Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Uzaklığın Güzelleştirdiği İnsan

A+ A-

“Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.” — Ahmet Hamdi Tanpınar»

İnsan bazı insanları uzaktan sever. Belki de sevmenin en tehlikesiz biçimi budur. Araya mesafe girdikçe kusurlar silinir, ayrıntılar kaybolur ve geriye yalnızca zihnimizin seçtiği birkaç güzel çizgi kalır. Uzakta duran insan, gündelik hayatın ağırlığından kurtulur; öfkelenmez, yorulmaz, yanlış kelimeler seçmez, küçük hesapların içine düşmez. Çünkü artık karşımızdaki gerçek insan değil, onun bizde bıraktığı imgedir. Tanpınar’ın “yıldız” dediği şey biraz da budur: Uzaklığın güzelleştirdiği, erişilmezliğin büyüttüğü insan.

Yıldızlar uzaktan güzeldir. Onlara bakarız fakat dokunamayız. Belki bütün mesele de dokunamamaktır. Çünkü yaklaştığımız her şey ayrıntı kazanır; ayrıntı ise kusuru beraberinde getirir. Hayran olduğumuz bir insanla aynı masaya oturduğumuzda, sevdiğimiz biriyle aynı hayatı paylaşmaya başladığımızda, yıllarca özlediğimiz bir şehre yerleştiğimizde bunu fark ederiz. Uzaktan yekpare görünen şey yakından çatlaklarını göstermeye başlar. Hayal, gerçeğin ayrıntılarını sevmez.

İnsan bu yüzden yalnızca başkaları tarafından hayal kırıklığına uğratılmaz; çoğu zaman kendi hayallerinin kurbanıdır. Karşımızdaki insan bize verdiği sözden daha azını vermiş olabilir, fakat bazen ona hiç vermediği sözleri de biz yüklemişizdir. Ondan olamayacağı bir insan olmasını istemiş, kendi zihnimizde ona bir makam tayin etmiş, sonra da o makamdan düştüğü için onu suçlamışızdır. Oysa belki düşen o değildir. Yıkılan, bizim onun için kurduğumuz yüksek kürsüdür.

Tanpınar’ın cümlesindeki hüzün tam burada başlar: “Hayalimizdeki yerinden inecek.” Demek ki önce biz çıkarıyoruz insanları oraya. Bir bakışı, bir sözü, bir davranışı büyütüyor; birkaç güzel parçadan kusursuz bir bütün kuruyoruz. Sonra hayat geliyor. Hayatın acımasız taraflarından biri, insanları gündelik hâlleriyle göstermesidir. Kahramanların da yorulduğunu, âşıkların da bencilleşebildiğini, bilgelerin de yanılabildiğini, güçlü insanların da korktuğunu öğreniyoruz. Bir zamanlar gökyüzünde duran yıldız, birdenbire yanı başımızdaki insana dönüşüyor.

Ve “herkese benzeyecekti.” Belki Tanpınar’ın cümlesinin en ağır tarafı burasıdır. Çünkü insan sevdiğinin herkese benzemesini istemez. Sevmenin içinde gizli bir istisna arzusu vardır. Sevdiğimiz kişi bizim için kalabalığın dışına çıkmalıdır. Onun sesi başka, bakışı başka, dünyadaki yeri başka olmalıdır. İnsan sevdiğine biraz da “sen diğerleri gibi değilsin” diyerek bağlanır. Hayal kırıklığı ise tam tersini fısıldar: O da herkes gibiymiş. Fakat burada başka bir soru belirir: Herkese benzemek gerçekten bir düşüş müdür?

Belki olgunlaşmak, yıldızların da insan olduğunu kabul etmekle başlar. Çünkü bir insanı kusursuz olduğu için sevmek, aslında onu değil, onun hakkında kurduğumuz hayali sevmektir. Daha zor olan, yıldız söndükten sonra da kalabilmektir. Karşımızdaki insan gökyüzünden indiğinde; korkuları, zaafları, alışkanlıkları, suskunlukları ve eksiklikleriyle karşımızda durduğunda onu yeniden görebilmektir. Hayranlık mesafeye ihtiyaç duyar; sevgi ise yakınlığın yükünü taşımak zorundadır.

Belki bu yüzden bazı ilişkiler kavuşunca biter. Çünkü kavuşmak yalnızca iki insan arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaz; hayalle gerçek arasındaki mesafeyi de ortadan kaldırır. Beklediğimiz insanla karşılaştığımız insan arasındaki fark görünür hâle gelir. Bazen o farkı taşıyabiliriz, bazen taşıyamayız. İnsan çoğu zaman bir başkasından değil, kendi beklentisinin ağırlığından yorulur.

Bu yalnızca aşk için de geçerli değildir. Gençliğimizde geleceği bir yıldız gibi görürüz. Bir mesleğe, bir makama, bir şehre, bir eve ulaştığımızda hayatın tamamlanacağını düşünürüz. Sonra ulaşırız. Bir zamanlar uzaktan parlayan şey gündelik hayatın parçasına dönüşür. Hayalini kurduğumuz işin masasında evraklar birikir, özlediğimiz evin faturaları gelir, büyülendiğimiz şehrin trafiğine takılırız. İnsan yalnız insanları değil, hayat ihtimallerini de yıldızlaştırır.

Belki en büyük hayal kırıklığımızı kendimiz konusunda yaşarız. Çocukken gelecekteki kendimizi de uzakta parlayan bir yıldız gibi düşünürüz. Daha cesur, daha başarılı, daha huzurlu, daha bilge biri olacağımızı zannederiz. Yıllar geçtikçe ona yaklaşır ve şaşırırız: Gelecekte beklediğimiz o kusursuz insan da bizizdir. Aynı korkularla, aynı tereddütlerle, aynı eksikliklerle… İnsan bazen kendi hayalindeki yerinden de iner.

Fakat bu iniş bütünüyle kötü değildir. Yıldız olmak güzel olabilir ama insan olmak daha hakikidir. Yıldızlara bakılır; insanlarla yaşanır. Yıldızlara hayran olunur; insanların eli tutulur. Uzaklık büyüler, yakınlık sınar. Ve belki gerçek sevgi, hayranlığın bittiği yerde başlar.

Tanpınar’ın hüznü burada insanın kaderine dönüşür. Hayat boyunca yıldızlar seçeriz kendimize. İnsanları, şehirleri, zamanları, idealleri gökyüzüne yerleştiririz. Sonra zaman onları birer birer aşağı indirir. Önce şaşırır, sonra kırılırız. Oysa belki hayat bize onları küçültmek için değil, gerçekten tanıyabilmemiz için yaklaştırmaktadır. Çünkü hiç kimse yıldız olarak kalamaz. Belki kalmamalıdır da.

İnsanın asıl değeri gökyüzünde kusursuz görünmesinde değil, yeryüzüne indikten sonra, bütün kusurları ortaya çıktığında hâlâ sevilmeye değer bir şeyler taşımasındadır. Hayal kırıklığı da bu bakımdan yalnızca bir kayıp değildir. Bazen hayalin kırılması, hakikatin görünmesidir. Ve insanın önünde o zaman çok daha zor bir soru kalır: Yıldızını mı seviyordun, yoksa yıldızdan inen insanı da sevebilir misin?