Picture of Ali Güneş
Ali Güneş

Vicdanın Fiziği: Sızlamak mı, Sırtlamak mı?

A+ A-

Ekrana düşen o korkunç haberi gördüğünüz anı düşünün. Gazze’den bir kare, bir kadın cinayeti haberi veya yanan bir orman görüntüsü… Önce midenize bir yumruk yemiş gibi olursunuz. Fiziksel bir acıdır bu. Sonra derin bir öfke veya hüzün dalgası gelir. Ve hemen ardından o tanıdık refleks devreye girer: Paylaş butonu, siyah bir kurdele, öfkeli bir kınama metni veya ağlayan bir surat emojisi.

Paylaşımı yaptığınız o saniyeden hemen sonra ne olur? Garip bir rahatlama hissedersiniz. “Tepkimi koydum” dersiniz. “Sessiz kalmadım” dersiniz. O gece yatağa, insanlık görevini yapmış olmanın hafifliğiyle girersiniz.

İşte modern çağın en büyük ahlaki illüzyonu tam olarak bu noktada başlar. Bizler, vicdanı bir “his” zannediyoruz. Oysa vicdan bir his değil, fiziki bir ağırlıktır. Eğer bir olay karşısında hissettiğiniz şey sizi yormuyor, omzunuzu çökertmiyor ve konforunuzdan eksiltmiyor; sadece içinizi sızlatıp sonra geçiyorsa, üzgünüm ama onun adı vicdan değildir. Onun adı sempatidir.

Ve sempati, ahlaki bir eylem değil, biyolojik bir reflekstir.

Sızlayanlar ve Sırtlayanlar

Kavramsal heybemizi açıp, birbirine karıştırdığımız iki kelimeyi birbirinden ayıralım: Sızlamak ve Sırtlamak.

“İçim sızladı” demek, “Senin acınla rezonansa girdim, senin hissettiğini hissettim” demektir. Bu insani bir özelliktir. Bir film izlerken de ağlarsınız, hüzünlü bir şarkıda da gözleriniz dolar. Bu sizi “iyi insan” yapmaz, sadece “duygusal insan” yapar.

“Yükü sırtlamak” ise bambaşka bir şeydir. Vicdani Teoloji, ahlakı bir duygu durumu olarak değil, bir “emanet” olarak tanımlar. Emanet ağırdır. Emanet, taşıyıcısını terletir, yorar, hatta bazen belini büker.

Bugün yaşadığımız kriz, toplumun vicdansızlaşması değildir. Tam tersine, ortalıkta müthiş bir “vicdan gürültüsü” vardır. Sorun, vicdanın fiziki hal değiştirerek “katı” halden (yük/eylem), “gaz” haline (tepki/söylem) geçmesidir. Gaz halindeki vicdan çok hacim kaplar, çok ses çıkarır ama hiçbir ağırlığı yoktur. Uçar ve gider.

Bedelsiz Ahlak Enflasyonu

Ekonomi biliminin basit bir kuralı vardır: Bir şeyin arzı sonsuz ve maliyeti sıfırsa, o şeyin değeri düşer. Bugün ahlakın başına gelen budur. Bir haksızlığı “kınamanın” maliyeti sıfıra indi. Risk yok, para harcamak yok, zaman kaybı yok, terlemek yok. Sadece bir parmak hareketi var.

Maliyetin bu kadar ucuzladığı bir yerde, “ahlak enflasyonu” kaçınılmazdır. Herkesin konuştuğu, herkesin en yüksek perdeden kınadığı ama kimsenin elini taşın altına koymadığı bir “gürültü toplumu” olduk. Ağzımızdan alevler çıkıyor ama ellerimiz buz gibi. Çünkü ateş sadece düştüğü yeri değil, sadece ona dokunmaya cesaret edeni yakıyor. Biz ise ateşi sadece ekrandan izleyip “Ne kadar sıcak” demekle yetiniyoruz.

Turnusol Kağıdı: Konforun Bozuldu mu?

Peki, hissettiğimiz şeyin “ucuz bir sempati” mi yoksa “gerçek bir vicdan” mı olduğunu nasıl ayırt edeceğiz? Test çok basittir: Bedel Testi.

Olay karşısında verdiğimiz tepki;

  • Cüzdanımızdan bir miktar eksiltti mi?
  • Hafta sonu planımızı iptal etmenize sebep oldu mu?
  • İş yerindeki konumumuzu veya mahallemizdeki itibarınızı riske attı mı?
  • Kısacası; o tepkiyi verdikten sonra hayatımızdaki konfor seviyesi düştü mü?

Cevabımız “Hayır” ise, yani hayatımız (paylaşımı yaptıktan sonra) kaldığı yerden aynen devam ediyorsa, o hissettiğimiz şey vicdan yükü değildir. O sadece, ruhumuzdaki gazı alan psikolojik bir ağrı kesicidir.

Sonuç: Tribünden Sahaya İnmek

Bu yazı, “kimse tepki göstermesin, kimse konuşmasın” demek için yazılmadı. Elbette kötülüğü duyurmak kıymetlidir. Ama kendimizi kandırmayı bırakmamız için yazıldı. Seyirci koltuğunda oturup sahada dayak yiyenler için “Çok üzülüyorum” diye tweet atmak, bizi o maçın oyuncusu yapmaz. Biz hala seyirciyizdir.

Dünyayı değiştirecek olanlar, tribünde ağlayan milyonlar değil; sahaya inip o yükün altına girenlerdir. Ve yükün altına girmek, “Sızlamaktan” fazlasını; “Sırtlamayı” gerektirir.