Picture of Murat Erol
Murat Erol

“Vatandaşlık Temelli Millet Anlayışı” Çerçevesinde Eleştirel Bir Okuma (1)

A+ A-

Soru net: Vatandaşa millet diyebilir miyiz veya milleti vatandaşlardan oluşan topluluk olarak tanımlayabilir miyiz? Bu net soru karşısında varmak isteyeceğimiz cevaplar ise netlik taşımamaktadır. Resmi ve kamuya açık söyleme göre “Türk milleti” ifadesi, herhangi bir ayrıma (din, dil, ırk, mezhep, sınıf vb.) yer bırakmadan devletle hukukî bağı olan insanların eşitliği anlamına gelen vatandaşları kastetmektedir. Buna karşın, milletin “Türk” olarak nitelendirilmesine şüpheyle veya itirazla yaklaşanlar yanında milleti daha türdeş/homojen yapı olarak görenler de bulunmaktadır. Burada tartışmak istediğimiz konu, milletin “Türk” olarak ifade edilmesi değil, milletin “vatandaş” olarak ifade edilmesi olacak.

Modern dönemde devletler arasında zımni bir mutabakat ile “vatandaşlık” uygulaması genel geçer bir kaide haline gelmiştir. Bu uygulamanın kapsama alanı dışında kalanlar “vatansızlar” olarak sınıflandırılırken, buradan da anlaşılacağı gibi vatandaşlık, bir memleket veya vatan aidiyetinden ziyade devlet bağını taşımaktadır. Modern vatandaşlık anlayışının çerçevesi devlet ve ülke bağı üzerine bina edilirken, giderek devletle kurulan hukukî bağ tek başına temel haline gelmiştir. Devletler açısından, “millet” önemli derecede soyutluklar taşımaktadır; bu nedenle milletin kimlerden sayılacağının belirlenmesinde öne sürülecek kıstasları bir yana, milletin modern dönem ve teorideki hali, halktan ve vatandaştan çok ötede soyutluklar taşımaktadır. Bu nedenle, somut bir bağ olan hukuk üzerinden yine son derece somut  olan vatandaşlık tesis edilirken, vatandaşın kim olacağı tartışması, nitelikleri ve niceliği gibi konular tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde netlikler içermektedir. Bu bağlamı da kapsayacak şekilde, devlet iki insan topluluğuyla genel olarak muhatap olmaktadır; birincisi vatandaşları, ikincisi de vatandaş olmayan diğer insanları da kapsayan halk (Buna yabancılar olarak tabir edilen topluluklar da dâhildir.). Türkiye örneğinde buna milleti de eklemek gerekiyor. Devlet bu üç yapıyla ilişkisini veya muhataplığını korumak ister ve belli düzen içinde ilişkilerini sürdürmeyi hedefler. Vatandaş, hukukî topluluktur ve kim olduğu net ve bellidir; halk, fiili topluluktur ve o mekânda veya coğrafyada bulunma özelliği ile öne çıkar; millet ise, manevi (ve siyasi) topluluktur ve aynı zamanda kültürel ve tarihî yönler taşırken sınırları belirsizdir. Burada kurulan ilişkilerin/irtibatın/iletişimin çerçevesi devletin kendisini konumlandırdığı içerdeki ve dışardaki (milletlerarası) yeriyle ve rolüyle doğrudan ilişkilidir. Bu konum her üç topluluk üzerinden tezahür etmektedir. Bu anlamda halk ve vatandaş kavramlarıyla kastedilen topluluklar net iken, millet kavramındaki soyutluk durum ve şartlara göre bir manevra ve hareket alanı sağlamaktadır. Millet kimi durumda coğrafî bir yapı, kimi durumda dinî bir topluluk, kimi durumda ise kültürel ve tarihî ortaklıkları taşıyan bir yapıdır. En ilginç ortaya çıkışı ise etnik bir hüviyet kazanmasıdır. Zira günümüz dünyasında olduğu kadar, milletin modern teorisinde de etnik unsur en gerilerdedir; buna rağmen faydacı siyasî ilişkiler bağlamında bu çerçeve bir işlev görmektedir. Bu bakımdan millet kavramının soyutluğu sadece kastettiği topluluk bağlamında değildir, anlam olarak da muğlaklar taşır. -Daha önce ifade ettiğimiz gibi- Osmanlı’nın milletler sistemi son derece somuttur, millet olma şartının temeline dini koymuş ve buna göre bir sınıflandırmaya gidilmiştir. Modern dönemde millet kavramı üzerinde kurulamayan mutabakat, müşterek bir kavram, anlam ve değer olarak milletin ortaya çıkmasını da geciktirmiştir (ve geciktirmeye devam etmektedir).

Günümüzde millet, en dar anlamıyla vatandaşa indirgenen, şartlara göre ise din, etnisite, tarihî ortaklıklar ve durumlar, coğrafyalar gibi faktörlere göre genişleyen bir yapı arz etmektedir. Türkiye özelinde ortaya çıkan bu muğlaklığın büyük sıkıntılara neden olması yanında, farklı siyasî faydalar da sağladığı görülmektedir. Bu anlamda bu faydaları gözeten bir “üst siyaset” kendiliğinden veya bir bilinç dairesinde oluşmuştur.

Fransa’da[1] anayasada halk, millet, vatandaş kavramları arasındaki geçişler Türkiye kadar olmasa da belli oranda muğlaklık taşımaktadır. Bir ulus/millet anlatısına gönderme bulunmaktadır. Halk kavramı öne çıkmıştır, vatandaşlar aynı zamanda “Fransız”dır. Ancak bunlarla birlikte şunu da görmek lazım “halk”ın “ulus(un demokratik yaşamın)a” (m.4/4) bahsederken tamda modern teorideki milleti ortaya koymaktadır. Halk, milletin canlı ve yaşayan kısmıdır. Bu bakımdan “milli/ulusal egemenliğin” sahibi de halktır. [2] Bu yönden netlik olmasına rağmen, “Fransız vatandaşları”nın halk mı millet mi olduğu yine de muğlaklık taşımaktadır.

Almanya’da ise milletten halka doğru seyir nettir; vatandaş kavramı yerine “Almanlar” kullanılmaktadır. Her ne kadar Almanlardaki millet anlayışının eski dar kapsamı son dönemde genişlemiş olsa da, bunun (“Almanlar”ın) kavram olarak ifade edilmeyen “millet” olduğu görülmektedir.[3] Bu anlamda kavram tercihi olarak her ne kadar milleti/ulusu kullanmamış olsa da Almanlar ifadesi bunu kastetmektedir. Diğer yandan “Almanlar” olarak anılan topluluğun aynı zamanda vatandaşlar olduğunda da şüphe yoktur. Bu bakımdan Alman anayasasında belli oranda muğlaklık olsa da Almanlar (yani “Alman milleti)” aynı zamanda vatandaş anlamına gelmektedir.

İki ana ekolün günceldeki genel hatlarını ortaya koyduktan sonra Türkiye’ye bakabiliriz. En başta dikkat edilmesi gereken husus, Türkiye’de vatandaşlığın bir kanunnameye (1869) ve sonrasında anayasaya (1876) dayanmasıyla eş zamanlı okumaların yapılması gerekmektedir. Vatandaşlık norm haline geldiğinde, bunun iki temel belirleyen oldu; birincisi devletle kurulan bağ, ikincisi de devletin topraklarında yaşayan ahaliden/halktan olma şartı. Tüm bunlarla birlikte düşünülmesi gereken bir diğer husus ise, vatandaşlığın gelişmesi ile, vatan ve millet anlayışlarının da değişmesi ve gelişmesi oldu. Türkiye’de vatandaşlık, millet ve vatan kavramları anlamları ve pratikleriyle eş zamanlı gelişim gösterdiler. Bu bakımdan tekâmülü hala devam eden kavramların, siyasi dönemler ve söylemlerin etkisiyle tamamlanamayan bir seyre konu olduğu da belirtilmelidir. Devletin sürekliliğinde şüphe olmamasına rağmen, sert paradigmal kırılmalar Cumhuriyet tarihi boyunca devam edegelmiştir. Bu nedenle kavramlar çerçeve, durumlara, olaylara, döneme, siyasete vb. göre değişkenlik arz etmiştir. Dolayısıyla bunun muhatabı olan toplum ister istemez süreçlerden etkilenmiştir.

Türkiye’de devletin, millet ve vatandaş arasındaki bıraktığı boşluklar siyasi durum ve şartlara göre manevra imkânı taşımasından da ileri gelmektedir, şeklindeki önermenin güçlü olduğu görülmektedir. Türkiye’de millet kavramının, tarihi ve kültürel kökleri itibarıyla siyasi, manevi ve diğer değerler açısından yüklendiği anlam ve misyonun “yüksekliği”nin modernleşme döneminde ve devamı olan Cumhuriyet döneminde bir formüle ve net tarife sahip olmamasıyla, sınırları muğlak kalmıştır. “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk milleti denir” ifadesinin vatandaş ve millet hatta halk ayrımı içermediği net görünmektedir. Dönem itibarıyla Milli Mücadeleye dâhil olmayan ciddi bir halk kitlesinin bulunması, sonraki dönemde onları millet, halk hatta vatandaş olmaktan alıkoymamıştır. Pratiklerden yola çıkılarak ortaya konulan bir millet anlayışı, diğer yanda ise vatandaşları ifade eden bir millet anlayışı (“Türk”), başka yerlerde de modern teorideki millet anlayışı. Bütün bunlar Türk anayasacılığının kaosu değildir, aynı zamanda devletin ve milletin de zaman zaman açmazlar yaşadığı konulardır.

Türk hukukundaki sürekliliğin büyük kesintilere uğraması yanında hukukun diğer sosyal bilimlere karşı kendini kapatması, hukuku öncesiz ve sonrasız bir yasama faaliyeti ürününe dönüştürmüştür. Anayasaların genel sistematiği belli ölçüde yerleşmiş olmasına rağmen kavramsal haritanın hala bir türlü yerleşmediği, siyasi ve toplumsal söylemlerle etkileşim her üç sahada belirsizlikler ve boşluklara neden olmaktadır. Türk hukukunda, anayasaları merkeze alan çalışmalarda kimlikler konusundaki belirsizlikler üzerinde derinlemesine durulmadığı görülmektedir. Örneğin “Türk” ifadesinin “vatandaş” yerine geçmesi doğal ve tartışmaya gerek duymayacak bir şekilde kabul görürken, “Türk” ifadesinin aynı zamanda milletin adı olması konusunda da doğal bir kabulle, hem bu mevzularda hem de her konuda madde ve uygulamalara ilişkin yorumlar ortaya konulmaktadır. Burada “Türk” kavramının artık bir siyasi tercih olarak tartışma dışı bırakılmasından ziyade Türk’ün ne olduğu ve kim olduğu hususunun hukuk hayatımız açısından meçhul olduğu görülmektedir. Düşünce hayatımızda buna dönük çalışmaların varlığı, ne yazık ki hukuk dünyasını beslemekten ve desteklemekten uzaktır. “Türk”ün siyasi bir tercih olduğu gerekçesiyle tartışma dışı kalması, önemli meseleleri ele almaya da mani görünmektedir. Zira kavramın tarihini ve tarihi süreçlerini anlamak, hatta kimilerince negatiflik yüklenen yönleriyle de yüzleşmek gerekiyor. Siyasi bir tercih diyerek tartışma dışına bırakıldığında, esasında milli kimlik tartışmaları yanında Osmanlı’dan itibaren süregelen bir vakıa da görmezden gelinecek. Bu bakımdan, bu yazının öncesinde yaptığımız gibi sonrasında da yapacağımız tartışmalar Türk’ün ne ve kim olduğunu da anlamayı içerecek. Bu kısımda esas olarak vatandaşlık ve milletin eşitlenmesini ele almaya çalışacağız. Genel olarak tartışma dışı bırakılmak suretiyle maddelerin yorumlanıp geçilmesi, günümüze kadar gelen tartışmalara da kaynaklık eden temel nedenler arasında bulunmaktadır. Türk hukuk çevreleri, kavramlar ve kavramların safahatları üzerinden ne yazık ki durmazlar, durmayı önemsemezler, bu yönde tartışmaları da hukuk dışı görürler. Belli kavram setleri ve şablonları belli konuların izah edilmesi için yeterlidir; akabinde asıl mesele olarak görülen kanun ne diyor, anayasa maddesi ne diyor meselesine gelinir. Kanun veya anayasa maddesinin ne dediğinin sadece maddeden anlaşılacağına inanmak veya anlamın maddede mündemiç olduğunu düşünmek, sadece maddelerin lafzı üzerinden bir yoruma girişmek hukuk açısından doğru değildir. Zira hukuk, alan itibarıyla köklü bir geleneğin tarihi hareketliliğini taşımaktadır. Diğer yandan, farklı disiplinlerle doğrudan ve dolaylı temaslar hukuk dediğimiz bilimi, yasama faaliyetini ve düzeni ortaya çıkaran temek dinamiklerdir. Bu kısa durum tespiti üzerinden varmak istediğimiz tespit, Türk hukuk çevreleri için halk, millet, vatandaş, toplum, kamuoyu, kitle gibi birbiriyle kesişen ve ayrışan kavramların tam olarak ne olduğunun önem taşımadığı olacaktır. Millet ile halk ve bu ikisinin egemenliği arasında farklar bulunduğu gibi, kendi tarihi süreçlerinde de belli farkları içermektedirler. Millet ile vatandaş, halk ile vatandaş, halk ile toplum gibi kavramsal ayrımların, en azından bu kavramları içeren mevzuları ele alan metinlerde ele alınmış olması gerekiyordu.

Mevzumuz bağlamında “Türk vatandaşlığı” ile “Türk milleti” ifadelerinin görünürde net bir farkı vardır; her şeyden önce vatandaş ve millet arasındaki fark görünecek boyuttadır. Burada ele almak istediğimiz husus, yine hukuk tekniği bağlamında vatandaşlık olmayacak. Vatandaşlık ile millet kavramlarının anlamlarının birbirine nasıl yakınlaştığını, nasıl ayrıldığını görmeye, anlamaya ve ele almaya çalışacağız. Bu minvalde Türkiye’deki hukuk çevrelerinin duruma bakışını ortaya koyarak, esasında Türk hukukuna egemen olan anlayışı belirlemeye çalışacağız. Sonuç olarak milletin vatandaş olarak ifade edilmesi ile vatandaş topluluğunun millet olarak ifade edilmesini ve bu ikisi arasındaki sınırları tartışacağız. Hukukî millet ile kültürel millet meselesi de doğal olarak karşımıza çıkacak önemli bir mevzu olacak.


[1] Önsöz p. 1: “Fransız halkı, 1789 Bildirgesi ile tanımlanan ve 1946 Anayasa Önsözü ile tamamlanan İnsan Haklarına ve ulusal egemenlik ilkelerine ve 2004 Çevre Şartı’nda tanımlanan hak ve görevlere bağlılıklarını resmi bir şekilde ilan etmektedir.” m. 1/1: “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyet olacak. Tüm vatandaşların yasa önünde eşitliğini, köken, ırk veya din ayrımı olmaksızın sağlamalıdır.  (…)” m. 3/1: “Ulusal egemenlik, halkın kendisine ait olacaktır ve halk, temsilcileri ve referandum yoluyla bunu gerçekleştirecektir.” m.3/4: “Reşit olmuş ve medeni ve siyasi haklarına sahip olan her iki cinsiyetten tüm Fransız vatandaşları, yasada öngörülen şekilde oy kullanabilir.” m. 4/4: “Yasalar, çeşitli görüşlerin ifade edilmesini ve siyasi partiler ile grupların ulusun demokratik yaşamına adil katılımını garanti eder.” (Bkz.: https://constituteproject.org/constitution/France_2008)

[2] m. 3/1: “Ulusal egemenlik, halkın kendisine ait olacaktır ve halk, temsilcileri ve referandum yoluyla bunu gerçekleştirecektir.” (Bkz.: https://constituteproject.org/constitution/France_2008)

[3] Önsöz (son cümle): “Bu Temel Yasa böylece tüm Alman halkı için geçerlidir.” m. 8/1: “Tüm Almanlar, önceden bilgilendirilmeden veya izinsiz barışçıl ve silahsız bir araya gelme hakkına sahiptir.” m. 11/1: “Tüm Almanların federal toprak genelinde serbestçe hareket etme hakkı olacaktır.” m. 16/1: “Hiçbir Alman yabancı ülkeye iade edilemez. (…)” m.54/1: “(…) oy kullanma hakkı olan ve kırk yaşına ulaşmış herhangi bir Alman seçilebilir.” (vb.). m. 12a/6: “(…) Alman vatandaşlarının mesleklerini veya iş yerlerini terk etme hakkı (…)” m.16/1: “Hiçbir Alman vatandaşlığından mahrum bırakılamaz. (…)” (“Hiçbir Alman, Alman vatandaşlığından mahrum bırakılamaz” şeklinde anlıyoruz.) (Bkz.:https://constituteproject.org/constitution/German_Federal_Republic_2014)