Yavaş Yavaş Acele Et
- Tarih:
İnsanın biyolojik ve ruhi varlığında birbirinden ayrılmaz bir bütünlük ve bütünlüğü mümkün kılan ilginç bağlantılar vardır. Bütün bilim dallarının birbiri ile ne denli irtibatlı olduğu konusunda modernitenin dogmatik, parçalı yaklaşımının etkisi zayıfladıkça yeniden bir bilinç gelişti. Bu kompleks tasarımın uzun bir süreç içinde tekâmül ettiği konusunu evrim tartışmalarını sevenler tartışabilir. Ben bu hayretengiz, kompleks varlığımızın ritmine dikkat çekmek isterim biraz.
Her birimizde kalbin atışıyla uyumlanan, nefesin her iniş çıkışında kendini hatırlatan bir ritim var. Bu ritim kuşkusuz içinde bir zerre kadar yer kapladığımız evrenin de ritminden bağımsız bir ritim değil. Geceyle gündüzün, mevsimlerin dönüşümünün, toprağın koynunda çimlenen bir tohumun da ayarının bağlı olduğu büyük bir saatin ritmi bu sanki.
İnsanın dünyadaki ilk nefesinden itibaren dahil olduğu bu ritmi hissettiği, kendini bu ritme ayar ettiği zamanlar azdır. Varoluşun tabii ritmi ile insanın zalimlik ve cahillik ile hızlandırdığı, hızlandırmakla kalmayıp krize soktuğu hayatın ritmi birbiriyle fevkalâde uyumsuz hâle geldi.
Hız bir tür başarı ölçüsüne dönüştükçe yavaşlık da zayıflık, eksiklik, gecikmişlik gibi görülmeye başlandı. Oysa hakikat tam tersine işaret eder: İnsan, kasıtlı bir yavaşlama ile derinleşir; yavaşladıkça kendi hakikatine yaklaşır. Burada bir miskinlikten, tembellikten söz etmediğim açık. Hız tutkusu ne kadar zehirli ise tembelliğin çürütücü konforu da o kadar zehirlidir. Bu bakımdan kasıtlı yavaşlama, egzotik bir davranış önerisi değil şuurlu bir tavır alıştır. Bu tavır, zamanın bir yerinde durup kendini dinlemeyi, aceleciliğin gürültüsüne karşı bir sessizlik örgütlemeyi gerektirir. Çünkü insan ruhu, hızın ve onun tefrit hâli tembelliğin tahakkümünde incinir. Ancak kasıtlı yavaşlığın hilmiyle onarır kendini.
Hayatın bazı hakikatleri aceleye gelmez. Bir çocuğun büyümesi, bir duygunun kalpte yer etmesi, bir yaranın kapanması, bir dostluğun kök salması… Bunların hepsi kendi mevsiminde gerçekleşir. Zorlarsanız kırılır, hızlandırırsanız bozulur. İnsan tabiatı da böyledir. Bir şeyin hemen gerçekleşmesi çoğu zaman bizim iç ahengimizi bozar. Ahenk bozulursa anlam da bozulur.
Modern zaman insanın en büyük yanılgısı, her anın başarılı bir sonuca dönüşmesi gerektiğine inanması oldu. Sanki beklemek başlı başına bir kayıpmış gibi bir kabul gelişti. Oysa bekleyiş, insanı olgunlaştıran bir sabır okuludur. Beklerken öğreniriz, sabırla idraki, idrakle kendimizi. Ritmimizi ayarladığımızda hayatın içindeki ince çizgileri, dokunulmamış ayrıntıları, göz ardı edilmiş güzellikleri görmeye başlarız. Deyimin tam anlamıyla gözümüz gönlümüz açılır.
“Acele şeytandandır.” ifadesinde dikkat çekilen husus, hızın ruhu dağıtma gücüdür. Çünkü acele eden insan, anı ıskalar. Bir seraptan başka bir seraba doğru koşturur durur. Bu bir vehimdir. Vehm karanlıktan gelir ve insanı kendi karanlığına çeker götürür. Kendi gölgesine yetişmeye çalışan bir kimse gibi olur, nefes nefese, tedirgin ve çoğu zaman yönsüz… Ritmini ayarladığında insan gölgesiyle barışır. Durur, nefesini duyar. Eşyayı, insanı, kelimeleri yeniden tanır ve bütünüyle hayatı kavrama imkânı yakalar.
Yaşadığımız çağın en büyük yitimlerinden biri hayatı sadece sonuçlar üzerinden ölçmeye çalışmamızdır. Sanki bir yere varmak, varmak için gösterilen çabanın kendisinden daha değerlidir. Ölüm dışında hiçbir varış yeri insan için nihai değildir. Hâl böyle olunca insan, vardığı yerde değil yol aldığı adımlarda büyür. Her adımın bize öğrettiği özgün sesler vardır. Bir kuşun kanadını, bir ağacın serinliğini, bir cümlenin bize dokunan tarafını fark edemeyiz koşar adımda. Kendi temposunu bulduğunda gözümüz daha seçicidir, akış daha doğurgan. Hayat bize sabırla beklediği bir köşeden yeni hâlimle hâlâ buradayım, der; ritmimizi kendisine ayarladığımız zaman.
Herkesin koşturduğu bir yerde yürümeyi, herkesin bağırdığı bir çağda sessiz kalmayı, herkesin tükettiği hızın dışında bir alan açmak elbette bir irade işidir. Bu sebeple yavaşlamak cesaret gerektirir. Kendine rağmen değil kendinle beraber yürümeyi benimsemek insanın iç barışı için de zaruridir. Tersi durumda ihtirasın dikenleri batar durur ne yana koşsa insana.
Bu çağın insanı çoğu zaman yetişememe duygusuyla yaşıyor, bir şeyleri kaçırma korkusuyla. FOMO diye kısaltılan bir sendrom bu. Yetişemedikçe daha çok hızlanıyor; hızlandıkça daha çok eksiliyor. Yavaşlamak, zamanla kavga etmeyi bırakmaktır. Zamanın önüne geçmek, onu yenmek, onu zorlamak yerine onunla yan yana yürümektir. Ne erken ne geç… Tam olması gereken adımda durmayı bilmektir. İdrak, acelede değil duraklarda ortaya çıkar. İnsan o duraklarda büyür, düşünür, sindirir, fark eder.
Bir kitabı hızlı okuyabilirsiniz ama sadece yavaş okuduğunuzda satır aralarındaki size has nefesi duyarsınız. Bir insanla sohbet edebilirsiniz fakat sadece sözü aceleyle sektirmediğiniz bir muhabbette ya da derin sükûtlarda kelimeler kök salar. Bir yemeği hızlıca yiyebilirsiniz ama sadece kararında çiğnediğinizde lezzetini tam alırsınız.
Bugün dünyaya hâkim olan hız kültürü insanı sathi bir yüzeye hapsediyor. Hızdan yorulan ruhlar bir süre sonra da tembellik girdabında savruluyor. Zamandan biz alacaklı değiliz ancak biz onun ritmine kendimizi uydurduğumuzda bize verecek çok şeyi vardır. Zamana hakkını vermek onu hunharca harcamamaktan, zaman katili olmamaktan ya da zamanla nafile bir yarışa girmemekle mümkündür.
Sonuçta insanın bu dünyadaki yürüyüşü ne dört nala bir koşudur ne de yılgın bir durgunluk hâlidir. Bir adım sonrasıyla ilişkimiz, bir nefes bekleyişin, bir çabanın içindeki derin kabullenişin birleştiği ince bir çizgidir. Acele etmeden ilerlemeyi, ilerlerken de büyük saate kendini ayarlamayı bilmek büyük bir farkındalıktır. Eskilerin “Festina lente” diye fısıldadığı o bilge öğüt, çiğ zamanların karmaşasında yeniden hatırlatıyor bize: “Yavaşça acele et.”




