yüksek yüzde 20’nin geliri ile en düşük yüzde 20’nin geliri arasındaki oran 7,5 kat oldu.

Bu rakamlar yalnızca “zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul” demek için kullanılmamalıdır. Asıl mesele, toplumun ekonomik güvenlik alanlarının nasıl yeniden dağıldığını anlamaktır. Türkiye’nin dönüşümünde dikkat çekilmesi gereken başka bir süreç de ücretlileşmedir.

Geleneksel toplumda ekonomik güvenlik yalnızca maaşa bağlı değildi. Ailenin sahip olduğu ev, tarla, küçük işletme, dükkân veya başka bir üretim varlığı ekonomik güvenliğin parçasıydı. Modernleşme ve kentleşmeyle birlikte insanlar giderek ücret gelirine bağımlı hale geldiler. Fakat burada paradoks ortaya çıkıyor: Ücretlileşme artarken ücretin satın alma gücü ve ekonomik güvenlik üretme kapasitesi aynı hızda artmayabilir. Bu durumda çalışan insan yalnızca emeğini satmaz; aynı zamanda konut, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını satın almak için sürekli gelir üretmek zorundadır. Çalışmanın kendisi ekonomik özgürlükten ziyade yaşamı sürdürebilmenin koşuluna dönüşür.

Bu nedenle bugün birçok insan için “iş sahibi olmak” ile “ekonomik güvenceye sahip olmak” aynı anlama gelmemektedir. Bir insanın düzenli maaşı olabilir ama kira karşısında savunmasız olabilir. İşi olabilir ama borçları nedeniyle gelirinin önemli bir bölümünü gelecekteki gelirine karşılık şimdiden harcıyor olabilir. Bu, ücretlileşmenin yeni biçimidir: İnsan çalışarak yaşamakta, fakat çalışmasının önemli bir bölümünü gelecekteki borçlarını ödemek için kullanmaktadır.

Konut krizi: Ekonomik değil, sınıfsal bir mesele

Konut meselesi Türkiye’deki sınıfsal dönüşümün en görünür alanlarından biridir. Konut aynı anda üç farklı şeydir:

  • Bir barınma aracıdır.
  • Bir servet aracıdır.
  • Bir yatırım aracıdır.

Bu üç işlev aynı varlık üzerinde birleştiğinde konut piyasası yalnızca insanların nerede yaşayacağını değil, toplumun servetinin nasıl dağıtılacağını da belirler. Konut fiyatlarının yükseldiği bir ekonomide mevcut konut sahibi olan kişi servet kazanırken, konut sahibi olmayan kişinin konuta erişim maliyeti yükselir. Böylece toplum içinde yeni bir ayrım ortaya çıkar: Mülk sahibi olanlar ile mülk sahibi olamayanlar. Bu ayrım giderek kuşaklar arası bir ayrışmaya dönüşebilir. Daha önce ev satın almış bir ailenin çocuğu, ekonomik hayata miras alınmış bir konutla başlayabilir.

İlk kez çalışma hayatına giren genç ise aynı konutu satın almak için çok daha yüksek bir gelir ve çok daha uzun bir çalışma hayatına ihtiyaç duyabilir. Bu nedenle konut fiyatlarındaki artış yalnızca gayrimenkul piyasasının meselesi değildir. Kuşaklar arası servet transferinin temel mekanizmalarından biridir.

TCMB’nin konut piyasasına ilişkin göstergeleri bu alanın ekonomi açısından önemini ayrıca ortaya koyuyor; Merkez Bankası Temmuz 2026 itibarıyla Konut Fiyat Endeksi ve Yeni Kiracı Kira Endeksi gibi göstergeleri düzenli biçimde yayımlıyor. Konut böylece ekonomik büyümenin yanında sosyal hareketliliğin de belirleyicisi haline geliyor.

Gelir ile gider arasındaki fark kapandığında hane halkının önünde üç seçenek vardır:

  • Tüketimi azaltmak.
  • Tasarrufları kullanmak.
  • Borçlanmak.

Tasarruf kapasitesi düşük toplumlarda üçüncü seçenek giderek daha önemli hale gelir. Kredi kartları, tüketici kredileri, taşıt kredileri ve diğer finansal araçlar burada devreye girer. Borç tek başına kötü değildir. Yatırım için kullanılan borç gelecekte gelir yaratabilir. Bir işletmenin makine almak için kredi kullanması üretim kapasitesini artırabilir. Sorun, borcun giderek gelir açığını kapatmanın aracına dönüşmesidir. İnsan bugün kazandığından daha fazla tüketiyor ve farkı gelecekte kazanacağı gelirle kapatıyorsa, gelecekteki gelir bugünden tüketiliyor demektir.

Bu durum yaygınlaştığında borç ekonomisi ortaya çıkar. Ve borç ekonomisi yalnızca finansal bir ilişki değildir. İnsanın geleceğe ilişkin davranışını değiştirir. Borçlu insan işini kaybetmekten daha fazla korkar. Daha düşük ücretli işe razı olabilir. Daha fazla çalışabilir. İş değiştirme riskini azaltabilir. Kendi işini kurma cesaretini kaybedebilir. Dolayısıyla borçluluk, emek piyasasında da bir disiplin mekanizmasına dönüşebilir.

Bu nedenle borç ekonomisini yalnızca “hane halkının bankalara ne kadar borcu var?” sorusuyla değerlendirmek yeterli değildir. Asıl soru şudur: İnsanların gelecekte elde edecekleri gelir üzerinde ne kadar bugünden hak talep edilmiştir? Gençlerin gelecek kaygısı aslında ekonomik bir göstergedir. Gençlerin gelecek kaygısını yalnızca psikolojik bir mesele olarak değerlendirmek büyük bir hata olur. Genç insanın geleceğe güvenebilmesi için ekonomik sistemin ona bir gelecek ufku sunması gerekir.

  • İyi eğitim alırsam daha iyi iş bulabilirim.
  • Çalışırsam ev sahibi olabilirim.
  • Birikim yaparsam ekonomik güvenlik oluşturabilirim.
  • Kendi işimi kurarsam büyüyebilirim.
  • Çocuğumun hayat standardı benimkinden daha iyi olabilir.

Bunlar modern toplumun ilerleme vaadinin temel unsurlarıdır. Fakat konut fiyatlarının gelirlerden kopması, ücretlerin satın alma gücünün zayıflaması, iş güvencesinin azalması ve borçluluğun artması bu vaatleri zayıflatır. Genç insanın problemi o zaman yalnızca bugünkü gelirinin düşük olması değildir. Gelecekte daha iyi bir hayat kurabileceğine ilişkin ekonomik hesabın bozulmasıdır.

Bu nedenle gençlerin yurtdışına yönelmesi, daha geç evlenmesi, daha geç çocuk sahibi olması veya girişimcilik riskinden kaçınması gibi davranışlar ekonomik sistemin sonuçları olarak da okunmalıdır.

Sınıfsal yeniden dağılım nasıl gerçekleşiyor?

Burada ekonomik sistemin en kritik mekanizmasına geliyoruz. Servet yalnızca gelir yoluyla dağıtılmaz. Enflasyon, faiz, kur, konut fiyatları, vergi sistemi, kamu harcamaları, kredi mekanizması ve varlık fiyatları da toplumdaki servetin yeniden dağılımını etkiler. Örneğin yüksek enflasyon dönemlerinde nakit ve sabit gelir taşıyanların satın alma gücü aşınabilir. Buna karşılık reel varlık sahibi olanların serveti fiyatlarla birlikte yükselebilir.

Yüksek faiz borçlu kesim üzerinde baskı yaratırken finansal varlığı olan kesim açısından farklı bir gelir kanalı oluşturabilir. Konut fiyatlarının yükselmesi mevcut mülk sahiplerinin servetini artırırken kiracıların harcanabilir gelirini azaltabilir. Dolayısıyla ekonomik kriz tek bir toplumsal sınıfa aynı şekilde dokunmaz. Kriz, sınıflar arasında farklı biçimlerde yaşanır. Bu nedenle “enflasyon herkesi fakirleştiriyor” cümlesi de eksik kalır. Enflasyon herkesi aynı ölçüde fakirleştirmez. Kimin neye sahip olduğuna, gelirinin nereden geldiğine, borcunun bulunup bulunmadığına ve fiyat artışlarından nasıl etkilendiğine bağlı olarak farklı sonuçlar doğurur.

İşte sınıfsal yeniden dağılım tam da burada gerçekleşir. Üretken ekonomi neden daha önemli? Bütün bu tartışmanın merkezine yeniden Üretim İmkânları Eğrisi’ni koyabiliriz. Eğer Türkiye’nin temel problemi yalnızca gelir dağılımı olsaydı, mevcut pastanın daha adil paylaşılması yeterli olabilirdi. Fakat sorun bundan daha büyüktür. Pastayı büyütmek zorundayız. Daha fazla ve daha kaliteli mal ve hizmet üretmek zorundayız. Daha yüksek katma değerli sektörlere geçmek zorundayız.

Verimliliği artırmak zorundayız. İşgücünün niteliğini yükseltmek zorundayız. Teknoloji üretmek zorundayız. Ve sermayeyi üretken yatırımlara yönlendirmek zorundayız. Çünkü üretim kapasitesi artmadan yalnızca gelirin yeniden dağıtılması kalıcı refah yaratmaz. Fakat burada tersinden bir sonuç da vardır: Üretim kapasitesi artsa bile ortaya çıkan gelirin dağılımı aşırı bozuksa ekonomik büyümenin toplumsal karşılığı zayıf kalabilir. Dolayısıyla sürdürülebilir kalkınmanın iki ayağı vardır: Pastayı büyütmek ve pastanın nasıl bölüşüldüğünü düzeltmek. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

Aslına bakarsanız toplum olarak yeni bir ekonomik sözleşmeye ihtiyaç var. Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca enflasyonu düşürmek değildir. Enflasyonu düşürmek zorundayız; fakat bunun yanında ekonomik sistemin sermayeyi nereye yönlendirdiğini de değiştirmek zorundayız. Konut ve finansal varlıkların spekülatif getirileri ile üretken yatırım arasındaki dengeyi yeniden kurmak gerekir. Uzun vadeli yatırımların önündeki belirsizlikleri azaltmak gerekir.

Hukuki öngörülebilirliği güçlendirmek gerekir. Eğitim sistemini üretim yapısının ihtiyaçlarıyla daha güçlü biçimde buluşturmak gerekir. Verimlilik artışını ücret artışlarıyla ilişkilendiren bir üretim modeli oluşturmak gerekir. Kamu kaynaklarının ekonomik ve toplumsal getirisi yüksek alanlara yönelmesini sağlamak gerekir. Ve en önemlisi, çalışmanın yeniden ekonomik güvenlik üretebildiği bir toplum kurmak gerekir. Çünkü bugün asıl sorunlardan biri şudur:

İnsan çalışıyor ama zenginleşemiyor. İnsan kazanıyor ama birikim yapamıyor, ev sahibi olamıyor. İnsan borçlanarak hayatını sürdürüyor, çocuğunun geleceğini finanse etmekte zorlanıyor. Bütün bunlar yalnızca bireysel başarısızlıklarla açıklanamaz. Bunlar ekonomik sistemin ürettiği yapısal sonuçlardır.

Mesele daha fazla para değil, daha fazla değer üretmek. Türkiye’nin ekonomik problemi sonunda tek bir soruya indirgenebilir: Sermayeyi ve emeği, yeni değer üreten faaliyetlere mi yönlendiriyoruz; yoksa mevcut değerin paylaşımı için mi yarıştırıyoruz? Birinci durumda üretim kapasitesi genişler. İkinci durumda servet transferleri hızlanır. Birinci durumda fabrika, teknoloji, eğitim, verimlilik ve ihracat büyür. İkinci durumda konut, arsa, finansal varlık ve ayrıcalıklı erişim üzerinden servet birikir. Birinci durumda gençler geleceğe yatırım yapar. İkinci durumda gençler geleceği bugünden satın almak için borçlanır. Birinci durumda orta sınıf genişler. İkinci durumda orta sınıfın güvenlik alanı daralır. Birinci durumda ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşür. İkinci durumda ekonomi büyürken toplumun önemli bir bölümü neden daha yoksul hissettiğini anlamaya çalışır.

Türkiye’nin bugün yaşadığı geçim krizinin derin anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Sorun yalnızca fiyatların yüksek olması değildir. İnsanların gelirleri ile hayatlarının maliyeti arasındaki makasın giderek açılmasıdır. Sorun yalnızca konut fiyatlarının yükselmesi değildir. Konutun barınma hakkından giderek servet biriktirme aracına dönüşmesidir. Sorun yalnızca borçların artması değildir. İnsanların gelecekteki gelirlerini bugünün ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmak zorunda kalmasıdır. Sorun yalnızca orta sınıfın gelir kaybı değildir. Orta sınıfın geleceği planlama kapasitesinin aşınmasıdır.

Sorun yalnızca gençlerin gelecek kaygısı yaşaması ya da rantın ekonomik hayatın bir parçası haline gelmesi değildir; daha derinde, ekonomik sistemin gençlere gelecek kurabilecekleri bir ufuk sunmakta zorlanması ve üretmekten daha kolay, daha hızlı ya da daha güvenli biçimde rant elde etmeyi mümkün kılan bir teşvik yapısının ortaya çıkması bulunmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir ekonomik program değil, aynı zamanda sermayenin nereye yöneleceğini, kredinin hangi alanları destekleyeceğini, kamu kaynaklarının hangi sonuçları üretmesi gerektiğini ve ekonomik büyümenin toplumsal refaha nasıl dönüşeceğini yeniden tanımlayan bir ekonomik öncelikler hiyerarşisidir. Sermayenin üretken yatırımlara yöneldiği, kredinin kısa vadeli kazançlardan çok verimlilik ve yüksek katma değer yaratacak yatırımları desteklediği, kamu kaynaklarının ayrıcalık ve servet transferi yerine toplumsal ve ekonomik kapasiteyi güçlendirdiği bir yapı kurulmadıkça, büyümenin kendisi toplumsal refah üretmeye yetmeyecektir.

Aynı şekilde konutun öncelikle bir finansal varlık ve servet biriktirme aracı olmaktan çıkarak yeniden barınma işlevini kazanması, ücretin yalnızca gündelik hayatın maliyetlerini karşılayan bir gelir olmaktan öteye geçerek çalışanlara tasarruf etme, birikim yapma ve gelecek kurma imkânı sağlaması; eğitimin ise insanları yalnızca mevcut işgücünün ihtiyaçlarına değil, teknolojik dönüşümün ve yüksek katma değerli üretimin gerektirdiği bilgi ve becerilere hazırlaması gerekmektedir. Ancak bütün bunlar gerçekleştiğinde ekonomik büyüme yalnızca milli gelir hesaplarında görülen bir artış olmaktan çıkarak insanların gündelik hayatında hissedilen bir refaha dönüşebilir. Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği sahip olduğu para, gayrimenkul ya da finansal varlıkların toplamından ibaret değildir; asıl zenginlik, emeğini, sermayesini, bilgisini, teknolojisini ve zamanını ne ölçüde yüksek değere dönüştürebildiği ve ortaya çıkan değeri toplumun ne kadar geniş bir kesimine refah olarak aktarabildiğidir.

Bu açıdan bakıldığında Üretim İmkânları Eğrisi’nin dışarı doğru kayması yalnızca daha fazla fabrika kurulması veya daha fazla sermaye biriktirilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda kurumların niteliğinin, hukuki öngörülebilirliğin, eğitimin kalitesinin, teknolojik kapasitenin, sermaye tahsisinin ve toplumun geleceğe ilişkin beklentilerinin birlikte iyileşmesini ifade eder. Dolayısıyla ekonomik kapasite yalnızca iktisadi kaynakların miktarıyla değil, o kaynakları harekete geçiren toplumsal düzenin niteliğiyle de belirlenir. Bir toplumda insanlar uzun vadeli yatırım yapacağına kısa vadeli kazancı, üretken girişim yerine rantı, beceri geliştirmek yerine mevcut varlıkların değer artışını daha rasyonel görmeye başladığında, sorun yalnızca bireysel tercihlerin değil, ekonomik teşviklerin ve kurumsal yapının sorunudur.

Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik geleceğini belirleyecek olan yalnızca hangi para ve maliye politikalarının uygulanacağı değil, aynı zamanda nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen kurulmak istendiğidir. Asıl soru da burada ortaya çıkmaktadır: Türkiye yalnızca daha fazla büyüyen bir ekonomi mi olacaktır, yoksa daha fazla değer üreten, bu değeri üretken yatırımlarla çoğaltan ve ortaya çıkan refahı toplumun daha geniş kesimlerine aktarabilen bir ekonomi mi? Çünkü ekonomik büyüme ile toplumsal zenginleşme aynı şey değildir; bir ülkenin gerçek başarısı yalnızca ekonomisinin ne kadar büyüdüğüyle değil, insanların çalışarak, üreterek ve geleceğe yatırım yaparak nasıl bir hayat kurabildiğiyle ölçülür.