Picture of Murat Erol
Murat Erol

“Vatandaşlık Temelli Millet” Anlayışı Çerçevesinde Eleştirel Bir Okuma (2)

A+ A-

-Türk Hukukunda Vatandaşlık ve Millet Eşleştirmelerine Genel Bakış-

Hukukî pozitivizmin katı bir uygulamacısı olan Türk hukukunda, kavramlar kadar, tarihî süreçler, sosyolojik gelişmeler ve felsefî zemin gibi normların oluşma süreçlerindeki etkenler çok da öncelik taşımaz. Hukuk düzenimiz, normlar ve normların pratikleriyle doğrudan ilgilidir. Bu yüzden inşaî yönünden ziyade uygulama/pratik yönü öne çıkan Türk hukuk aklı, bir şekilde iyi örnekleri ortaya koymada dönem dönem maharetini göstermiş olsa da, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tedricen teorik/nazarî yönünü geride bırakmış, “iktibas”, “tercüme” ve “adaptasyon” arasında oluşturulan normatif düzene pozitivist bir şekilde konumlanmıştır. Türk hukuk düzeni artık, normlarıyla var olagelen ve muhtevasında sosyal teoriler taşımayan/barındırmayan, olaylar ve şartlara göre kolayca değişen ve şekillenen bir yapıya sahiptir. Sosyal teorilere ve yeni düşüncelere karşı hukuk çevreleri pek de heveskâr olmamış, kendi kendine yetme iddiasını bilinç altında daima muhafaza etmiştir

Bu bağlamda konu edindiğimiz “vatandaşlık” kavramının “millet” kavramıyla iç içe geçmesi, “millet” kavramının da “vatandaşlık” kavramına indirgenmesi hususu hukuk sahası için ilginç bir tartışma konusu olabilmiş değildir. “Millet”in oluşumuna dair genel geçer tezler (objektif-subjektif unsurlar, Renancı anlamlar gibi) büyük oranda bu tartışmaların mahiyetini oluşturmuştur. Genel hatlarıyla bakıldığında bu yönde bir tartışmayı açmak, kavramsal tercihlerin arka planını anlama ve anlatmaya girişmek yerine, belli bir noktadan (normlaşma aşamasından) sonrasının merkeze alındığı görülmektedir. Maddi yanı yani pozitivist yönü ağır basan, hatta ana eğilimini oluşturan bu zemin, hukukun diğer disiplinlerle diyaloğa geçmesine mâni olurken, bir yandan da hukuku besleyen, oluşturan, inşa eden ve süreçlerini belirleyen dinamiklere kayıtsız da kalınması anlamına gelmektedir.

*

Konu edindiğimiz tartışma çerçevesinde somut olarak belli yorum ve kanaatlere değinerek, tartışmayı derinleştirmeye ve belli noktalara varmaya çalışacağız.

Günümüzde vatandaşlık ile millet kavramlarının aynı anlamları taşıdıkları zannı veya düşüncesiyle bu kavramları birbirinin yerine kullananlar azımsanmayacak orandadır. Vatandaşlık meselesinin, maddi hukuk kısmı kadar, tarihî seyri ve teorik süreçlerinin ilgi çektiğini ve esaslı bir şekilde ele alındığını ne yazık ki söylemek zor görünmektedir.  Vatandaşlık, millet, halk hatta toplum kavramlarını içeren düzenlemelerde bu kavramların sınırlarının muğlaklığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu bağlamda başta vatandaşlık ve millet ilişkisi ve ayrımlarını merkeze alarak “vatandaşlık temelli millet” anlayışını somut olarak ele alma niyetindeyiz. Bu bakımdan doğrudan millet kavramı ve olgusuna odaklanmak yerine, yazarların millet ile vatandaşlık arasında kurdukları -doğrudan ve dolaylı- bağları ele alacağız. Tartışmaya vatandaşlık hukukunun son dönemdeki önemli isimlerinden ikisinin genel görüşlerine değindikten sonra, bu konularda tartışmaya bir yanıyla ve sınırlı da olsa girmekten imtina etmemiş olan çok sayıda anayasa hukukçusundan birkaçını merkeze alarak yazarların görüşlerini tartışacağız.

Aybay (ve Özbek-Perçin) vatandaşlığın hukukî bağ olmasını, bu ilişkinin sosyolojik, kültürel, siyasî, duygusal ve tarihî açılardan dolayı yeterli görmemekle birlikte[1] kişinin bir devleti oluşturan nüfus ögesine hukukî bağını vurgulaması bakımından uygun olduğunu ifade etmiştir.[2] Aybay (ve Özbek-Perçin)e göre, tam anlamıyla özdeş bir kavramı belirtmeyen “milliyet” ve “soy” kavramları, siyasî/politik amaçlarla kullanılan sosyolojik kavramlardır. Bu kavramlar, ırk, dil, din ve kültür gibi ögeleri kapsarken teknik olarak hukukî yön taşımazlar.[3] Aybay (ve Özbek-Perçin) kavramsal çerçevesini vatandaş, yurttaş, uyruk ve tebaa kavramları üzerinden tartışarak oluşturmuştur. Anayasa hukuku bağlamında kavramsal tartışmaya girmeyen Aybay (ve Özbek-Perçin), geçmişten bugüne anayasalardaki vatandaşlık tanımlarına değinmiştir.[4] Yazar(lar)ın tartışmayı derinleştirmesi beklenirken mevzuat izahı sınırları korunmuştur. Diğer yandan derinlemesine bir izaha girilmeden soy ve milliyet meselesinin genel olarak ele alınması yanında, kavramsal bağlamda eleştirel ve inşai bir tutum ortaya konulmamıştır. Vatandaşlık/tabiiyet hukuku konusunda çalışmaları öne çıkan Gülin Güngör, konumuz bağlamında, 1924 Teşkilatı Esasiye Kanununun, 1876 Kanun-ı Esasisindeki “Osmanlı” ibaresi benzer bir işlevi haiz olacak şekilde “Türk” kavramını kullandığını ifade etmiştir. Buna göre, “Türk” ifadesi dinî ve etnik bir yön taşımamaktadır.[5] Yazar, vatandaşlığın anayasalarda düzenlenme biçimlerini verdikten sonra, kanundaki düzenlemeler ile vatandaşlığın kazanımı ve kaybı ve bunlarla ilgili hususlarını ele almıştır.

Anayasa hukuku sahasında ise kavramlara yaklaşımın daha genişlediği dikkati çekmektedir. Ancak, anayasa hukukçularının, meseleye vâkıf olmalarına rağmen tartışmaları derinleştirme konusunda aktif bir tutum ortaya koymadıklarını da ifade edilebilir. Anayasacıların millet konusunda, modern milleti merkeze alarak, bunun oluşumu (subjektif- objektif unsurlar) gibi konulara değindikleri görülmektedir.

Genel çerçeveyi belli oranda da olsa ortaya koyan Erdoğan Teziç, 1924 Anayasasındaki (m. 88) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı tanımının (“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur.”) toplumdaki farklılıkların sosyolojik bir gerçek olarak varlığını kabul ederken, “ahali” yani halk sözcüğünün, millet kavramının tersine, toplumdaki farklılıkları vurguladığını yazmıştır.[6] Genel olarak Teziç’in düşünceleri şu şekilde özetlenebilir: Millet bölünmez bir bütün olarak, kendisini oluşturan kişilerden ayrı bir bütündür, varlıktır. Bu yanıyla millet, halk kavramından ayrıdır. Devlete ise, milli devlet vasfını veren millettir, halk değildir. Teziç’e göre Türklük sıfatı vatandaşlık anlamıyla dini ve ırki bir anlam taşımaz. “Türk” sözcüğü hukukî açıdan, sadece vatandaşlık anlamında kullanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözüne atıf yapan Teziç, millet anlayışının böylelikle ırk ve din esasına dayanmadığının açık bir şekilde ortaya konulduğunu yazmıştır. Anayasalar da aynı ifadelerle vatandaşlığı tanımlamıştır. Teziç, 1982 Anayasasında (m. 66/1) sınıf, bölge, etnik kimlik gibi farklılıklar dışında, millet kavramının bütünleştirdiği bir vatandaşlık söz konusu olduğunu ve bu açıdan vatandaşlık kavramının azınlık kavramını da kabul etmediği, ancak Lozan Barış Andlaşmasının Türkiye’de Müslüman olmayan azınlıklar olarak Rum, Ermeni, Musevi, Bulgar kökenlilerin varlığını kabul ettiğini ifade etmiştir. Teziç, 1982 Anayasasına göre (m. 10), herkesin kanun önünde eşit olduğunu, hiçbir zümreye, aileye veya sınıfa imtiyaz tanınmadığını belirterek, bu nedenle Türkiye Cumhuriyetinde kaide olarak “azınlık” haklarından söz etmenin hukuken söz etmenin mümkün olmadığını belirtmiştir. Aksi durumda, yani bir sınıfı azınlık olarak kabul etmenin onlara imtiyaz vermek anlamına gelecektir.[7] Diğer yandan Teziç’e göre, 1982 Anayasasında (m. 66) tanımlanan “Türk vatandaşlığı” yerine, son yıllarda “Türkiyelilik”, “Türkiyeli” gibi, coğrafi aidiyeti ifade eden kavramların kullanılması da isabetli değildir. Teziç tekrar, anayasanın vatandaşlık tanımında din, ırk, milliyet gibi kültürel ve etnik özelliklerin hukukî unsurlar olarak yer almadığını belirtmiştir. 1982 Anayasasındaki (m. 66/1) “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” hükmünün, etnik kimlikler dışında, millet kavramının bütünleştirdiği bir vatandaşlığı ifade etmektedir.  Burada ise bir Anayasa Mahkemesinin bir kararındaki tespitlere atıf yaparak, “Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır… Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı bir ulus olma savlarına dayanak yapılmamalıdır.”[8] kısmını alıntılayan Teziç’e göre, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları, etnik kökenleri ne olursa olsun, vatandaş oldukları için “Türk”türler. Bu nedenle, vatandaşlık düzenlenmesinde, etnik farklılıklar hukuki bir unsur olarak değil, fakat özgürlük sorunu olarak ele düşünülmelidir. Yine resmi dil-ana dil konusuna değinen Teziç, resmî dilin yanı sıra etnik grupların “anadilde eğitim talepleri”nin, ana dillerin öğretilmesi özgürlüğünün sınırlarını asarak, bölünmeyle sonuçlanacak ayni bir millet olma sonucunu doğacağından dolayı kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Yazara göre, vatandaşlık bilinci de, ancak resmi dil (Ay. m. 3) ile, yani Cumhuriyetin dili olan Türkçe ile verilebilir.[9]

Teziç’in görüşlerini kısaca ifade etmesine rağmen, düşüncelerini ortaya koyma biçimi, genel geçer kabulleri ve bütün sorun alanlarını da içerecek şekildedir. Özetlediğimiz görüşlerini sırayla ele aldığımıza yazarın görüşlerini netleştirmiş olmanın yanı sıra konuyla ilgili Türkiye’deki tartışma alanlarını da belirlemiş olacağız. 1924 Anayasasında “Türkiye ahalisi” ifadesinin “Türkiye halkı” olduğunu ifade eden yazara göre, halk kavramı millet kavramının aksine toplumdaki farklılıkları ifade etmekte ve taşımaktadır. Tabii burada millet kavramına yüklenen anlam ile homojenleşmenin yönü ve seyri de önem taşımaktadır. Farklılıkları taşıyan ve bünyesinde barındıran bir millet anlayışı mümkün müdür; modern millet anlayışı buna çok da imkân vermemiştir. Bu bağlamla ilgili olarak, Teziç milletin halkla ayrı bir yapılar olduğunu ifade ederek, milletin soyutluğunu da işaret etmiştir. Yazar, modern teoriye eklenmesi gereken şu önemli hususa değinmemiştir: Millet, geçmiş, bugün ve gelecekteki insan topluluğunun belli değerlerden çerçevesinde birleşimi ise, halk, milletin yaşayan insan unsurudur. Halkın, millet olma çabası yanında, bizatihi varlığı ve canlılığı itibariyle milletin bir parçası olduğuna dikkati çekmek gerekmektedir. Yaşayan insan unsurları, millet hayatındaki yerini yaşamlarının ardından “geçmiş”teki insanlar olarak devam ettirirler. Yazara göre, devlete milli/ulus devlet sıfatını veren halk değil millettir. Teziç’in modern millet ve halk meselesindeki ayrımları isabetli görünmektedir. Teziç, Türklük ile vatandaşlığın aynı olduğunu ifade ederek, Türk kavramının dini veya ırki bir anlam taşımadığını hukukî olarak vatandaş anlamına geldiğini yazmıştır. Burada Teziç’in anayasalardaki vatandaşlık tanımları çerçevesi içerisinde kalarak görüşlerini ifade ettiği görülmektedir. Türklük ile vatandaşlığı aynılaştıran Teziç, bir AYM kararından yaptığı alıntı ile bu defa vatandaş ile millet arasındaki mesafeyi azaltmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşlarının, etnik veya dini kökenleri ne olursa olsun, Türk olduğunu yazan Teziç, bunun gerekçesi veya nedeni olarak anayasalardaki düzenlemeleri göstermekle yetinmiştir. Bu anlamda Türklük ile ilgili bir milli kimlik konusuna birkaç cümle ile girmiş olsaydı farklı bir tartışmaya kapı da aralanmış olacaktı. En önemlisi ve burada konu etmeye çalıştığımız hususla ilgili görüşleri ise, etnik köken, bölge, sınıf gibi farklılıkların dışında, millet tarafından bütünleştirilen bir vatandaşlıktan söz edilmesidir. Lozan’da ifade edilen azınlıkların, anayasada zaten vatandaşlar arasında bir ayrım olmadığından kabul edilmesinin imkânsız olduğunu yazan Teziç’in, burada vatandaşlık ile milleti eşitleme çabası da dikkati çeker. Ancak kavramlar üzerinde durulmadığı ve anayasa maddelerinin dışında bir kaynağa yönelim olmadığından kavramlar olduğu gibi kalmaktadır. Lozan’a bu taraftan bakıldığında dil, kültür ve etnisite gibi alt ayrımlar konusuna girilmemiş olması bir başarı olarak görülebilir, zira kapsam en geniş alanda yani din alanında tutulmuştur. Daha da ileri gidilmesi halinde örneğin dil ve etnisite bağlamına doğru bir genişleme Müslüman unsurların da azınlık sayılması durumunu doğurabilirdi. Diğer taraf açısından bakıldığında ise azınlık meselesi tam da istedikleri gibi ortaya konulmuş ve uluslararası bir bağlama taşınmıştır. Bütün bunların günümüz vatandaşlık belirlemeleri, millet anlayışı ve azınlık konusunda kapsayacak bir tartışma zemini olduğu görülmektedir. Lozan’da kriter sayılmayan, hatta Almanlar hariç Avrupa’da da Osmanlı’da da millet oluşumundaki şartlara çok geç dâhil olan dil meselesi konusunda ise, resmi dil tartışma sahasının dışında bırakılarak bakıldığında, azınlık veya azınlık olmayan unsurların dilleri bir millet oluşumu sağlamış değildir. Teziç’in kavramlar ve meseleler konusunda merkezine cari hukuku alarak ortaya koyduğu yorumların tartışmalara son verecek veya meseleyi teorik çerçevede bir noktaya taşıyacak evsafta olduğunu söylemek zor görünmektedir.

Cumhuriyetin ilk dönem anayasa hukukçularından Yusuf Ziya Özer’in görüşleri dönemin ruhunu yansıtması açısından önem taşımaktadır. Millet konusunda günümüzde bilinen hususları erken dönemde izah eden Özer, 1924 Teşkilatı Esasiye Kanununda Türk vatandaşlığının düzenleme şeklini vererek, Türklüğün “tabii” (doğal) veya “İktisabî” (kazanılmış) olabileceğini, buna göre ise, Türkiye’de ve dışarda bir Türk babadan doğma çocukların “tabii” olarak Türk (vatandaşı) sayılacaklarını ifade etmiştir. Özer’e göre, kanun burada kan ve ırk “rabıtası”nı gözetmiştir.[10] Vatandaşlık hukuku bağlamındaki görüşlerine ilave olarak, yazarın, ırk ve kan rabıtası dediği, sonradan annenin de ekleneceği bir üst soyun vatandaşlığına tabi olma veya bundan yararlanma durumudur. Doğal bir kazanım olarak ifade edilebilir, bunun salt ırkla bağı bulunmazken, kan bağı da genel olarak etnik bir unsur değildir; anne-baba ile var olan kan bağından kaynaklanan bir kazanımdan söz edilmektedir. Bu bağlamda günümüze kadar sirayet edecek meselelerin bir karmaşaya girmeye başladığı dönemde yazarın bu minvalde fikirler ortaya koymadığı ve bir tartışmaya girmediği görülmektedir. Millet kavramı üzerindeki yaklaşım farklılıklarının ve değişen anlayışların 1930-40’lı yıllar bağlamında esaslı ve net olarak ele alınmadığını Özer örneğinden de görmekteyiz.

Ergun Özbudun, temel eseri Türk Anayasa Hukuku’nda olmasa da, diğer çalışmalarında nispeten belli tartışmalara girmiştir. Özbudun, 1924 Anayasasının Meclis görüşmelerindeki vatandaşlıkla ilgili tartışmalarını ele almıştır. Buradan hareketle belli çıkarımlara varmıştır. Yazara göre, maddenin görüşülmesi sırasında Müslüman fakat Türk ırkından olmayan unsurların durumundan hiç söz edilmemiş olması ilginçtir. Türklük ve Türk “harsı” (kültürü) üzerindeki bu vurgunun, Millî Mücadele döneminin söylemiyle tezat oluşturduğunu öne süren Özbudun’a göre, bu dönemde, Anadolu’da yaşayan bütün farklı etnik grupları, özellikle Kürtleri tek bir hedef yönünde seferber edebilmek için, Türk milliyetçiliği vurgulanmamış, “camia-ı Osmaniye”, “bilcümle anâsır-ı İslâmiye”, “İslâm ekseriyet-i kâhiresi”, “memalik-i Osmaniye”, “Osmanlı İslâm ekseriyeti” gibi deyimlerin kullanılması tercih edilmiştir. Yazara göre, Erzurum ve Sivas Kongreleri beyannameleri ile Misak-ı Millî gibi üç önemli belgede, Türklük, Türk milleti, Türk milliyetçiliği gibi deyimlerin bir kere dahi kullanılmamış, ülke halkının Osmanlılık ve Müslümanlık gibi geleneksel kriterlerle tanımlanmış olması ilginçtir. “Bilcümle anâsır-ı İslâmiye”yi birbirine bağlayan bağlar, “öz kardeşlik”, “karşılıklı saygı ve fedakârlık duygusu” (“yek diğerine karşı hürmet-i mütekâbile ve fedakârlık hissiyatı ile meşhun”), “saadet ve felâkette iştirak-i tam” ve “mukadderatı hakkında aynı maksadı” taşımak olarak ifade edilmiştir. Belki daha da ilginci, her üç belgede de hemen hemen aynı ifadelerle, bu unsurların “hukuk-u ırkiye ve içtimaiyelerine ve şerait-i muhitiyelerine (ırksal ve sosyal haklarına ve çevresel özelliklerine) tamamiyle riayetkâr” olunacağından söz edilmiş olmasıdır. Bu kavramların içeriği açıklığa kavuşturulmamış olmakla birlikte, verilmek istenilen mesaj, Özbudun’a göre, kültürel kimlikler bakımından çoğulculuğu benimseyen bir “çeşitlilik içinde birlik” mesajıdır. Yazar, unsurların “şerait-i muhitiyelerine riayet” ise geniş kapsamlı bir yerinden yönetim olarak yorumlanabileceğini ifade etmiştir. Özbudun’a göre, 1921 Anayasasının, Türkiye’nin ne o ana kadar, ne de daha sonra gördüğü genişlikte bir yerel yönetim öngörmüş olması da, bu bağlamda açıklanabilir.[11] Özbudun’un, daha çok “Türk” ve “Türklük” kavramlarına odaklandığı ve bunları etnik bir gönderme olarak kabul ettiği -en azından yazıyı yazdığı dönemde- görülmektedir.

Özbudun 1924 Anayasasının görüşmeleri sırasında vatandaşlık ile ilgili tartışmalara değinmiştir.[12] Vatandaşlara “Türk” denilmesiyle ilgili tartışmada özellikle Hamdullah Suphi “Türk harsını kabul ediniz. Ondan sonra size Türk deriz. Fakat siz lisan ayrılığı, mezhep ayrılığı, devlet ayrılığı güdünüz. Ondan sonra geliniz ve bana deyiniz ki, bizi Türk telakki et. Eğer böyle muhalif iseniz, elimden gelmez. Çünkü ruhumun inanmasına imkân yoktur.”  İtirazlarda bulunmuştur. Celal Nuri bu itirazlara karşı gerekçelerini ortaya koymuştur: “Eskiden bir Osmanlı sıfatı vardı, bu sıfat cümleye şamildi. Bu sıfatı ortadan kaldırıyoruz. Yerine bir Türk Cumhuriyeti kaim olmuştur. Bu Türk Cumhuriyeti’nin de bilcümle efradı Türk ve Müslüman değildir. Bunları ne yapacağız Ortada bir Rum var, bir Ermeni var, bir Yahudi var, türlü türlü anasır var. Lehülhamdki akalliyettir. Bunlara eğer Türklük sıfatı vermeyecek olursak ne diyeceğiz… Türkiyeli hiçbir mânayı müfit değildir. Kezalik şu kürsüde okuduğum Lozan muahedesinin 37 nci maddesi mucibince arada hiçbir fark olmayacaktır.” Vatandaşlara “Türk” ifadesinin kullanılmasını merkeze alan Özbudun, vatandaşlığın Müslüman olmayan azınlıklara eşit vatandaşlık hakları sağladığını ancak yine de sosyolojik olarak Türk algılanmadıklarını da aktarmaktadır.[13] Etnik bakımdan Türk olmayan Müslüman azınlıklardan hiç söz edilmiş olmaması, bunların da Türklük kavramı içerisinde düşünüldüğü, dolayısıyla Türklüğün tanımlanmasında hâkim unsurun hâlâ din bağı olmaya devam ettiği şeklinde yorumlanabilir. Yazara göre, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ahali mübadelesinde dilin değil din bağının esas alınması ve anadilleri Türkçe olan Ortodoks Karaman Rumları’nın mübadeleye dâhil edilmesi de bunun bir kanıtıdır.[14]

Özbudun’un “Türk” kavramı çerçevesinde yürüttüğü tartışmanın dönemin kültürel, sosyal ve siyasi alt yapısına uygunluk taşıyıp taşımadığında şüphe bulunmaktadır. Diğer yandan TBMM tutanaklarında “Türk milleti”, “Türk halkı”, “Türkiye milleti” gibi farklı ifadelerin geçtiği görülürken, bunlara karşı bir itiraz görülmemektedir. Zira farklı unsurlarından da temsilcilerin bulunduğu Mecliste de, genel ahvalde de etnisite konusu hala marjinal bir alandadır. 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunun Meclis görüşmelerine bakıldığında asıl vurgunun “Türk”, “Türk milleti”, “Türk halkı”, “Türkiye milleti”, “Türkiye halkı” gibi eş zamanlı hatta eş anlamlı kavramların nüans farklarına odaklanmaktan ziyade, “Türkiye” ifadesine vurgunun olduğu görülmektedir, ki bu da yeni bir devlet anlamı taşımaktadır. Anayasanın yapım süreci ve Meclis tutanaklarında etnisite konusunda bir tartışma görülmemektedir. Etnik olarak Türk olmayan Müslümanların durumlarıyla ilgili, yine Lozan’da Türkiye’nin kendi tasarrufuna bırakılırken, Türk devleti ve anayasal sistemi genel olarak vatandaşlık potasına almış ve bunları hukuken eşit unsur olarak görmüştür. Azınlıklarla ilgili olarak Lozan’daki düzenlemelere paralel düzenlemelerin bulunduğu da görülmektedir.[15] Ancak vatandaşlık tanımlamalarında dinin (belki de hala günümüz açısından da) belirleyici olması önemli ve üzerinde durulması gereken bir husus. Lozan ve sonrasında yapılan düzenlemelere bakıldığında gayrimüslim azınlıklarla ilgili ayrıca belli hakların ve korumaların düzenlemesi bu topluluklarla Müslüman topluluklar arasında her ikisinin de vatandaş olmasına rağmen belli bir ayrım olduğunu da göstermektedir. Özbudun’un bu işaretlerini anlamlı ve önemli görüp altını çizmek gerekiyor. Özbudun’un temel hareket noktası “Türk” kavramı çevresinde şekillenmiştir. Bunun dışında millet ve vatandaş eşitlemesi konusuna girmemiştir. Vatandaşlığın hukuken Müslüman olsun olmasın hakların teminini sağladığını, buna rağmen sosyolojik olarak Türk algılanmadıklarını vurgulamıştır. Ancak sosyolojik, kültürel vb. açılardan “Türk” kavramı tartışmasına girmeyen Özbudun, meseleyi etnisite bağlamında ele almıştır. Diğer yandan millet tartışmasına da -en azından bahse konu çalışmasında- girmeyen yazar, vatandaşın millet olarak ortaya ifade edilmesine de yer vermiş değildir.

Ali Fuat Başgil meseleleri uzunca ele aldığı eserinde, “milliyet” ve “milli duygu” bağlamında, milliyetin hukukî ferdi milli devlete bağlayan vatandaşlık bağı olduğunu ifade etmiştir. Başgil’e göre, bu bağın nasıl doğduğu ve kimlerin vatandaş sıfatı aldığı ve kazandığı her devletin kendi vatandaşlık kanununda düzenlenmiştir.[16] Sosyolojik açıdan milliyeti, bir türe mensup olma duygusu olarak tanımlayan Başgil, örnek olarak hayvanlar aleminden vererek her hayvanın mensup olduğu tür olarak ifade etmiştir. Tür birliği veya benzerliğini ele alan Başgil’e göre, hemşehrilik ve milletdaşlık özlemi de aynı duygunun genişlemiş şeklinden başka bir şey değildir. Bu bakımdan milli duygu toplumsal psikolojinin derin “eleman”larından birisi ve böyle olduğu için de modern devletler hukukunun en köklü prensiplerindendir.[17] Başgil’in milliyet ile vatandaşlık arasında kurduğu bağ anlamlı ve önemli bir tespit olarak belirtilmelidir. Başgil doğrudan etnisite ve ırk meselesini millet ve milliyet tartışmasının dışında bırakırken, meseleleri vatandaşlık bağlamında değerlendirmiştir.

Son dönem anayasa hukukçularından Abdurrahman Eren’e göre, vatandaşlık hukuki bağ dışında, aynı zamanda “millete ait olma durumunu” (nationality) ifade eder. Yazara göre, millet etnik köken ve soydan farklı olarak üst kimlik olarak görülmektedir. Bu üst kimlikle vatandaşlık, tabiiyet ve milliyet kavramlarının da kullanıldığını yazan Eren, vatandaşlık bağı kazanan kişinin etnik kökeni ve kişisel nitelikleri fark etmeksizin, kurulan bağ ile bir millete aidiyet ilişkisinin de kurulacağını ileri sürmüştür. Şahsi nitelik ve özellikleri ne olursa olsun kişinin vatandaş statüsünü kazanması, ona, Türk vatandaşı, Türk Milleti ve Türkiye Devletinin bir unsuru olmayı da getirmektedir. Eren’e göre, Türk soylu birisinin Fransız vatandaşı olması halinde, kişi Fransız Milleti ve Fransa devletinin bir unsuru olacaktır. Bu durum milli/ulus devlet olmanın zorunlu sonucudur. Bundan dolayı da, devlet, millet ve vatandaş tanımı arasında zorunlu bir ilişki bulunmaktadır.[18] Eren’e göre, Osmanlı Devleti bir hanedanlık devleti olduğundan vatandaşı da “Osmanlı” kavramıyla tanımlamıştır. Eren, bir Türk hanedanlığı olan Osmanlı hanedanlığından sonra egemenlik milletin kendisine geçince milletin adının “Türk Milleti”, devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti”, vatandaşın adının ise “Türk” olduğunu ifade etmiştir.[19] Eren de Başgil gibi, vatandaşlık ile milliyet arasında bağ kurarak, bir millete ait olmayı milliyet olarak tanımlamıştır. Osmanlı kavramından Türk kavramına geçişe de değinen Eren’in, Türk soylu birinin Fransız vatandaşı olması halinde Fransız Milleti ve Fransa devletinin unsuru olacağı tezinin ise tartışılması gerekmektedir. Bu bağlamda sadece milliyet kavramını değil aynı zamanda millet kavramını da vatandaşlık ile eşitlenmektedir. Buradaki açmaz, milleti salt vatandaş olarak algılayabilir miyiz, meselesinin üstü örtük kalmasıdır. Diğer yandan millete aidiyetin, başka bir ülke vatandaşlığına geçmekle son bulacağına dair önermenin, ne modern millet teorisiyle ne de en azından bizdeki millet gerçekliğiyle bağı bulunmaktadır. Eren, etnik veya herhangi bir ayrım gözetilmeksizin vatandaş olanın milletin de bir unsuru olacağına dair görüşünün, teorik tartışmanın uzağında ama ülkenin hukukî çerçevesinin yakınında olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Bu görüşlerden “vatandaşlık temelli millet” anlayışı da net olarak ortaya çıkmaktadır. Eren ve Başgil’in “milliyet” kavramını daha çok vatandaşlık bağı açısından ele almalarına rağmen, özellikle Eren’in millet ile vatandaşlık eşleştirmesi genel teoriler ve düşünceler bakımından izaha gerek duymaktadır.

            Mustafa Erdoğan da konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almış, belli hususlara özellikle değinmiştir. Erdoğan Michael Mann’ın, 19. yüzyılın ikinci yarısında, çoğu devlet faaliyetinin ulusun bir cemaat olarak tecrübe edilmesini ileri götürmüş olduğu düşüncesini nakleder. Böylelikle, nüfus çoğunluğu devlete eklemlenmiş, ulus ise etkileşiminin ve duygusal bağlılıkların genişlemiş bir cemaati haline gelmiştir. Modern devletin nüfusu, büyük oranda, ortak bir ulusallık bilincine dayanan duygusal bir cemaat olarak görülebilir. Bu nüfus kitlesinin cemaat olma karakteri, aynı zamanda mensuplarının benzer ödev ve yararlarda da ortak olmasında da tezahür eder. Böylece, Erdoğan’a göre, ulus-devlette yurttaşlık ile ulus-cemaat üyeliği, yurttaş ile “soydaş” veya “ulusdaş” olmak aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir. Milliyetçilik ise, yurttaşlardan oluşan halkı devletle bütünleştirmekte ve bu halkın başka toplumlardan farklı bir “ulus” olduğunu vaz etmektedir.[20] Siyasi toplumla (ulus, vatandaş) ile kültürel toplumun türden gelmesi süreciyle ilgili olarak Erdoğan, milliyetçiliğin siyasi projesi, kendine ait egemen bir yapı olmadığı zaman, var olduğunu iddia ettiği ulus adına bağımsız ve egemen bir devlet kurmak ve sonra da bu devlet içinde kendi ulusunu yaratmaktır. Siyasi açıdan bağımsız ve egemen bir devletin var olduğu bir durumda ise milliyetçi proje toplumu türden hale getirmek suretiyle ulusu yaratma faaliyetine girişir.[21] Milliyetçiğin bir yanıyla “siyasi sadakati millileştirmek” olduğunu ifade eden Erdoğan, böylece ulus devlette siyasi toplumla kültürel toplumun özdeşleşeceğini ileri sürmüştür. Ulus-devlet, milliyet veya ulusal aidiyet ile yurttaşlığı/vatandaşlığı özdeşleştirmektedir. Erdoğan’a göre, bu durum, onun dışlayıcı yanını daha da belirgin hale getirmektedir.[22]

            Erdoğan’ın ulus-devletin, milliyet veya ulusal/milli aidiyeti yurttaşlık/vatandaşlık ile özdeşleştirmesine karşı tespitini ve eleştirisinin önemine dikkati çekmek gerekiyor. Ancak bu itirazın öncülü olarak ulusun/milletin kapsamlı ve büyük bir cemaat olarak nitelendirilmesini ifade edebiliriz. Etkileşim, duygusal bağlılıklar, hatta ödev ve yararda ortaklık gibi konular üzerinden varsayılan bir homojenleşme ulusu/milleti bir “cemaat” olarak görmemizi sağlar mı? Cemaatin yapıların bahse konu ritüeller ve etkileşimler ağını kurması, onu ulusla/milletle benzerliğini sağlarken, kendi iç yapı ve yapılanması farklıdır. Tam da ayrımın burada olduğu görüşündeyiz. Seküler, dinî veya sosyolojik cemaatlerin yapısı zaten ulusla/milletle olduğu kadar vatandaşlıkla bağdaşmamaktadır. Bu bağdaşmazlığın ötesinde ulus/millet ve vatandaşlık pratikleri, cemaatin hiyerarşisini ve kendine özgü etki ve ilişki ağını yok sayar. Bu bakımdan ulusu/milleti büyük bir cemaat olarak nitelendirmek, “soydaş”, “ulusdaş” ve vatandaşlık olgularıyla eşleştirmek meselenin birkaç etken ve unsuru üzerinden hareket edildiğinden ve diğer etken ve unsurlar dikkate alınmadığından isabetli görünmemektedir. Eleştirel bir hüküm oluşturan Erdoğan’ın, bu hükmüne gerekçe veya temel aldığı tezler ise tartışmalıdır.

Tanör/Yüzbaşıoğlu genel durumu tarihi yönleriyle ele alırken, hem mevcut durumun yapısını sorgulamaya girişmemiş, hem de resmi çerçevenin içerisinde görüşler serdetmiştir. Genel olarak var olan ve diğer çalışmalarda yer alan görüş ve açıklamalara yer veren yazarlar, Atatürk milliyetçiliği ile vatandaşlığı yakınlaştırmıştır. Atatürk milliyetçiliği dışta bağımsızlıkçı ve barışçı, içeride ise bir hukukî bağ olan vatandaşlık temeline dayalıdır.[23] Buradan hareketle Tanör/Yüzbaşıoğlu’nun, dolaylı da olsa milletle vatandaşlığı eşitlediği görülmektedir. Zira Atatürk milliyetçiliğinde, merkeze alınan vatandaşlık vurgusudur. Buradaki açmaz ise Atatürk milliyetçiliğinin millet anlayışının muğlaklıklar taşımasıdır. Eklektik ve pratiklere göre farklılık arz eden bu anlayışı doğrudan vatandaşlıkla eşleştirmek, kendi içinde belli imkanlar ve kolaylıklar taşısa da, millet anlayışındaki muğlaklıklar bu eşleştirmede belli sorunlara kaynaklık edecek yöndedir.

Millet ile vatandaş kavramının eş anlamlı hale getirilip kullanılmasına net bir şekilde değinen İbrahim Kaboğlu/Eric Sales daha çok halk-vatandaş eşleştirmesine odaklanmıştır. Yazarlara göre, bizim de ileriki yazılarda değineceğimiz,1982 Anayasası halk ve millet kavramlarının ayırt edilmesine imkân vermemektedir. Örneğin on sekiz yaşından küçük bir Türk çocuğu, yalnızca millete bağlı olmalıyken, fark doğurmadan bunlardan herhangi birine bağlanacaktır. Oysa, reşit olduktan sonra hukuki olarak seçmenlerin oluşturduğu topluluk olan “halk”a dâhil olacaktır.  Kaboğlu/Sales seçmenlerin oluşturduğu hukukî topluluğu halk ile daha geniş içeriğe sahip millet ve nüfus kavramlarının ayırt edileceğini ifade etmiştir. Maastrich Sözleşmesinin içerdiği ve AB uyruklulara mukim oldukları ülkelerde yerel seçimlerde oy kullanma hakkı tanıyan yeni kuralları ayırt edebilmek için Türkçe’de aynı terimin kullanılması nedeniyle sorun doğmaktadır. Diğer bir deyişle, bu durumda Avrupa vatandaşlığı “Avrupa milliyeti” olarak tercüme edilecektir ki bu durum Kaboğlu/Sales’e göre Avrupa’nın siyasi gerçekliği ile bağdaşmaz. Bu örneklemlerin hiçbirinin Türk anayasasına tatbiki tam olarak uygun olmadığından, yazarlara göre 1982 Anayasasının 66 ncı maddesinin uyrukluğun kazanılmasını, 67 nci maddesinin vatandaşlık şartlarını belirlediği düşünülebilir.[24] Kaboğlu/ Sales, millet kavramından ziyade halk ve vatandaş arasındaki ilişki ve yakınlık üzerinde durarak, Türk halkını ulusal/milli egemenliğin ifadesine doğrudan ya da dolaylı şekilde katılan Türk vatandaşlarının bütünü olarak tanımlamanın avantajlarına dikkat çekmişlerdir. İlk getirisi olarak, Türk siyasi gerçekliğine hukuken nüfuz etmeye olanak verecek olmasını göstermişlerdir. Diğer yandan Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesi halinde doğabilecek zorlukların önceden çözüleceğini ifade eden yazarlara göre, Maastricht Antlaşmasından beri Birlik vatandaşlarına, istikrarlı ve düzenli şekilde oturdukları Birlik üyesi ülkede belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir Avrupa vatandaşlığı sağlamaktadır. Böylelikle, örneğin, “Türk olmayan” bir kişiye Türkiye’de oy kullanma imkânı verilebilecektir, çünkü bu kişi siyasi eylemiyle ya da aday olması halinde seçilmesiyle “millet”in egemenliğini ifade etmiş olmayacaktır. Avrupa vatandaşlığı, Türk halkı kavramını sarsmayacaktır çünkü ulusal düzeyde siyasi karar alma, katılma hakkı yalnızca ona aittir.[25] Kaboğlu/Sales vatandaş kavramının sadece Türk ifadesiyle değil millet ifadesiyle eşitlenmesini ele almamış, vatandaş kavramını halk kavramıyla eşitlemenin ve aynılaştırmanın imkân ve avantajları üzerinde durmuştur. Kaboğlu/Sales’e göre 1924 Anayasası “Türkiye halkı”na dayalı vatandaşlık açısından oldukça kapsamlıydı. 1961 anayasası ise özgürlükçü olmasına rağmen vatandaşlık açısından daraltıcıdır. 1960 Anayasasında etnik gruplara herhangi bir hak tanımadan konu ifade edilmiştir.[26]

Kaboğlu/Sales’in görüşlerinde belli hususlara değinmek gerekiyor. İlk olarak on sekiz yaşını doldurmaya çocuğun millete dâhilken, reşit olduktan sonra seçmenlerin oluşturduğu topluluk olan halka dâhil olması önermesi kendi içinde kavramsal ve teorik olarak yoğun çelişkiler barındırmaktadır. Modern millet teorisi bağlamıyla zaten bir illiyeti olmayan bu önermede, çocuğun seçmen olmasıyla vatandaşlık konusunda artık hukukî hak ve ödevlerin doğrudan muhatap olacağı dolayısıyla bunun doğrudan vatandaşlıkla ilgili bir husus olduğu; ayrıca halk dediğimiz topluluğun içerisinde vatandaş olmayan yani belli hak ve ödevlerden bağışık insanların olabileceği gibi hususlar göz ardı edilmiştir. En doğrudan ifade ile halk, seçmenlerin oluşturduğu bir topluluk değildir. Seçmen olmak doğrudan vatandaşlık ile ilgilidir, ki bu vatandaşların yani seçmenlerin bir kısmı başka ülkelerde de yaşıyor olabilir. Türk hukukunda yurt dışındaki vatandaşların oy kullanma konusundaki hakları, uygulamaları sonraki yıllara yayılsa da, 1995 yılında Anayasanın 67 nci maddesinin 2 nci fıkrasında yapılan bir değişiklik sonrasında düzenlenmiştir. Böylelikle vatandaşlık haklarının en önemlilerinden birisi, yurt dışındaki vatandaşlar açısından da sağlamıştır. Buradan bakıldığında ise yurt dışındaki vatandaşların, ülkedeki halktan olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Yazarların, halk ile vatandaş arasındaki mesafeyi kapatmak suretiyle, “Türk halkı”nı milli egemenliğin ifadesine doğrudan veya dolaylı şekilde katılan “Türk vatandaşları”nın bütünü olarak tanımlamalarının, cari hukuk ve anayasa hukuku açısından olduğu kadar, kendi içinde bir karmaşa yaşasa da mevzuatı besleyen millet, halk ve vatandaş tanımlarının ve anlamlarının uzağında olduğu görülmektedir. Yazarların 1924 Anayasasının “Türkiye halkı”na dayalı bir vatandaşlığa dayandığı önermesi de, 1924 Anayasasının “saf milli egemenlik” ilkesine dayandığından, halk ve millet ayrımını ve aynı zamanda millete dayalı bir vatandaşlığı net olarak ortaya koyduğundan dolayı tutarlı bir önerme olarak görünmemektedir. Zira “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” (Atatürk) sözü genel olarak halkı değil milleti öne çıkarırken, “halk”la değil “millet”le vatandaşlığı iç içe geçirme iradesini de ortaya koymaktadır. Türk milleti ile Türk vatandaşlığı arasındaki sınırların belirsiz hale getirildiği düzlemde, Türk halkı veya Türkiye halkı kavramları gündeme gelmemiştir. Hatta daha da ileri de, Türk ifadesiyle vatandaş ve millet için doğrudan kullanılırken, halkla doğrudan net bir kavramsal senteze girilmiş değildir. Halk önceki anayasa metinlerinde de bulunan ahalinin karşılığı olarak görülmüştür. Bu tartışmaların dışında, Kaboğlu/Sales’in değindiği ülkede yerleşik ve vatandaş olmayan insanların seçmen olabilmesinin, bu tartışmaların dışında olduğunu, yeni oluşturulacak kanunî düzenlemeler çerçevesinde ancak ele alınabileceğini de belirtmek gerekiyor. Yazarların bu son tespiti de zaten, vatandaş ile halkın tam olarak kesişmediğinin de bir ifadesidir.

Genel Değerlendirme

Türk hukukunda genel olarak belli yaklaşım türlerinin bulunduğunu ve yaklaşım türlerine göre bahse konu ettiğimiz meselelerin ele alındığını söylemek mümkündür. Birincisi, tarih veya felsefe ile ilgili konuları, olaylar, olgular, belgeler ve aktarımlar ile şimdiki zaman dışında ele almak. İkincisi, meseleleri var olan salt kanunlar üzerinden ele alarak hukuku sürekliliğinden uzakta ele almak. Bir başka yaklaşım türü de, her zaman ifade edegeldiğimiz, ideolojik bakıştır. Bunlar, hem tarihî meseleleri hem de cari hukuku ve meselelerini tamamen bu açıdan ele alarak adeta bir ideoloji makinası gibi hareket ederler. Bir başka yaklaşım türü de, kavramlarla ilgili keyfilikten öte, hukuk dışı kaynaklardan, tarih ve kültürel sürekliliği ifade eden gösterge metinlerden yararlanmanın çok uzağına konumlanan ve kavramsal bir araştırmaya girişmeyen yaygın bir hukukçu anlayışıdır. Bu yaklaşım şekilleriyle belli meseleleri ele almanın, hukukî bir konuyu tartışmanın da zorluğu ortadadır. Sık sık ifade ettiğimiz gibi, hukukun kendine narsistik bir fanus oluşturması, kendisini besleyen, oluşturan, inşa eden ve geliştiren dinamiklerden uzaklaşması anlamına gelmektedir.

Vatandaşla milleti, vatandaşla halkı, milletle halkı eşitlemek gibi yönelimler ve düşüncelere bakıldığında, bunların tarihî ve kültürel gerçekler ve gelişmelerle, hatta cari hukukla da bağdaşır yanlarının olmadığı görülmektedir. Millet kavramının, tarihî seyri ve dönüşüm evreleri, buradaki din etkisi, etnisite vurgusunun genel millet söylemindeki yeri, Türk kavramının yenilenmesi ve modern dönemlere has ve kendine özgü bir hale dönüştürülmesi, vatandaşlığın salt bir hukukî bağ ve bundan kaynaklanan hak kazanımı ve ödev yüklenimi olması, halkın tüm insanları ifade ediyor olması, toplumla halk kavramlarının birbirlerinin yerine kolaylıkla ikâme edilmesi gibi çok sayıda mesele ve başlık hukukun göz ardı ettiği tartışmalar olarak karşımızda durmaktadır.

Genel olarak bakıldığında tartışmalarda, anayasaların vatandaşlık konusunu “Türk” olarak ifade etmesi merkezde yerini alırken, bazı yazarların vatandaşlık ile millet ve milliyet meselesini yaklaştırdıkları da görülmektedir. Bu eşleştirme, birçok yazarın metinlerinde millet kavramıyla ilgili verdikleri ifadelerle ve yaptıkları izahlarla da çelişik görünmektedir. Meseleyi salt bir “Türk” ifadesi olarak ele almanın zor olduğunu belirmek gerekiyor. Ancak bu ifadenin tercih edilmesinin hem hukukî hem de kültürel süreçlerine yeterince değinilmiş de değildir. Buradan varılacak sonuçların, bu ifadenin tercih edilip edilmemesinde önem taşımasından daha fazla, kültürel, siyasî ve tarihî bir seyrin devamlılığının ortaya konulması, bunlar üzerinden hukuk ve siyaset inşasına girilebilecek olması önem taşımaktadır. “Türk” ifadesinin tercih edilmesine eleştirel yaklaşanlarda, kavramı salt bir etnisite olarak görme eğilimi hatta yargısı net olarak görülmektedir. Diğer yandan hukuku besleyen süreçler olan kültürel ve tarihî seyir bu ifadenin, etnisitenin dışında konumlanmış olabileceğini de net olarak göstermektedir. Diğer yandan ise Osmanlı’nın son döneminde gelişen “Türk ırkı” düşüncelerinin marjinal alandan çıkarak merkeze doğru seyredip homojenleşmenin merkezine yerleşmesi de zamanla gerçekleşmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, siyasetin bağlamına göre “Türk” ile “millet” ifade edilirken, anayasalar “Türk”ü vatandaşla eşitlemiş, diğer yandan ise milletin adı olarak da “Türk”ü tercih etmiştir. Bir yandan ise etnik ve soy göndermeli mesajlar, söylemler ve uygulamalar hem siyasetin hem de devletin seyrine etki etmiştir. Bu durumlardan, günümüzde geri dönülüp dönülemeyeceği uzun bir tartışmadır.

Millet kavramı ve olgusuyla, vatandaşlığı eşitlemek tarihî ve kültürel süreçler ve bunlardan beslenen hukuk (ve hukukî kavram) inşasıyla bağdaşmamaktadır. Millet kültürel, tarihî ve manevî bir yapı olarak konumlanırken, vatandaş ise öncelikle bir hukukî bağdır. Devletin bu hukukî bağ üzerinden vatandaşıyla hak ve ödevler bağlamında bir iletişimidir. O halde, her vatandaşın manevî ve kültürel milletin içerine dâhil olması beklenemeyecekken, milletin bazı mensuplarının da vatandaş olmama ihtimalini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Başka bir devletin vatandaşı olmak, o milletin parçası yani manevî varlığının bir mensubu olmayı doğuracak mıdır, bu tartışmalı bir yapı arz etmektedir. Tersinden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, Anayasadaki ifadeyle vatandaş anlamında “Türk” olmayı sağlarken, vatandaş Türk, yine anayasa diliyle ifade edersek “Türk milleti”nin mensubu ve parçası olacak mıdır? Başka bir soru ve sorun ise “Türk vatandaşları” ile “Türk milleti” ifadelerinin geçtiği yerlerde Anayasa aynı anlamı mı kastetmektedir, her ikisinin kullanım şekillerinde farklılık yok mudur? Bu soruları uzatmak mümkündür, kısaca cevap da verilebilir. Anayasa “Türk vatandaşları” ifadesine yer verdiğinde bunun net bir şekilde “Türk milleti” olmadığını net olarak anlıyoruz. Aynı şekilde “Türk milleti” ifadesini kullandığında da bunun “Türk vatandaşları” olmadığını da anlıyoruz. Daha ötede “Türk”ler ifadesinin çoğu yerde “vatandaş” anlamına geldiği de net olarak görülmektedir. 1982 Anayasasının Başlangıç kısmının beşinci paragrafında Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin (…)” denilmektedir; bunun vatandaş anlamına gelmediği ve gelmeyeceği çok nettir. Burada bir milletten bahsedilmektedir. Diğer yandan ise vatandaş ile millet arasına net bir sınır çekildiği de görülmektedir. Elbette buradaki “millet” üzerinde de durulmalıdır.

Şartlarını sağlamış örneğin herhangi bir Avrupa ülkesi vatandaşının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunda “Türk milleti”nin parçası olup olmayacağı tartışması önem arz etmektedir. Bu “Türk milleti”, Türkiye Devletiyle hukukî bağı olan insanların tamamını mı ifade eder? Son olarak, Avrupa ülkesinin bu eski vatandaşı olan şahıs, buradaki vatandaşlığı kazanmış olmakla “Türk” sayılmış olacak mıdır? 1924 yılındaki tartışmalara adeta yeniden dönmemizi sağlayacak kışkırtıcı sorular ve sorunlar olduğunun farkındayız.

            Vatandaşla milletin eşitlenmesi konusunda “Türk” kavramı önemli bir rol üstlenmiştir. Bize göre, köprü kavram ve olgu “Türk” olmuştur. “Türk”, 20. yüzyıla doğru genel alanda ne etnik bir öze sahiptir, ne de Orta Asya’daki Türklükle bağlantılıdır. Yani yeni bir toplumsal kimlik olarak tebarüz etmiştir. Anayasal bağlamda ise Cumhuriyet döneminde, 1876 Kanun-ı Esâsisindeki “Osmanlı” ifadesinin yerine ikâme edilmiştir. 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu vatandaşların “Türk” olarak isimlendireceğini (“ıtlak olun”acağını) ifade etmiştir. Bir yandan da “Türk milleti” ifadelerine yer vermiştir. Bu durum sonraki anayasalarda da devam etmiştir. Esastaki bu çelişki kendi mecrasını oluştururken, Türk’ün hem vatandaş hem de millet olarak ifade edilmesini doğurmuştur. Teorik planda belli sorunları taşımasına rağmen, uygulamada belli konuları çözümleyerek devamlılığı sağlamıştır. Dolayısıyla kavramlar arasındaki teorik plandaki net ayrımlar, giderek muğlaklaşmıştır. Vatandaşın adı “Türk”, milletin adı da “Türk” olunca bu defa her ikisinin anayasa metninde bir zemine oturtulduğunu yine de söyleyemiyoruz. Türk hukuk ve anayasa aklı, bu konuyu ve muğlaklığı tartışma konu etmeden ve merkeze çekmeden yoluna devam etmiştir. Bu zemin inşasında görünen en büyük sorunlardan birisi “millet egemenliği” ilkesinin bir yönüyle “vatandaş egemenliği”ne dönüştürülmesi ve literatürdeki millet egemenliği-halk egemenliği ayrımının ötesinde eklektik, belirsiz ve karmaşık bir yapının oluşmasıdır. Bu durum fiili durumda sorun arz etmese de, teorik seviyeden ve kavramların yerindeliği bağlamından bakıldığında büyük sorunlar taşımaktadır. Belli tarihî ve siyasî süreçlerde bu teorik alt yapıdaki karmaşa çözüm yoluna varılmasına mâni olmakta veya olacaktır. Buna karşın halk egemenliği-millet egemenliği ayrımlarındaki gerilim ve belirsizlikler, milletin vatandaş ile eşitlenmesiyle, aşılma imkânlarını da taşımaktadır. Zira modern teorideki “millet”in belirsizliğine rağmen, vatandaş da “halk”tan daha somut ve nettir. Taşıdığı hukukî bağ bir tür veri arka planına yaslanmaktadır. Kişisel nitelikler bağlamında ölçülebilirlik açısından halk ile vatandaşın arasında farklar bulunmaktadır. Ancak, yine sıkça ifade ettiğimiz gibi, halk burada coğrafi bir topluluğun ifadesiyken, vatandaş hukukî bağdır. Yurt dışında yaşayan yani yerleşik olmayan vatandaşların verileri de ülkenin hesap edilebilirliğinin duruma göre içinde duruma göre dışında seyredebilecektir. Halk ise, bu manada devletin ülkesiyle doğrudan temas halindeki insan topluluğudur. Burada vatandaşın temasının ise, devletin doğrudan kendisiyle olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Bütün bu tartışmalar bağlamında “Atatürk Milliyetçiliği” olarak ifade edilen “resmi” anlayışın vatandaşlığa denk düşecek bir yön taşıdığını belirtmek gerekiyor. Zira eklektik bir düşünce olan bu anlayış çerçevesinde vatandaş ve millet arasındaki ayrımlar azaltılırken, millet modern teoriye yakın bir seyir izlemiştir. Halk ise muğlak olmasına rağmen, kavramlar arasında bir ikâme kavram olarak yerini korumuştur. Milliyetçiliğin yanında halkçılık hususunun yer alması her ikisi arasında bir ayrım gözetildiğini göstermekle birlikte, bunun derinlemesine bir izahı olmadığı gibi sonraki süreçte de sürekliliği olmamıştır.

Türk hukukunda millet-vatandaş, halk-millet gibi kavramlar ve ayrımları genel anlatının alt düzeydeki başlıklarından birisi olarak ele alınmaktadır. Devletin insan ve nüfus unsuru bağlamında millet kavramı tartışılmış, bu da objektif-subjektif unsurlar bağlamında kalmıştır. Osmanlı sisteminin dönüşümü ve Islahat Fermanı sonrası oluşan yeni durumla ilgili sadece genel hatlar verilmektedir. Diğer yandan devletin insan unsuru bağlamında da, Türkiye’de Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyete ve günümüze kadar uzanan sorunlar sarmalında bir “millet” kimliğinin tamamlanmadığı, hatta tamamlanmamış millet kimliği karşımıza çıkmaktadır. Kapsamlı bakıldığında devletin insan unsurunun homojen ve belli bir coğrafyada mukim bir topluluğa indirgendiği görülmektedir. Oysa insan unsuru çok katmanlı ve çok boyutludur. Ulus-devlet veya modern devletin insan unsuru olarak gereksinim gördüğü belli bir coğrafyadaki homojen topluluğun yanı sıra, bunlarla maddi veya manevi bağlar taşıyan toplumlar, aynı inanç çevresinde buluşmuş insanlar, farklı coğrafyalarda yaşayan aynı değerlere sahip toplumlar esasında uygulanagelen indirgemeci ve daraltıcı unsur teorisini esnetecek bir kapsamdadır.

Esasında bir ayrımın da ortaya koyması gerekmektedir. Türk hukuk, anayasa ve devlet aklı millet kavramını biraz savruk şekilde ele almıştır. Siyasetin de dâhil olduğu zeminde etnisiteye dönüşen millet, hukuk ve devlet açısından vatandaş, yurt dışındaki “soydaş”, “gönül coğrafyası” biçimlerine/formlarına dönüşegelmiştir. Bu bakımdan hukukî bağlayıcılığı olan ve bağlayıcılığı olmayan çerçevenin belirlenmesi önem taşımaktadır. En önemli ve ilk aşamada milletin temel kavramsal ayrımı ortaya konulmalıdır. “Millet” kavramının merkeze alan bir kavram tercihi olacaksa veya bu yönde bir yönelim oldu ve yeri dönülmek istenmiyorsa, en azından var olan bağlam ve çerçevede bir ayrım oluşturmak veya netleştirmek yoluna başvurabiliriz. İfade ettiğimiz hukukî bağ yani vatandaşlık “hukukî millet” anlamına gelmektedir. Bu millet tanımı, modern devletin insan/nüfus unsurunu karşılamanın yanı sıra anayasa ve kanunlar tarafından çerçevesi ve şekli belirlenmiş bir mahiyette de sahiptir. Hukukî düzenlemeler, tam da bununla ilgilidir; bunların kazanımı ve kaybının olduğu kadar, kazanımının ardından ortaya çıkan hak ve ödevler bağlamında hukukî sonuçları vardır. Dolayısıyla “hukukî millet” olan vatandaşlık bağlayıcı yönler taşımaktadır. Uyulması gereken kurallar, yapılması gereken ödevler yanında yararlanılacak haklar da bununla ilgilidir. “Vatandaşlık temelli millet” anlayışından bahsedilecekse tam da burada, bu kavramlarla ifade edilebilecektir.

            Diğer tarafta ise kültürel ve tarihî millet bulunmaktadır, ki buna “manevi millet” de diyebiliriz. Bu husus bağlayıcılık taşımayan manevi bir bağdır, bir mensubiyettir. İradeye dayanır, rıza ve manevi duygularla oluşur. Milletin ne olduğu konusuna değinerek ileride bu hususu daha da netleştirmiş olacağız. Bize göre, kültür ve değer taşıyıcılarının eliyle şekillendiği ve bugüne geldiği için, hukukçuların değil diğer sosyal bilimler çevrelerinin tanımlayabileceği bir gerçekliktir. Bu tür ifadelerin yasa metinlerinde olmasının bağlayıcı bir niteliği de bulunmamalı; belki hakaret, tahkir gibi fiiller bağlamında ceza hukuku konusu olabilir. Anayasa metninde ise “manevi millet”, milletin tarihi, kültüre ve değerler bağlamında oluşmuş olması, modern dönemlerde vatan ve devlet meselesiyle birlikte anlam kazanması gibi hususlara “milli kimlik” olarak yer verilebileceği yönünde tartışmalar fayda sağlayacaktır. Hatta bağlayıcı bir nitelik taşımadan “Başlangıç” kısmında uygun şekilde yer alması da müzâkere edilebilir niteliktedir. Diğer yandan ise “manevi millet”in ne ve kimler olduğu, neye göre belirlediği de ayrı bir tartışma konusu yapılacaktır. Bütün bunlar tartışmaya değer konular olarak önümüzde durmaktadır.

Hukuk metinleri ve anayasalar, hukuki millet ile kültürel ve tarihi milleti birbirinin yerine kolayca ikâme edegelmiştir. Kültürel ve tarihi millet, esasında hukuki milleti beslemekle birlikte bundan daha geniş bir kapsam ve anlama sahiptir. Kültürel ve tarihi milletin siyasi yanı bulunurken, hukukî bağ niteliği taşımaz, hak ve ödevlerden de bağımsızdır. Kültürel ve tarihi yani “manevi millet”, vatandaş olmayıp başka bir ülkede yaşayan bir mensubiyet ilişkisine de temel sağlamaktadır. Hukukî millet ile kültürel millet ayrımı yanına Recai Galip Okandan’ın çalışmalarından mülhem, milletin manevi şahsiyeti ile milletin hukukî şahsiyeti gibi bir ayrım da eklenebilir. Esasında kavramlar netleştirilmemiş, birbirinin yerine kullanılıyor olsa da fiili durumda tam da bu ifade edilenlerin tezahür ettiği görülmektedir. Bu noktada millet kavramının yeni anlamının vatan bağlamında şekillendiğini de belirtmek gerekiyor. Vatan ise, vatan bilincin uyandığı dönemdeki sahip olunan topraklardır. Bugün Cumhuriyet anayasalarının değişmez kavramlarından olan ülke ifadesi, “ülkesellik” ilkesine nispet anlamı taşırken, belirli ve net sınırları ifade eder. Hatta “yurt” kavramı da yerleşikliği gösterdiğinden ülke ile yakındır. Vatan ise resmi sınırların ötesini de işaret eder. Sınırları geniştir, belirsizdir. Orta Asya değildir ama Balkanlardır, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dır.

Millet “burası”yla kurulan doğrudan bağ ile oluşmaktadır. Vatanla kurulan bağ, belli değerler silsilesiyle de bağ kurmak anlamına gelmektedir. Yeri gelmişken yurt-vatan ayrımında yurt kavramının ülke kavramının anlamına yakın olduğunu, ikâmet edilen ve yaşanılan yer olarak anlam kazandığını belirtmek lazım. Yurt kavramı daha somuttur, sınırları bellidir. Vatan bir anlamda ilginç bir tecrübeyle oluşmuş ve anlam kazanmıştır. İfade ettiğimiz gibi, vatan anlayışının yeni anlamının oluştuğu dönemdeki Osmanlı toprakları büyük oranda vatan kabul edilebilmektedir; sonrasında Misak-ı Milli ile daha net ve somut bir yapı kazanmıştır. Ancak Misak-ı Milli’nin dışındaki birçok bölge yeri geldiğinde vatandan sayılabilecektir. Burada da vatan kavramına değinme nedenimiz, vatan meselesinin milletin oluşumunda ve çerçevesinin belirlenmesinde en önemli unsur haline gelmiş olmasıdır. Bugün dahi milleti tanımlamak için vatan hatta ülke ve yurt öne çıkan ve belirleyici olan değer kıstaslarıdır.

Hukukî milletin (vatandaşlığın) belirlenmesi konusunda cari-maddi hukuk kuralların tarafından çizilen sınır, seküler bir öz taşımaktadır. Kültürel millet ise, kültürel ve tarihi değerleri içerirken bunların yanı başında dini değerlerin varlığı da yadsınmaz bir gerçektir. Hukukî milletin muhtevası anayasa, kanunlar ve diğer metinler ile belirlenmektedir. Vatandaşlık olarak somutluk kazanmaktadır. Diğer tarafta yer alan kültürel ve tarihi millet’in ne olduğu veya olacağında farklı anlayışlar açısından belli ayrımlar bulunmaktadır. Örneğin var olan gerçeklik/reel durum üzerinden hareket edildiğinde dinin belirleyici bir ayrım olduğu görülmektedir. Azınlıkların belirlenmesinde “gayrimüslim” tanımlamasının öne çıkması, Müslüman halk içindeki “etnik” ayrımların görülmemesi ve bunların bir ayrım olarak ortaya konulmaması, devlet açısından yeni azınlık yapıları yaratılmadığından dolayı bir başarıdır. Kamusal söylem paranteze alarak yüzeysel geçiştirse de, din ile ilgili konuların bir açıdan çok ciddi belirleyicilik taşıdığını tespit etmek mümkündür. Bu tespit, başka bir tespite de kapı aralamaktadır, “eşit vatandaşlık” iddiası ve hatta düzenlemesinin fiili durumda çok da uygulanabilirlik vasfı taşımadığı görülmektedir. O halde anayasalarda yer verilen “eşit vatandaşlık” prensibi, Lozan’da açıkça düzenlenen ve üzerinde mutabık kalınan maddelere göre fiili durumda anayasal düzenlemeleri de vatandaşlık anlayışını da işlevsiz hale getirmektedir. Bu bakımdan bunların üzerinde düşünülmesi ve uygulamaya yön verecek teorik bir alt yapının hazırlanması da zorunluluk olarak görülmektedir. 

Son olarak değinmemiz gerek mesele, millet’i vatandaş’a doğru daralttığımızda devletin oluşumunda millet unsuru yanında kendi tarihselliğimizin ortaya koyduğu uygulama ve tecrübeler milleti devlete göre konumlandırmakla birlikte, millet de devletin devamlılığını sağlayan, varlığını varlığına bağladığı bir yapıyı da göstermektedir. O halde millet, devleti besleyen, insan ve topluluk olarak canlılığına imkân veren, kendisi olma mücadelesinde merkezi belirleyen bir özdür. Bu tecrübî bilgiler ve uygulamalar, vatandaş için söz konusu değildir. Millet vatandaşın manevi, kültürel ve tarihî olarak üstündedir, ayrıca vatandaşa hukukî olarak yüklenen fedakârlık ve yükümlülükler millet söz konusu olduğunda gönüllülükler ve inançlarla başka boyuta taşınmaktadır. Bu bakımdan “vatandaşlık temelli millet” anlayışı ve yaklaşımının belli imkân ve avantajları kadar, belli sorunlu yanları da bulunmaktadır. Bu kapsamda “hukukî millet” ile “kültürel millet” veya “manevi millet” ayrımları netleştirilmesi veya genel bir millet teorisi üzerinde yeniden düşünülmesi kaçınılmaz hatta zorunluluktur.

Genel olarak Türk hukukunda, vatandaşın millete dönüşümü hususu yoğunluklu bir tartışma gündemi oluşmamıştır. Bu hususta milliyet kavramının da geliştirilmeye ve açıklamaya izah duyduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu yazı bağlamında vatandaş ile milletin eşitlenmesi hususu ele almaya çalışarak, meseleyi olumlu ve olumsuz etkilerini de ortaya koyma çabasına giriştik. Burada temel mesele vatandaşlık meselesini tartışma olmadığı için, vatandaşlığın tanımlanması, bizdeki anayasal tanımlamalar (“Türk” tercihi gibi) tartışma dışı bırakılmıştır. Esas merkezde tutmak istediğimiz kavram millet olduğu için, milletin vatandaşlık, halk gibi kavramlar ve olgular karşısındaki konumunu hukukî ve zaman zaman farklı sahalar açısından da tartışmaya devam edeceğiz.


[1] Rona Aybay/Nimet Özbek/Gizem Ersen Perçin, Vatandaşlık Hukuku, Siyasal Kitabevi, Ankara, Ekim 2019, s. 5

[2] Aybay/Özbek/Perçin, s. 6

[3] Aybay/Özbek/Perçin, s. 7

[4] Aybay/Özbek/Perçin, s. 27 vd., s. 59 vd.

[5] Gülin Güngör, Tâbiiyet Hukuku, 13. Baskı, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2025, s.32

[6] Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, 23. Baskı, Beta Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2019, s. 136. Teziç öncesinde halk-millet kavramlarına da kısaca değinmiştir. (Teziç, s.111). Bu konu, başka bir tartışmada ele alınacağı için şimdilik kenarda bekletilecek.

[7] Teziç, s. 136

[8] Parti Kapatma, K. 1993/2, AMKD 30/2, s. 909 (Aktaran: Teziç, s.137)

[9] Teziç, s.137

[10] Y. Ziya Özer, Mukayeseli Hukuku Esasiye Dersleri, Ankara, 1939, s.615

[11] Ergun Özbudun, 1924 Anayasası, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012, s. 64. Özbudun başka bir çalışmasında aynı konuya değinerek şu görüşleri ifade etmiştir: Atatürk’ün 1 Mayıs 1920 günü TBMM’de yaptığı konuşmada, kendisinin bu konudaki duyarlılığını çok iyi ifade etmektedir: “Burada maksut olan ve Meclis i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiye’dir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği… emeller, yalnız bir unsur-u İslam’a münhasır değildir. Anasır ı İslamiyeden mürekkep bir kütleye aittir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-u İslam, bizim kardeşimiz ve menafıi tamamiyle müşterek olan vatandaşımızdır.” Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1961, s. 73-74 (Aktaran: Ergun Özbudun, “Milli Mücadele Ve Cumhuriyetin Resmi Belgelerinde Yurttaşlık ve Kimlik Sorunu”, Artun Ünsal (ed.), 75 Yılda Tebaa’dan Yurttaş’a Doğru, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1998, s.153)

[12] Tutanaklar (Birincil kaynaklar) ve tartışmaların detayları için bkz.: Murat Erol, Anayasa ve Milliyetçilik, Siyasiyat, Ankara, 2025, s. 200 vd.

[13] “Toker’e göre “1924 Anayasası’nı yapan meclis milliyetçilik yönünden, Türklük üzerinde son derecede hassastır… Azınlıklar, ancak vatandaşlık gibi bir şekil meselesi bakımından Türk addedilmektedirler. Milliyet yönünden ise, bu sıfata sahip olabilmek, Türk soyundan gelen ve Türk kültürünü benimseyenlerin hakkıdır. Lozan gibi bir hukuki engel karşısında anayasamıza, milliyetçiliğin bundan daha açık ifade ile yansıması o gün için imkânsızdı” Yalçın Toker, Milliyetçiliğin Yasal Kaynakları, Toker Yayınları, İstanbul, 1979, s. 364. (Aktaran: Özbudun, 1998, s. 153-154)

[14] Özbudun, 1998, s. 153-154

[15] 1982 Anayasasının 42 nci maddesi Türkçe’den başka bir dilin eğitim dili olamayacağını düzenlerken, milletlerarası anlaşmaları istisna tutmuş ve böylelikle Lozan’ın azınlıklarla ilgili düzenlemesini de tanımıştır.

[16] Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, Birinci Cilt, Yağmur Yayınevi, İstanbul, (1960 Tarihli Baskıdan Tıpkı Basım 2019), s. 143

[17] Başgil, 2019, s. 144. Aynı yönde düşünceler için ayrıca bkz.: Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Haz.: Nusret Gedik, 3. Baskı, Ataç Yayınları, İstanbul, 2023, s. 25; Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Yay. Haz.: Gönül Pultar, 5. Baskı, Ötüken, İstanbul, 2018, s.32

[18] Abdurrahman Eren, Anayasa Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, 2021, s. 286

[19] Eren, s. 286

[20] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, 13. Baskı, Siyasal Kitabevi, 2017, s. 370

[21] Erdoğan, 2017, s. 370, ayrıca bkz.: Ozan Erözden, Ulus-Devlet, Dost Kitabevi, 1997, s. 99

[22] Erdoğan, 2017, s.370

[23] Bülent Tanör/Necmi Yüzbaşıoğlu, 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, 19. Baskı, Beta, İstanbul, s. 91

[24] İbrahim Kaboğlu/Eric Sales, Darbe ve Demokrasi Sarkacında Türk Anayasa Hukuku, Çev.-ed.: İrem Berksoy, Legal Yayınevi, İstanbul, Temmuz 2018, s. 149

[25] Kaboğlu/ Sales, 2018, s. 149-150

[26] Kaboğlu/ Sales, 2018, s. 228