Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Washington’da Güç Kimin Elinde? Aıpac Tartışması

A+ A-

Bu sorunun provokatif olduğunu biliyorum. Hatta Washington’da bazı kapıları açan, bazı cümleleri ise anında “tehlikeli”ilan ettiren bir soru bu. Üstelik işin içinde İsrail olunca, daha başlığı görür görmez “Evet!” diyecek bir kitle hazır bekliyor.

Ama mesele bu kadar basit değil.

Çünkü ABD’de iktidar tek bir adreste oturmuyor: Beyaz Saray var, Pentagon var, istihbarat dünyası var, Kongre var… Ve hepsinin çevresinde dönen dev bir çıkarlar ekosistemi var. AIPAC bu ekosistemin en disiplinli, en organize ve en etkili aktörlerinden biri.

O yüzden kısa cevapla başlayalım:

Kısa cevap: Hayır, AIPAC ABD’yi yönetmiyor. Ama uzun cevap… İşte orası rahatsız edici. Amerikan siyasetinin en güçlü lobilerinden biri olan AIPAC, ABD dış politikasını tek başına yazmıyor. Beyaz Saray’ı yönetmiyor. Pentagon’a emir vermiyor.

Fakat özellikle Orta Doğu ve İsrail söz konusu olduğunda, Kongre’deki “görünmez sınırları” çizme gücü var. Kimin makbul sayılacağına, kimin riskli görüleceğine dair siyasetçinin aklına ilk düşen hesaplardan biri olmayı başarmış durumda.

Bu resmi anlamak için, romantik açıklamaları bir kenara bırakıp güç mekanizmasını katman katman açmak gerekiyor.

Peçete Hikâyesi

2005’te Washington’da bir akşam yemeği… Masada AIPAC’ten üst düzey bir isim ve bir gazeteci var. Sohbet dönüp dolaşıp kurumun gücüne geliyor. Gazeteci, AIPAC’in adının karıştığı bir skandalı hatırlatıp soruyor: “Bu iş sizi zayıflattı mı?”

Cevap, Washington dilinin tüm kibriyle geliyor. Yetkili bir peçete istiyor, eline alıyor ve şu cümleyi kuruyor: “24 saat içinde bu peçeteye 70 senatörün imzasını toplarız.” Bu söz birebir böyle mi söylendi, yoksa yıllar içinde daha da efsaneleşti mi, tartışılır. Ama önemli olan şu: Washington’da AIPAC’ın adı, tam da bu cümleyle yan yana anılıyor. Gürültü çıkarmadan, sistem kurarak güç üreten bir yapı.

Düşünsenize, aynı cümle NRA’dan (Ulusal Tüfek Birliği) , büyük petrol lobisinden ya da dev bir ilaç şirketinden çıksa, günlerce manşet olurdu. Televizyonlar tartışır, köşe yazarları birbirine girerdi.

AIPAC söz konusu olduğunda ise tablo farklı: Tartışma çoğu zaman daha temkinli, daha düşük sesle, daha “dikkatle” yürür. Eleştirmenlere göre bu sessizlik bile bir şey söylüyor: Bazı güçler Washington’da sadece güçlü değildir; tartışılması bile zorlaştırılmıştır.

O halde soruyu netleştirelim:

AIPAC tam olarak nedir? Ve bu gücü nereden alır?

AIPAC Nedir?

AIPAC’in kökleri 1950’lerin başına uzanıyor. Kuruluşun resmi başlangıcı 1954: O dönemki adıyla Amerikan Siyonist Kamu İşleri Komitesi (AZCPA). Zamanla bugünkü ismini aldı; ama hedef hiç değişmedi. Amaç baştan beri netti: ABD–İsrail ilişkilerini güçlendirmek ve Washington’da, özellikle Kongre’de, İsrail lehine politikaların doğal, normal ve risk taşımayan bir çizgiye oturmasını sağlamak.

AIPAC’ın yıllar içinde odaklandığı başlıca başlıklar kabaca şöyle:

  • İsrail’e yönelik Amerikan askeri yardımının sürdürülmesi
  • Savunma ve istihbarat iş birliğinin derinleştirilmesi
  • İsrail’in güvenlik öncelikleriyle uyumlu yasa ve kararların desteklenmesi
  • Ve belki de en önemlisi: İsrail politikasının partiler üstü bir uzlaşıya dönüştürülmesi

İşte bu son madde kritik. Çünkü ABD’de bir konu “parti meselesi” haline geldiğinde, bir sonraki seçimle her şey tersine dönebilir. Oysa AIPAC, İsrail meselesini Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin birbirine attığı bir top olmaktan çıkarıp, adeta iki partinin ortak refleksi haline getirmeyi başardı.

Bu sayede İsrail’e destek vermek uzun süre Washington’da tartışmalı bir tercih değil, siyaseten güvenli bir pozisyon olarak görüldü. Ve bu “güvenli alan” hissi, AIPAC’e yıllar içinde sadece etki değil, aynı zamanda bir tür siyasi koruma kalkanı da sağladı.

AIPAC Ne İçin Lobi Yapıyor?

AIPAC’in hedefini tek cümleyle özetlemek gerekirse şunu söylemek mümkün: ABD–İsrail stratejik ortaklığını güçlendirmek. Ama bu cümle masum bir diplomasi cümlesi gibi dursa da arkasında çok somut bir anlam var: İsrail’in güvenlik ve dış politika önceliklerinin Washington’da “meşru”, “makul” ve “doğal” bir çizgiye yerleştirilmesi. Bu sadece söylem düzeyinde değil.

AIPAC, İsrail’in izlediği politikaların Washington’da siyasi dayanak bulması için çalışırken, aynı zamanda bu politikaların uygulanabilmesi için gereken askeri, lojistik ve finansal zeminin sürdürülmesine de odaklanıyor. Soyut konuşmayalım; birkaç somut örnek, fotoğrafı netleştirir.

Askeri Yardım

2016’da ABD ile İsrail arasında 10 yıllık ve toplam 38 milyar dolarlık bir askeri yardım mutabakatı imzalandı. Bu paket 2019–2028 dönemini kapsıyor. AIPAC, bu çerçevenin Kongre’de güçlü şekilde sahiplenilmesi için aktif destek verdi. Destekleyenler bu yardımların İsrail’in güvenliğini garanti altına aldığını söylüyor. Eleştirenler ise bu yardımın, Gazze ve Batı Şeria’daki askeri operasyonlara dolaylı destek anlamına geldiğini savunuyor.

Ancak şurası açık: Kongre’de İsrail’e askeri yardım, uzun yıllar boyunca iki partinin “dokunulmaz” alanlarından biri oldu. Bunun bir süre daha böyle devam edeceğini söylemek de kehanet değil, Washington’un alışkanlıklarını okumak.

Yasama Süreci

AIPAC’in lobi yaptığı başlıklara bakınca tablo daha da netleşiyor. Kurum genellikle:

  • İran’a yönelik yaptırımların sertleştirilmesini,
  • İsrail’i eleştiren bazı Birleşmiş Milletler kararlarına karşı durulmasını,
  • Savunma ve istihbarat iş birliğinin artırılmasını,
  • BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi, Yaptırımlar) hareketine karşı yasal düzenlemeleri destekliyor.

Burada özellikle BDS meselesi dikkat çekici. Çünkü bazı eyaletlerde çıkarılan anti-BDS yasalarının bir kısmı, ifade özgürlüğü gerekçesiyle mahkemelerde sınırlandı ya da iptal edildi.

Ama asıl tartışma şurada düğümleniyor: ABD gibiifade özgürlüğü” iddiasını en yüksek perdeden söyleyen bir ülkede bile, Filistin yanlısı bir protesto ve boykot hattının bu kadar sert şekilde hukuk ve siyaset gündemine taşınması, AIPAC’in Washington’daki etki kapasitesinin “klasik lobicilik” sınırlarını nasıl zorlayabildiğini gösteriyor.

Seçim Harcamaları

AIPAC uzun yıllar doğrudan bir siyasi eylem komitesi (PAC) işletmedi. Bu durum 2021’de değişti: AIPAC PAC kuruldu, ayrıca United Democracy Project (UDP) adlı bir süper PAC devreye sokuldu. Ve işte kırılma noktası da burası. 2024 seçim döneminde İsrail yanlısı grupların harcaması yaklaşık 100 milyon dolarlık bir ölçeğe ulaştı. Bazı ön seçimlerde tek bir yarışa dökülen para 10 milyon doları aştı. Yani artık bu tur seçimlerde mesele fikir rekabeti olmaktan çıkıp, açıkça bütçe rekabetine dönüşmeye başladı.

Mesela New York’ta Jamaal Bowman, Missouri’de Cori Bush gibi İsrail hükümetini sert biçimde eleştiren isimler, yoğun dış harcama kampanyalarının ardından ön seçimleri kaybetti. Elbette ortalama bir Amerikan seçmeni şöyle diyebilir: “Sandık konuştu, seçmen karar verdi.” Ama sahadaki gerçeklik bazen daha rahatsız edici. Bowman ve Bush’un karşısındaki adayların, normal şartlarda görülmeyecek ölçekte bağış toplaması; reklam, saha organizasyonu ve görünürlük açısından olağan dışı bir kampanya yürütmesi şu soruyu akla getiriyor: Bu yarışlar gerçekten eşit şartlarda mı oynandı?

Yoksa paranın ölçeği, yarışın kurallarını fiilen yeniden mi yazdı? Tam bu noktada “meşruiyet” tartışması başlıyor. Çünkü okuyucunun zihnindeki ilk itiraz şu olabilir: “Bu kadar para, bu kadar baskı… Bu işin adı rüşvet değil mi?” Hukuken cevap net: Hayır. Bu harcamalar ABD seçim yasalarına uygun biçimde, kampanyalardan bağımsız hareket eden süper PAC mekanizması üzerinden yapılıyor.

Teknik olarak rüşvet değil. Ama etik soru ortada duruyor: Yasal olması, demokratik olması anlamına gelir mi?

Peki AIPAC Neden Güçlü Görülüyor? (Düzeltilmiş / Daha Provokatif)

AIPAC’in gücü birkaç temel unsura dayanıyor. Ama bana kalırsa işin asıl sırrı şurada: AIPAC“günlük siyasetin” peşinde koşan bir yapı değil. Daha çok, ABD siyasetinin anatomisini, Kongre’nin reflekslerini, seçmenin psikolojisini, bağış düzenini ve karar alma süreçlerini, milim milim okuyup buna göre tasarlanmış uzun vadeli bir sistem kurmuş durumda. Kısacası AIPAC’in başarısı, “hızlı hamle” değil; sabırla inşa edilmiş bir mimari. Ve bu mimariyi dört başlıkta okumak mümkün:

1) Uzun Vadeli İlişkiler: Siyasetçi Daha “Siyasetçi Değilken

AIPAC, ilişkileri siyasetin tepesinde değil, çoğu zaman daha aşağıdan kuruyor. Üniversite etkinlikleri, konferanslar, politika programları… Gelecek vadeden isimlerle temas erken başlıyor. Üstelik mesele yalnızca “tanışmak” değil. Bu temas çoğu zaman bir tür kariyer ekosistemine dönüşüyor: Yol haritası, çevre, görünürlük, destek… Yani siyasetçinin yalnız bırakılmadığı, aksine adım adım büyütüldüğü bir mekanizma.

2) İki Partili Strateji: ABD’de En Zor Şeyin Başarılması

ABD iki partili bir ülke. Bir taraf iktidarsa, diğer taraf doğal muhalefet. Böyle bir düzende iki partiyi aynı başlıkta uzun süre hizaya sokmak, açık konuşalım, sıradan bir lobi başarısı değildir. AIPAC’in yıllar boyunca İsrail konusunu ideolojik kamplaşmanın dışına itip iki partinin ortak refleksi haline getirmesi, Washington’da en zor işlerden birini başarmak demek. Bu başarı şu sonuçları doğurdu: İsrail’e destek vermek uzun süre “tartışmalı bir tercih” değil, siyaseten güvenli bir pozisyon sayıldı.

3) Politika Üretimi: Baskı Değil, Hazır Çözüm Sunmak

Washington’da lobiler yalnızca baskı kurmaz; aynı zamanda çözüm de üretir. Yasa taslakları, brifing notları, teknik raporlar, konuşma metinleri. Bu liste uzar gider. Siyaset biliminde buna bazen “yasama sürecine destek” denir; daha acik söylersek: Kongre üyelerine hamallık yapmak. Çünkü Kongre ofisleri çoğu zaman sınırlı kadroya sahiptir. Hazır politika çerçeveleri sunan kurumlar, doğal olarak avantaj elde eder.

4) Finansal Mobilizasyon: Paranın Dili Siyasetin Dilini Değiştirince

ABD’de bağış sistemi yasal. Ve acı gerçek şu: Amerikan siyasetinde paranın miktarı arttıkça, kampanyanın gücü de çoğu zaman artıyor. Bu düzende AIPAC’in , özellikle 2021’den sonra, ön seçimlerde koyduğu finansal ağırlığın cazibesini yok saymak kolay değil. Bu, adayların siyasi risk hesabını etkileyebiliyor: Ne söyleyeyim? Nerede durayım? Kime karşı çıkayım? Kime dokunmayayım? Yani AIPAC’in gücü sadece “para” değil; paranın yarattığı siyasi iklim.

7 Ekim Sonrası

7 Ekim 2023 saldırıları ve ardından Gazze’de başlayan savaş, ABD iç siyasetinde zaten bir süredir kısık sesle süren tartışmaları bir anda büyüttü. Çünkü Washington’un tepkisi, dünya genelinde yükselen İsrail eleştirilerine ve Gazze’deki ağır sivil kayıplara rağmen, uzun süre eleştirel mesafeden çok “koşulsuz destek” çizgisine yakın durdu.

Ve bu da şunu görünür hale getirdi: ABD’de İsrail meselesi çoğu zaman dış politika başlığı değil, iç siyasetin sinir uçlarına dokunan bir konu. Demokrat Parti içinde özellikle genç ve ilerici kanat daha sert eleştiriler yöneltmeye başladı. Kampüs protestoları büyüdü, kamuoyu yoklamaları daha net bir bölünmeyi işaret etti, sosyal medya baskısı arttı. AIPAC ise tam bu dönemde seçim süreçlerine daha görünür şekilde dahil oldu hem Kongre’de hem de politika çevrelerinde İsrail’in tezlerini anlatmak için temaslarını yoğunlaştırdı.

Ancak burada önemli bir not düşmek gerekiyor: ABD’de yasama ve dış politika süreci tek bir aktörün elinde değildir. Beyaz Saray, Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, istihbarat bürokrasisi, Kongre liderliği, think-tank’ler ve sivil toplum örgütleri. Hepsi bu denklemde ayrı ağırlıklara sahip. Bu yüzden AIPAC’in etkisini doğru okumak gerekir: Evet, Washington’daki siyaset ve bürokrasi üzerinde ciddi bir ağırlığı var. Ama aynı ağırlığın kamuoyunda birebir karşılık bulduğunu söylemek zor. Hatta bu dönemde daha çok gördüğümüz şey şuydu: Washington ile sokak arasındaki mesafe açıldı. Kısacası 7 Ekim sonrası, AIPAC’in etkisini büyütmekten çok, aynı zamanda onu daha görünür ve daha tartışılır hale de getirdi.

Başkanlık Düzeyinde Etki Var mı?

Başkanlık düzeyinde dış politika, Kongre kulislerinden çok daha karmaşık bir mekanizmaya dayanır. Beyaz Saray tek başına değildir: Dışişleri, Pentagon, istihbarat bürokrasisi, müttefikler, kriz masaları. Hepsi aynı anda devrededir. Bu yüzden “AIPAC başkanı yönlendiriyor” cümlesi, siyasetin gerçekliğini fazla basitleştirir.

2024 seçim kampanyasında hem Donald Trump hem de Kamala Harris, İsrail’in güvenliğine destek veren mesajlar verdi. Trump, ilk başkanlık döneminde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasını ve Abraham Anlaşmalarını tarihi başarı olarak sundu. Harris ise askeri yardımı desteklerken, Gazze’deki insani tabloya dikkat çekip daha dengeli bir dil kurmaya çalıştı. Ama şu gerçek değişmiyor: Başkanlık kampanyaları, tek bir merkezin değil, çok sayıda bağışçı ağının beslendiği dev bir finansman ekosistemi üzerinde yükselir. AIPAC bu ekosistemin etkili bir parçasıdır; fakat tamamı değildir. Yani başkanlık düzeyinde “tek el” arayanlar için Washington hâlâ aynı Washington: güç bir noktada toplanmaz, farklı merkezlerde paylaşılır.

Güç Zayıflıyor mu?

Uzun yıllar İsrail’e destek vermek Washington’da düşük riskli bir pozisyondu. Hatta çoğu zaman “pozisyon” bile sayılmazdı; adeta otomatik bir refleks gibiydi. İsrail’e destek verirsiniz, alkış alırsınız. Eleştirirseniz, risk alırsınız. Bugün tablo değişiyor olabilir.

Genç seçmenler arasında Filistin’e sempati artıyor. Demokrat Parti içinde ateşkes çağrıları daha görünür hale geldi. Kampüs hareketleri, sokak gösterileri ve sosyal medya baskısı siyasetin ritmini zorluyor. Yani “Washington çizgisi” ile “tabanın hissiyatı” arasındaki mesafe büyüyor.

AIPAC hâlâ güçlü, hâlâ örgütlü, hâlâ disiplinli. Ama artık bir fark var: Bu etki alanı eskisi kadar sessiz değil. Tartışma daha açık, itirazlar daha görünür, maliyet hesabı daha gürültülü. Ve en önemlisi şu: Etki sahibi olmak, eleştiriden muaf olmak değildir. Bazı dönemler güç, tartışılmadığı için güçlüdür. Tartışma başladığında ise güç ilk kez sınırlarıyla yüzleşir.

Sonuç: AIPAC ABD’yi Yönetiyor mu?

ABD dış politikasını tek başına belirliyor mu? Hayır. Kongre üzerinde güçlü bir etkiye sahip mi? Evet. İki partili desteği uzun yıllar koruyabildi mi? Kesinlikle. Washington’daki güç çoğu zaman tek bir imzadan değil, onlarca yıl boyunca kurulan sistemlerden gelir. AIPAC’in başarısı da tam burada yatıyor: disiplinli mesaj, iki partili strateji, finansal mobilizasyon ve uzun vadeli planlama. Bu tabloyu nasıl yorumlayacağınız elbette siyasi perspektifinize bağlı. Ama bir gerçek var: AIPAC görünmez değil. Washington’un kurumsal dokusuna yerleşmiş, sistemli bir aktör. Ve Amerikan siyasetinde güç çoğu zaman yüksek sesle değil; uzun süreli organizasyonla, sabırla ve tekrarla inşa edilir.

Peçete hikâyesi doğru da olsa, abartı da olsa. Washington’un gerçeği şu: Güç, bir gün ansızın gelmez. Yıllar içinde “normalleşerek” gelir. Amerika’da bazı şeyler tartışılır; bazı şeyler ise tartışılmaya başlayınca asıl önemini belli eder.