Picture of Muhammed Halil Koparan
Muhammed Halil Koparan

Yamalı Bohça Politikası

A+ A-

Biz bu ülkede her sezon başında aynı tiyatroyu izlemekten bıkmadık mı?

Çiftçi tarlaya girer, “Acaba bu yıl gübre ne kadar olacak, mazot nereye vuracak, devlet taban fiyatı ne açıklayacak?” diye adeta zar atar gibi üretim yapar. Sezon biter, sahada fırtına kopar; Ankara hemen bir gece yarısı kararnamesiyle geçici bir teşvik yaması yapar, günü kurtarır. Ertesi yıl sil baştan… İşte biz buna Türkiye’de “tarım politikası” diyoruz. Oysa politikanın kelime anlamı günü kurtarmak, bütçe açıklarını dönemsel pansumanlarla kapatmak değil; yarını, hatta çeyrek asır sonrasını bugünden inşa etmektir.

Gelin, yüzümüzü biraz uluslararası arenaya çevirelim ve gelişmiş tarım ekonomilerinin bu sektörü nasıl bir devlet aklıyla, nasıl bir makro planlamayla yönettiğine bakalım. İngiltere Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı (DEFRA) daha yeni, Haziran 2026’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmüş en radikal hamleyi yaptı ve “Farming Roadmap 2050” başlığıyla 25 yıllık devasa bir tarım yol haritası ilan etti. Tarım politikaları uzmanı Ergin Kahveci’nin de haklı olarak dikkat çektiği bu reform paketi, aslında modern dünyada tarımın nasıl yönetilmesi gerektiğinin adeta ders kitabı niteliğinde. Dünyanın önde gelen ekonomileri ne yapıyor biliyor musunuz? Tarımı sadece sübvanse edilmesi gereken, sırt kamburu bir sosyal yardım sektörü olarak görmeyi çoktan bıraktılar; tarımsal üretimi resmen “Kritik Ulusal Altyapı” ilan ettiler. Yani tarım, onlar için artık bir savunma sanayisi, sarsılmaz bir ulusal güvenlik meselesidir.

Peki, ne var bu 25 yıllık küresel vizyonun planında?

Sayın Kahveci’nin analiz ettiği o reform maddelerine bakınca, sahadaki kurumsal organizasyonun gücünü görmemek imkansız. Bir kere adamlar sahada belirsizliği tamamen öldürmüş. İngiliz çiftçisi önündeki çeyrek asır boyunca hangi teknolojiye, hangi tedarik zinciri garantisine ve nasıl bir maliyet korumasına sahip olacağını net olarak bilerek toprağa dokunuyor.

Bizim buralarda zincir marketlerin insafına, o fahiş etiket engizisyonuna terk ettiğimiz taze meyve-sebze sektörü var ya; İngiltere onun etrafına resmen “Tedarik Zinciri Kalkanı” kurdu. Gıda Ürünleri Kodu Hakemi’ni (GCA) doğrudan bakanlığa bağlayarak, marketlerin üreticiye çöktüğü o gizli vadeleri, haksız raf bedellerini ve haksız rekabeti yasal olarak tek bir hamleyle yasakladı. Çiftçi tarlasına depo mu yapacak, soğuk hava tesisi mi kuracak? İmar kurallarını ve bürokratik engelleri radikal şekilde esnetip üreticinin önünü açtılar. Tüm idari yükleri “Dijital Çiftçilik Hesabı” adıyla tek bir sistemde birleştirip üreticiyi evrak hamallığından, bürokrasi hafızasızlığından kurtardılar. Yetmedi, üreticiler bir araya gelsin, lojistiği ve pazarı bizzat kendileri yönetsin diye 30 milyon sterlinlik devasa bir işbirliği fonunu bizzat devlet eliyle sahaya sürdüler. Kolektif gücü lafta bırakmayıp sermayeyle fonladılar.

Şimdi dönelim bizim Ankara’ya… Bizde ne var? 20 yıldır kurumsal vizyondan yoksun, her bakan değişiminde sil baştan yazılan, kimsenin önünü göremediği bir karmaşa. Bizim çiftçimiz bırakın 25 yıl sonrasını, 25 gün sonra elindeki malı kime, kaça satacağını; ektiği ürünün elinde kalıp kalmayacağını bile bilmiyor. Ankara tarımı planlamayı, sadece ÇKS (Çiftçi Kayıt Sistemi) üzerinden toprağın büyüklüğüne göre üç beş kuruş para ateşlemek sanıyor. Üretime, verimliliğe, gerçek su kaynaklarının yönetimine bakan yok. Biz çiftçimizi her sezon başında o tekelci marketlerin, ithalat lobilerinin kucağına atıp “Hadi aslanım göreyim seni” diyoruz. Sonra da üretim çökünce, raflar alev alınca hep birlikte şaşırıyoruz.

Sloganlar karın doyurmuyor maalesef:

Ergin Kahveci’nin o can alıcı tespitiyle konuşalım: “İngiltere, 25 yılını planlayarak belirsizliği öldürdü. Ankara ise çiftçisini her sezon başında ‘acaba ne olacak?’ endişesiyle baş başa bırakıyor.” Tarım politikası, televizyon ekranlarında “Yerli ve milliyiz” sloganları atarak oluşturulmaz. Gerçek bir tarım politikası; toprağın o yılki karakterini ve su verimliliği endeksini (WPI) hesaplayan, işçinin sahadaki sosyal güvencesini kuran, lojistik ağların şeffaflığını sağlayan ve üretici karlılığını merkeze koyan bütüncül bir hukuki standarttır.

Türkiye’nin acilen günü kurtaracak pansuman yamaları, dönemsel ithalat izinlerini ve o eskinin hantal bürokrasisini çöpe atması gerekiyor. Gelişmiş ekonomilerin kurduğu o “Tedarik Zinciri Kalkanı” ve “Dijital Çiftçilik Hesabı” gibi yapısal modeller bizim için birer lüks veya uzak birer yabancı taşra hikayesi değil, tam aksine bu topraklar için bir ölüm kalım meselesidir.

Bu ülkenin ihtiyacı olan şey, sezonluk taban fiyat açıklamalarının ötesine geçen, makro planlamayı merkeze alan kurumsal bir akıldır. Biz uydulardan gelen veriyi, yapay zekayı ve dijital toprak haritalarını sadece akademik makalelerin süsü olarak tuttuğumuz sürece tarımı planlayamayız. Sahayı yönetebilmek için önce sahayı görmek, yani tarımsal istihbaratı ve makro planlamayı kurumsallaştırmak zorundayız. Çeyrek asırdır genel tarım sayımı bile yapmamış, elinde güncel ve şeffaf veri tabanı olmayan bir bürokrasiyle ulusal gıda güvenliği sağlanamaz.

Eğer bu topraklarda üretim bitmesin, yarın tarlaya girecek, traktörün kontağını çevirecek bir jenerasyon mirası bulabilelim istiyorsak; Ankara o günü kurtarma refleksinden tamamen sıyrılmak zorundadır. Yapılması gereken bellidir: Tarımı acilen “Kritik Ulusal Altyapı” statüsüne kavuşturmalı, üretici kooperatiflerini lojistik ve raf ağının doğrudan öznesi yapmalı ve en az 25 yıllık sarsılmaz bir hukuki üretim reformunu meclis çatısı altında sabitlemeliyiz. Aksi halde, küresel vizyoner devletler 2050’de kendi gıda bağımsızlıklarını küresel birer güç unsuru olarak kutlarken; biz her üretim sezonunda acaba hangi ülkeden saman, hangi ülkeden buğday ithal edeceğiz diye kapı kapı gezen bir ithalat bağımlısı olmaya mahkum kalırız. Tercih bizim; ya bu hantal piyasa mimarisini kurumsal bir tamponla adilleştireceğiz ya da yamalı bohçanın söküklerinden aşağıyı seyretmeye devam edeceğiz.