Yeni Bir Siyasal Zemin Arayışı: Rızanın Eşit Üretimi
- Tarih:
Canlıların hayatlarını idame ettirebilmeleri için beslenme barınma ve güvenlik gibi bazı temel ihtiyaçların karşılanması gerekir. İnsan dışındaki canlılar gerek içgüdüsel olarak gerekse yapıları itibariyle bu ihtiyaçları tek başlarına giderebilecek kabiliyete sahiptirler. İnsan ise ontolojik olarak tek başına yetersiz bir varlıktır. Bu yetersizlik, insanı zorunlu olarak birlikte yaşama pratiğine sevk eder. İlahi ve doğal düzenin insana yüklediği bu zaruret, aynı zamanda toplumsal mesuliyeti de beraberinde getirir.
Birlikte yaşamın ilk ve somut şartı fiziksel mekânın yani coğrafyanın paylaşılmasıdır. Ama burada dikkat edilmesi gereken asıl siyasal ve sosyolojik mesele; bu mekânı paylaşan farklı kimlik kodlarının, inançların ve kültürlerin birbirleriyle nasıl bir ünsiyet kuracağı sorusunda düğümlenmektedir. İşte tam burada siyaset kavramı devreye giriyor. Tarih boyunca siyaset bu meseleyi nasıl çözebileceği noktasında çareler aramıştır/aramaktadır. Bu arayışın temel gayesi, farklılıkların aynı mekânı barışçıl ve sürdürülebilir bir formülle paylaşmasını sağlamaktır. Yönetici elitler ve düşünce insanları tarih boyunca bu soruna çözümler üretmeye çalışmışlardır. Bu çabalar kimi dönemlerde hukuki ve meşru zeminlerde yürütülmüş, kimi dönemlerde ise güce dayalı gayrimeşru yöntemlerle bastırma yoluna gidilmiştir. Bugün karşılaştığımız farklı siyasi ideolojiler ve yönetim modelleri, esasen bu arayışın ve tercihlerin birer çıktısıdır.
Tarihi tecrübe farklılıkları toplumsal zemine dâhil eden çeşitli uygulamalarla doludur. Osmanlı tecrübesinde inanç eksenli çoğunlukçu ve korumacı Millet Sistemi ile tebaanın hanedan üzerinden temsili, Ortaçağ Avrupası tecrübesinde ise kral veya feodal beyler üzerinden temsili bu uygulamaların somut halleridir. Modern Avrupa ise ulus devlet, vatandaşlık ve demokrasi üzerinden bir çıkış yolu aramıştır. Ancak hem tarihsel modeller hem de modern ulus-devlet pratiği, çoğunlukla dominant bir kimliğin varlığı altında uygulama alanı bulabilmiştir. Merkezi bir kimliğin gölgesinde inşa edilen siyasal yapı, kâğıt üzerinde eşitlik sağlasa da; diğer kimlikler üzerinde hem psikolojik hem de uygulamada bazı eşitsizlikleri ortaya çıkarmıştır. Toplumsal sözleşmeye dayalı ekollerin çıkmazı burada yatıyor. Eşitlik üzerinden idealize ettikleri toplumsal ve siyasal yapılar pratikte bizzat eşitsizlik üretiyor. Çünkü ulus devletin merkezi kimlik üzerinden inşa edilmesi dikey bir hiyerarşiyi zorunlu kılıyor. Dolayısıyla günümüzün çok katmanlı toplum yapısında farklı kimlikleri bir arada yaşatabilmek için yeni bir anlayışa ihtiyaç olduğu aşikâr.
Tam bu noktada rıza kavramının önemi ortaya çıkıyor. İnsanlar aynı mekânın sağlıklı bir şekilde paylaşımını ancak karşılıklı rıza göstererek sağlayabilirler. Rızanın eşit üretimi farklılıkları dikey bir hiyerarşiye maruz bırakmaz, yatay bir hiyerarşiye muhatap kılar. Dikey hiyerarşilerde toplumsal ahenk hoşgörü ile sağlanırken aynı zamanda eşitsizlik üretir. Yatay hiyerarşilerde ise toplumsal ahenk karşılıklı rızanın gösterilmesiyle sağlanırken aynı zamanda eşitliği de beraberinde getirir. Çünkü dikey hiyerarşiye dayalı ilişkilerde yukarıdan bir tasvip, yatay hiyerarşiye dayalı ilişkilerde ise karşılıklı memnuniyet söz konusudur.
Günümüz dünyasının ulaştığı kolektif bilinç düzeyi ve bireysel farkındalık toplumsal yapıda hiçbir ferdin veya grubun yok sayılmasına izin vermez. Lütuf üzerinden ilerleyen toplumsal ahenk süreklilik arz etmeyecektir. Kalıcı bir toplumsal barış ve istikrarlı bir siyasal düzen dikey tahammül ilişkileriyle değil; ancak her bir unsurun kendisini kurucu ve eşit hissettiği karşılıklı rızaya dayalı duygusal ve hukuki bir birliktelikle mümkündür. Yeni siyasal zemin arayışı ancak bu yatay rıza mekanizmalarını kurumsallaştırmakla sağlanabilir.




