YANDAŞ SEBEP, MAĞDUR SONUÇTUR
- Tarih:
Ülkelerin kalkınma vizyonu hazırlanırken en büyük sorun, “parti ve hükümet programlarının kalkınma programları ile örtüşmemesi”dir. Bu yüzden siyaset, “planlama-piyasa ikilemi” arasında kalır ve plan akılcılığı yerini piyasa akılcılığına bırakır. İki akıl arasındaki fark şu soruda gizlidir: “Sektör-firma düzeyinde üretim politikalarıyla sanayileşmek”mi, sanayi politikalarının “kazananları belirlemesi ve potansiyel kazananlara rant dağıtması”na imkân tanımak mı?”
Plan akılcılığını bırakıp piyasa akılcılığı ile ekonomiye yön verildiğinden dolayı; genç nüfus, enerji ve maden kaynaklarına, tarım ve hayvancılık altyapısına sahip bu ülke,gelişmiş 5’li değil de kırılgan 5’li içinde yer alıyor! Muş ovası gibi bir ovasını ekemediği halde Sudan’da tarım arazisi kiralıyor! 3 demir-çelik fabrikasında üretilen kadar dışarıdan ithal eden bir ülke olarak 3 tane daha demir-çelik fabrikası yap-a-mıyor!

Mesele basit; kalkınma anlayışı “yandaş üretme” üzerinden ilerliyor. Bu ilerleme(!) ekonomiyi “yumuşak lokma” haline dönüştürüyor. Çünkü; ihracat artışıyla övünüyor ama bir yıl bile dış ticaret fazlası veremiyor? Sürekli açılışlar yaptığı halde işsizlik oranlarını düşüremiyor? Bu yüzden hem dünyada en hızlı dolar milyarderi üreten, hem de en fazla yeşil kart üreten ülke oluyor. Kısacası; yandaş üreterek mağdur oluşturuyor!
Kısır Döngü’den Kalıcı Hasar’a
Yandaş üreten anlayış, problem tespiti yapar ama probleminkaynağına inmez. Kısa vadede çözüm gibi görünen ancak uzun vadede daha büyük sorunlara neden olan uygulamalarpeşinde koşar. Bu yüzden söylediği ile yaptığı arasındaki makas sürekli açılır ve çözümü ertelemenin faturası giderek kabarır. Böylece yeni mağdurlar oluşur ve “yandaş sebep, mağdur sonuç” mantığı işlemeye devam eder.

Daha fazla kazanma hırsına dayanan bu mantığın sonuçları sadece ekonomik olmaz, zamanla sosyal ve beşeri maliyetler de getirir. En büyük maliyeti ise; çalıştıkça kazancı azalan bir kısır döngüden ve ahlaklı oldukça kaybeden bir açmazdan çıkamamaktır. Bu açmaz, “kalıcı hasar”ları artırır hatta kazanımların heba olmasına bile neden olur. Böylece hem kaynakları hem de değerleri kurutarak mağdur sayısı sürekli artar.
Kalıcı hasardan kurtulmak isteyen mağdurların kısır döngüyü kırması gerekir. Bunun için mağdura da yandaşa da oynamaması gerekir. Mağdur olmanın haklılığıyla ya da yandaş olmanın haksızlığıyla değil, “ahbap-çavuş kapitalizmi”nin sakatlığını deşifre ederek çözüm üretilebilir. Bu ise;iktidar-servet-medya gücünü ele geçiren bir azınlık tarafından sömürülmeye dur diyecek bilinç ister.
Helvayı Yiyecekken Ayvayı Yemek
Bir ekonomi bu bilinçle yönetilse; illerin yatırım önceliklerini belirleyerek üretim seferberliği başlatmış olsa, enflasyonla topyekûn mücadele etmek zorunda kalmaz. Bölgesel gelişme gibi konularda etkin koordinasyon sağlamış olsa, işsizlik gibi bir sorun yaşamaz. Özel sektörün yenilikçi ve üretken yatırımlarını geliştiren uygulamalara imza atsa, cari açık gibi bir gündemi olmaz.
Ancak bu bilinçten yoksunluk; zembereği boşaltır, sorunlarıderinleştirir. Ruhlarda büyük bir yıkım yapmaya ve enkaz bırakmaya kurulan sistemin görülmesini engeller. Her gün yeni bir müjdeli haberle işçiye, memura, emekliye vaat yağdığı halde, işsizliğin arttığını, enflasyonun yükseldiği, dış ticaret ve cari açığın kontrol edilemediği görülür. Böylece tehlikenin boyutları derinleşir ve insanlar helvayı yiyecekken ayvayı yemek zorunda kalabilir.
O halde; düne kadar yere göğe sığdırılamayan icraatlarınbugün anlamsız olmasından ders çıkartılmalıdır. Aksi taktirde gelinen nokta; “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla yönetilen bir ekonomi, milleti “dükkân senin” çaresizliğine düşürecektir. Düşmek istemeyenler bilir ki; krizi fırsata dönüştüren hatadan dönme hızıdır.
Yandaş Da Mağdur Olursa
Bugün geldiğimiz bu noktada; mevcut sistemi sürdüren değil, dönüştüren çalışmalara olan ihtiyacın ne kadar önemli olduğu açıktır. Çünkü sadece tüketim üzerinden insanların gelecek beklentileri doğru tespit edilemiyor. Ekonomide fayda dağılımı genişletilemiyor, kentlere rehberlik etmesi gereken kurumlar, birbirini taklit ederek zaman ve imkân israfına neden oluyor. Çünkü sistem, insanı değil, yapıları önceliyor ve mevcut yapılar yüzünden büyüyen konfor yandaşı da mağdur ediyor.
Yandaş sebep, mağdur sonuç mantığı anlaşıldığında, “ekonominin yuvasını işgal etmiş guguk kuşu” da fark edilecektir. Bu farkındalıkla, “Hedefi Değiştir, Büyük Resmi Gör, İnsan Doğasını Geliştir, Sistemleri Kavra, Bölüştürmek İçin Tasarla, Yenilemek İçin Yarat ve Büyümeye Karşı Agnostik Ol” yaklaşımları kazanılacaktır. Büyüse de büyümese de bizi geliştirecek ekonominin unsurlarını yeniden tanımlanacaktır. Bu çabanın güvenli ve adil olana ulaşmasıise; nüfus, bölüşüm, beklentiler, teknoloji ve yönetişim gibi temel beş alanda “bütüncül ekonomi” adına rollerin yeniden biçimlendirilmesiyle gerçekleşecektir.
Bunu gerçekleşmesi için özel jetleriyle Davos’a gelen 150 milyarderin değil, yaşadığı zamanı anlayabilen ve birikiminin hakkını sergileyebilen kuşakların sentezi bekleniyor. Ve “sosyal sermaye”nin önemini, “zaman, bilgi, beceri, bakım, empati, öğrenim ve mütekabiliyet” gibi kaynakların değerlendirilmesini sağlayacak bir devlet aranıyor. Bu buluşma, ekonomik zenginlikten ziyade, insan yaşamının zenginliğini büyütmeye odaklayacak, belirlenecek yeni hedefleri doğrultusunda insanların yeni sorumluluklar üstlenmesini sağlayacaktır.
Pasta Payı’ndan Simit Ekonomisi’ne
Türkiye’nin sanayileşmesi incelendiğinde, plan akılcılığının piyasa akılcılığına mahkûm edildiği ve ehem-mühim dengesinin kaybedildiği açıktır. Çözüm; “insan sermayesini esas almak ve toplumun tüm kesimlerine, tüm bireylerine kendi yeteneklerini tanıma, geliştirme olanağı sağlayacak köklü bir toplumsal hareketlilik ortamı oluşturmaktır.

Bu istikametteki kurumların yönetim yapıları, kalitesi ve iletişimi, zemin ve zaman açısından yeniden düzenlenecektir. Sürekli değerlendiren ve geliştiren uygulamalarla güven tazelenecektir. Kolaylaştırıcı ve müjdeleyici yöntemle sorunları anlama, tanımlama ve tasnif içeren çözümler üretilecektir. Böylelikle sadece yeni markaların değil, yeni yaklaşımların da artışını destekleyen modeller gelişecektir.
Eğer zaman mağdurdan yana olacaksa, problem tespiti yerine problemin kaynağı ortaya konmalı, sonuç merkezli değil, ilke merkezli bir yaklaşım benimsenmelidir. Çünkü “yeni nesil kalkınma”nın yolu; kişisel değil; ilkeseldir, fikirseldir. Bu sayede bugün ihtiyaç olan şeyin; “kredi muslukları”nı açmak değil, bu muslukların doldurduğu havuzdaki delikleri kapatmak olduğu anlaşılacaktır. Çünkü; insanlığa hizmet etmesi gereken kaynakların belirli ellerde toplanmasına engel olmak; bir bağımsızlık mücadelesidir.




