Yaşanabilir Türkiye ve Su Medeniyeti
- Tarih:
Yaşamlarımız suyla başlıyor. İnancımız bize bunu anlatıyor. İlmi çalışmalar ve tarih bize bunu anlatıyor. Medeniyetler suyla imar ediliyor. Su tükenince yaşam ve dolayısıyla medeniyet yok oluyor. Su, varlığında kıymetini bilmediğimiz ama yokluğunu kısa süre de olsa yaşadığımızda kıymetini idrak ettiğimiz bir şey. Dilimizde övgü olarak kalıplaşan ‘’su gibi aziz olmak’’ deyimi aslında çok şey ifade ediyor.
Tarih boyunca uygarlıklar hep suyun etrafında şekillenmiş. Suyun olduğu yerde tarım olmuş, ticaret olmuş, kalkınma olmuş. İlk metinlerden bu güne kadar toplumsal düzende en önemsenen unsurlardan biri temiz suyun korunması olmuş. Suyu kirletmek büyük cezaların ortaya çıkmasına sebep olmuş. Savaşlarda düşmanın faydalanacağı su kaynaklarını tahrip ederek kazanma stratejileri oluşturulmuş. İçilebilir suyun taşınması, suyun üzerinden geçmek ve su kaynaklı afetlerin önlenmesi için mimari eserler ortaya konmuş. Kıtalar arası etkileşim uğruna suyun üzerinde tonlarca ağırlığı taşıyacak taşıtlar inşa edilmiş. Ki, kitabımız Kuran-ı Kerim’de bu konu Yüce Allah (c.c.)’in kudreti olarak ibret gösterilmiş. Teknoloji suyla ilerlemiş, bilim teknikleri suya göre şekillenmiş. Bugün de yaşam döngümüz içerisinde olmaması halinde yaşamlarımızı sona erdirecek olan işte o, bir damla su.

Yıllarca ülkemizin ‘’yaşanabilir’’ olması gerektiğini savunduk. Sloganlar attık. Bu ideale sahip herkesin aklında bir ‘’yaşanabilirlik’’ standardı oluştu. Bize bu idealleri öğreten büyüklerimizin de bir takım standartları vardı şüphesiz. Herkesin kendi ‘’yaşanabilirlik’’ eşiğine saygı duymakla birlikte benim bu konudaki düşüncem işte bu bir damla suyun varlığıyla alakalı.
Benim algılarıma göre, bir beldeyi, köyü, kasabayı, şehri, ülkeyi, adına her ne dersek diyelim o yeri yaşanabilir kılan şey, ömür sürdüğüm evimde, hanemde; musluğumdan akan suyu içebiliyor olmam. Eğer evimdeki musluktan içilebilir su akmıyorsa, o belde benim için yaşanabilirlik standartlarını karşılamıyor demektir. İyi de, neden böyle düşünüyorum?
Düşünün ki, bir gün yaşadığınız evin musluğundan kaynak suyu standartlarında su akıyor. Ne zaman susamış olsanız bir adım uzağınızda bu damak çatlatan suya ulaşabiliyorsunuz. Ne düşünürdünüz? Büyük bir konfora sahip olduğunuzu mu yoksa temel bir ihtiyacınızı karşılama imkanına sahip olduğunuzu mu?
Şöyle ki; yurdumuzun dört bir yanında kaynak suları var. Dağlarda, köylerde. Gelip geçerken uğrayıp kana kana içtiğimiz o şifalı sular. Bidon bidon doldurup evlerimize taşıdığımız sular. Tükendiğinde panik yaptığımız sular. Marketten hazır su alırken bile hangisinin daha kaliteli olduğuna bakmıyor muyuz? İşte tam da bu yüzden temiz, kaliteli su içmek bir konfor alanı değil en temel bir ihtiyaçtır. Çünkü fıtratımız böyledir.
Tarihimizle övünmeyi seven bir milletiz. Özellikle de bu konuda, ecdadımızın hayrat olarak da adlandırdığı tatlı su çeşmelerini inşa etmesini örnek gösteririz. Tatlı su çeşmelerinin yanı sıra sadece insanların değil, yaratılmış diğer mahlukatın da faydasına olacak şekilde su sebilleri, su yolları, su yalakları, hatta sevap ve can taşı olarak adlandırılan kuş sulukları inşa etmiş bir anlayıştan bahsediyorum. Bugün Anadolu’da en ücra köylere, yaylalara çıksanız bile mutlaka bir merhum veya merhume hayrına yapılmış durmaksızın akan çeşmeler görürsünüz. Önüne de imkana göre büyüklüğü değişen yalaklar yapılmıştır ki bölgede otlayan veya yabani hayvanlar da faydalansın diye. Günlerce, haftalarca kesintisiz akan bu sular boşa gitmesin diye de devamına arık kazarak bu suyun mutlaka bir nehre, ormana veya bahçeye yönelmesi sağlanır.
Necip milletimiz yüzyıllardır ‘’Sadaka-i Cariye’’ olarak gördüğü bu yöntemi gerçekten benimsemiş ve nesilden nesle aktarmıştır. Bu düşünce kişinin sadece bir sevap kazanma anlayışının ötesinde, oldukça olgun bir empati anlayışına sahip olmasının da bir göstergesidir.
Bu anlayıştan da yola çıkarak, günümüz şehirlerinde insanların temel barınma ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilen evlerde, yuvalarımızda; musluklarımızdan akan su eğer temizse bu demektir ki o şehrin imarı sırasında insana ve doğaya önem verilmektedir. İnsana, hayvana, tabiata önem verildiği için o temiz içilebilir su tüm masraflara rağmen en düzgün şekilde taşınmakta ve istifadeye sunulmaktadır. Bu standartları karşılayan bir yönetim anlayışı sorumluluk bilincindedir. İnsana ve doğaya saygılıdır. Dolayısıyla suya önem veren bir yönetici\yönetim anlayışı yaşam döngüsü içindeki diğer konulara da saygılı ve sorumludur. Bu sorumluluk bilincinde olan bir beldede adalet vardır, barış vardır, refah vardır, dayanışma vardır, toplumsal ahlak vardır. Anlaşılmaktadır ki, herkes işini düzgün yapmaktadır.
Fakat, temiz suyun yaşatılması ve korunarak taşınması için ilgisiz, sorumsuz davranan bir yönetim anlayışı doğrudan ya da dolaylı olarak insana ve doğaya karşı saygısızdır. İnsanı önemsemeyen bir anlayış yaşadığı beldenin hiçbir sorununa da çözüm üretemez. Dolayısıyla böyle bir yerde adalet yoktur, güven duygusu yoktur, sağlık yoktur, afiyet yoktur, herkes günü kurtarmanın peşindedir, ahlak çökmüş durumdadır, mali kaynaklar heba edilmektedir, böyle bir belde refahtan uzaktır.
Beşeriyeti muhafaza etmek, doğayı korumak, suyu temiz tutmak herkesten çok ve en önce ‘’Müslüman’’ toplumun vazifesidir diye düşünüyorum. Müslümanların yaşadığı yerlerde kirlilik, düzensizlik, boşvermişlik, çürümüşlük olamaz, olmamalıdır. Dünyanın en iyi kaynaklarına sahip olamasa da Müslüman toplum sahip olduğu kaynakları en iyi, güzel ve temiz şekilde değerlendirmelidir. Bir ecnebi memlekete gittiğinde yediğine içtiğine dikkat eden ve aradaki kalite farkını kıyas eden bizler, kendi yurdumuzda yediğimizin içtiğimizin de en temizine sahip olmak, sahip olduklarımızı da en temiz şekilde korumak zorundayız. Bu anlayışı benimseyen bir idare sisteminin olduğu beldenin suyu gönül rahatlığıyla içilir. İşte o zaman oraya yaşanabilir diyebilirim.
Ezcümle, eğer ‘’yaşanabilir’’ bir yer arıyorsak, o yeri inşa edecek yönetim kadrosunun neyi öncelediğine, neye saygı duyup duymadığına bakmak gerekir kanaatindeyim. ‘’Yaşanabilir’’ bir yer arıyorsak, yaşamın en temel ve vazgeçilmez unsuru olan suyun korunması ve israf edilmemesi için bireyden topluma kim ne yapıyor diye dönüp kendimize sormamız gerekir diye düşünüyorum. Suyun olmadığı ya da temiz tutulmadığı bir yerde nefes alıp vermeye yaşamak diyorsak, yaşanabilirlik eşiğimizi yeniden gözden geçirmeliyiz.




