Picture of Ahmet Avcı
Ahmet Avcı

“Yeni Düzen Arayışı Ve Direniş Arasında İran” (2.Bölüm)

A+ A-

Röportaj: Fatih Aydın – İslam Birliği Araştırmaları Merkezi Başkanı (İSBAM)

Röportajı Yapan: Ahmet Avcı

Ortadoğu’da her gün yeni bir kriz başlığıyla uyanan dünya kamuoyu, çoğu zaman olayların yüzeyinde kalmaya mahkûm oluyor. Oysa bu röportaj, gündelik gelişmelerin ötesine geçerek bölgedeki çatışmaları, müdahaleleri ve gerilimleri daha geniş bir tarihsel ve jeopolitik çerçevede ele alıyor. Parçalı gibi görünen krizlerin arkasında süreklilik arz eden bir strateji olup olmadığı sorusu, söyleşinin ana eksenini oluşturuyor.

Röportajda; enerji hatlarından ticaret koridorlarına, ideolojik söylemlerden ekonomik çıkar ağlarına kadar uzanan çok katmanlı bir güç mücadelesi analiz ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bölgedeki rolü, İran merkezli gerilimler, çok kutupluluk tartışmaları ve küresel sistemin dönüşümü gibi başlıklar, yalnızca güncel gelişmeler üzerinden değil, yapısal bir perspektifle değerlendiriliyor. Böylece okuyucuya, olayların arka planındaki “büyük resim”i kavrama imkânı sunuluyor.

Aynı zamanda Türkiye’nin konumu, İslam dünyasında birlik arayışları, sivil toplumun ve medyanın rolü gibi kritik meseleler de bu çerçevede tartışmaya açılıyor. Röportaj, yalnızca bir analiz değil; aynı zamanda mevcut düzenin sorgulandığı, alternatif arayışların dillendirildiği ve ahlaki-siyasal bir duruşun imkânının tartışıldığı kapsamlı bir düşünsel metin niteliği taşıyor.

“Bu kadar parçalanmışlık, bu kadar dış müdahale varken İslam Birliği kurmak sizce de biraz fazla romantik, bir nevi ütopya değil mi? Yoksa hâlâ ayağı yere basan, gerçekleşme ihtimali olan bir hedef mi görüyorsunuz? Eğer öyleyse, işe ilk nereden, hangi taşı koyarak başlamak lazım?”

İslam Birliği meselesini “romantik bir ütopya” olarak nitelendirmek, mevcut parçalanmışlığı statik ve değişmez kabul eden bir bakış açısına dayanır. Oysa tarihsel tecrübe bunun tersini göstermektedir. Nitekim Avrupa 30 Yıl Savaşları, Yedi Yıl Savaları, Napolyon Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşları gibi yüzyıllar boyunca süren savaşların yıkıcı sonuçları sonrasında, tam da bu krizlerin zorlayıcı etkisiyle bütünleşme sürecine girmiş ve Avrupa Birliği gibi kurumsal bir yapıyı inşa edebilmiştir.

Benzer şekilde İslam dünyasında bugün gözlenen siyasal parçalanmışlık, dış müdahaleler ve vekâlet savaşları, birliğin imkânsızlığını değil, aksine zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, uluslararası sistemde ortaya çıkan krizlerin, yeni birlik formlarını tetiklediği yönündeki tarihsel-sosyolojik okumayla uyumludur. Ayrıca mevcut küresel düzenin ürettiği savaş, eşitsizlik ve kaos ortamının kendiliğinden oluşmadığı; aksine belirli güç merkezleri tarafından şekillendirildiği ve bunun özellikle İslam coğrafyasını doğrudan etkilediği de aşikardır.

Bununla birlikte İslam Birliği’ni tek bir devlet formu olarak düşünmek analitik bir hatadır; zira bu proje, aşamalı ve çok katmanlı bir entegrasyon modeline dayanmaktadır. Bu modelde öncelik, ekonomik işbirliği, bilimsel ve kültürel ağların kurulması, savunma ve siyasi koordinasyon gibi alanlarda kurumsal yapıların inşasıdır. Nitekim İslam dünyasına yönelik önerilen birlik tasavvuru; ekonomik işbirliği teşkilatları, ortak savunma mekanizmaları, bilim-kültür ağları ve uluslararası temsil kurumları gibi somut adımlar üzerinden şekillenen bir çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, birliğin ideolojik bir söylemden ziyade kurumsal ve stratejik bir süreç olduğunu göstermektedir.

İslam Birliği, mevcut koşullarda kısa vadede gerçekleşecek bir proje olmamakla birlikte, tarihsel dinamikler ve küresel sistemdeki dönüşümler dikkate alındığında gerçekçi bir hedef olarak değerlendirilebilir. Bu hedefin hayata geçirilmesi, ancak ekonomik entegrasyonla başlayan, ortak krizlere birlikte tepki verebilen ve zamanla kurumsallaşan bir süreçle mümkündür. Dolayısıyla mesele, “mümkün mü, değil mi?” sorusundan ziyade, “hangi aşamalarla ve hangi stratejik önceliklerle gerçekleştirilebilir?” sorusu çerçevesinde ele alınmalıdır.

 “İslam dünyasında birlik fikrinin önündeki en büyük engelin sizce siyasal rejimler mi, mezhepsel ayrışmalar mı, yoksa entelektüel ve düşünsel üretim eksikliği mi olduğunu düşünüyorsunuz?”

İslam dünyasında birlik fikrinin önündeki engeli tek bir başlıkla açıklamak yanıltıcı olur; çünkü siyasal rejimler, mezhepsel ayrışmalar ve düşünsel üretim eksikliği birbirinden bağımsız değil, aynı krizin farklı tezahürleridir. Ancak bunların üzerinde belirleyici olan asıl mesele zihniyet ve yön tayini problemidir.

Siyasal rejimler arasındaki farklılıklar, tek başına bir engel değildir; zira dünya tarihinde farklı rejimlerin ortak çıkarlar etrafında birleşebildiğine birçok kez şahit olunmuştur. Mezhepsel ayrışmalar da tek başına açıklayıcı değildir; çünkü bu farklılıklar asırlardır vardır, fakat her dönemde çatışma üretmemiştir. Dolayısıyla bugün bu unsurların çatışma üretir hale gelmesi, daha derinde bir kırılmaya işaret eder.

Asıl mesele; İslam dünyasının kendi iç referanslarını zayıflatması, ortak bir bilinç ve istikamet üretmekte zorlanmasıdır. Nitekim ümmet fikrinin zayıflamasıyla birlikte, farklılıklar yönetilebilir olmaktan çıkmış ve ayrışma unsurlarına dönüşmüştür. Bu durum, dış müdahalelere açık bir zemin üretmiş; mezhep, etnisite ve siyasi farklılıklar bu zeminde kolayca araçsallaştırılmıştır.

Bu nedenle soruyu “en büyük engel hangisi?” şeklinde değil, “bu unsurları çatışma üreten hale getiren temel neden nedir?” şeklinde sormak gerekir. Cevap nettir: Ortak bir düşünce ufku ve medeniyet perspektifinin zayıflaması.

Nitekim İslam dünyasının yeniden toparlanmasına dair yapılan çalışmalarda da birlik fikrinin sadece siyasi değil; aynı zamanda düşünsel, kültürel ve kurumsal bir yeniden inşa süreci gerektirmektedir.

“Bu bağlamda, ortak bir ‘medeniyet perspektifi’ üretmeden siyasi birlik arayışlarının sonuçsuz kalacağı yönündeki görüşlere katılıyor musunuz?”

Evet, bu görüşe katılmamak mümkün değil. Çünkü siyasi birlik, kendi başına bir başlangıç değil; bir sonuçtur. Eğer ortak bir medeniyet perspektifi, ortak bir anlam dünyası ve yön duygusu inşa edilmemişse, kurulan siyasi yapılar ya kısa ömürlü olur ya da ilk kriz anında dağılır.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ortak değer, ortak hafıza ve ortak hedef üretilemediğinde, en güçlü görünen ittifaklar bile sürdürülebilir olmamıştır. Buna karşılık kalıcı birlikler, önce zihinde ve kültürde kurulmuş, ardından siyasete taşınmıştır.

İslam dünyası açısından mesele tam da burada düğümleniyor. Bugün birçok ülke aynı inanç zeminini paylaşıyor; ancak bu ortaklık, ortak bir medeniyet bilincine dönüşemediği için siyasi düzlemde karşılık bulamıyor. Bu boşluk, dış müdahalelere açık bir alan oluşturuyor ve farklılıklar kolayca çatışma unsuru haline getirilebiliyor.

İslam Birliğinin yalnızca siyasi değil; aynı zamanda düşünsel, kültürel ve kurumsal bir yeniden inşa sürecine dayanması gerektiği açıktır. Bu, medeniyet perspektifinin bir “keyfiyet” değil, yaşadığımız şartlar itibariyle “zorunluluk” olduğunu görmekteyiz.

Kısa ve net ifade etmek gerekirse: Medeniyet perspektifi olmadan kurulan birlikler, yapı; medeniyet perspektifi üzerine kurulan birlikler ise sistem üretir.

 “Peki ya Türkiye? Yüzlerce yıllık bir rekabetimiz var ama bir yandan da komşuyuz, coğrafi zorunluluklarımız var. Şu anki sıcak çatışma ortamında Türkiye’nin İran’a bakışını ve yürüttüğü diplomasiyi nasıl buluyorsunuz? Sizce Ankara bu süreçte nerede duracağını doğru belirleyebildi mi?”

Türkiye’nin İran’a bakışını sadece ikili ilişkiler üzerinden değil, içinde bulunduğumuz bölgesel ve küresel denklem üzerinden okumak gerekir. Meseleyi, iki komşu ülkenin rekabeti üzerinden okumanın hatalı olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle temel ölçü, klasik denge politikaları değil; adalet ve ilke merkezli bir duruş olmalıdır.

Burada iki temel kriter vardır: Birincisi, dini, dili, ırkı, mezhebi, ülkesi ne olursa olsun mazlumun yanında durmaktır. İkincisi ise bölgede yürütülen planların arkasındaki zihniyeti doğru teşhis etmek ve ona karşı tavır almaktır. Eğer bölgede yaşanan gerilimler, İsrail merkezli güvenlik stratejileri ve küresel müdahale planlarıyla şekilleniyorsa Türkiye’nin tavrı da bu büyük resmi dikkate alarak belirlenmelidir.

Türkiye’de iktidarın son dönemde izlediği diplomasi, temkinli ve denge arayışına dayalıdır. Ancak bu yaklaşım zaman zaman ilkesel netliğin zayıf kaldığı bir görüntü de vermektedir. Oysa böylesi dönemlerde tarafsızlık, çoğu zaman fiilen güçlüden yana sonuç üretir. Bu nedenle asıl mesele, “tarafsız kalmak” değil, doğru yerde durabilmektir.

Türkiye’nin coğrafi ve tarihsel konumu, onu edilgen bir denge aktörü olmaktan ziyade, yön verici bir aktör olmaya zorlamaktadır. İran’la ilişkilerde rekabet alanları olabilir; ancak bu rekabet, bölgeyi parçalamaya dönük küresel projelerin parçası haline getirmemelidir. Çünkü bugün İran’a yönelik baskı, yalnızca bir ülkeyi değil, bölgedeki bütün bağımsız hareket alanlarını hedef almaktadır.

Kısaca ifade etmek gerekirse:

Türkiye’de iktidar için esas soru, kiminle iyi geçineceği değil; hangi ilkenin yanında duracağıdır.

Diplomasi, tarafsız kalmak değildir. Diplomasi, güçlüyü kızdırmayacak yerde durmak hiç değildir! Hem ahlaken hem siyaseten doğru duruş mümkündür. İşte Riyad’da Dışişleri Bakanlarının altına imza attığı o bildiri bu açıdan hem ahlaken hem de siyaseten yanlıştır. O satırlar, altına atılan o imzalar; kimlerin kimlerin yanında hizalandığının en somut belgesi olarak tarihe geçmiştir.

Burada bir hususun daha altını çizmek gerekir. “Ağayı dövemeyen, marabasını dövermiş.” O bildiride imza sahibi olan hangi ülkenin dışişleri bakanı, kendi başına böyle bir işe kalkışabilir. Aralarında liderlerinin izni olmadan tek başına inisiyatif kullanacak bir isim var mı? O nedenle, dışişleri bakanlarına kötü polisi oynatıp, kendileri iyi polisi oynayarak kamuoyu nezdinde kendini aklayacaklarını zannedenler büyük bir yanılgı içindedir. İlkesizliği diplomasi olarak sunan iktidar sahipleri bilmelidir ki, Merhum Sezai Karakoç’un ifadeleriyle, hiçbiri ne vicdan azabından ne tarihin azabından ne de Allah’ın gazabından kurtulamayacaklardır.

 “Türkiye’nin ‘denge politikası’ olarak adlandırılan yaklaşımı sizce sürdürülebilir mi? Yoksa bu tür kriz anlarında tarafsız kalmak giderek daha zor hâle mi geliyor?” ek olarak şunu da eklemek isterim, “Türkiye’nin hem NATO üyesi olup hem de bölgesel güç iddiası taşıması, bu tür krizlerde bir avantaj mı yoksa bir açmaz mı yaratıyor?”

Türkiye’nin “denge politikası” bugün geldiğimiz noktada sürdürülebilir bir strateji olmaktan ziyade, bir geçiş refleksi haline gelmiştir. Çünkü mesele artık iki güç arasında hassas bir denge kurmak değil; hangi medeniyet ekseninde durulacağına karar vermek meselesidir. Kriz anlarında tarafsızlık alanı daralır; bu nedenle “denge” adı altında yürütülen politika çoğu zaman fiilen mevcut küresel sistemin sınırları içinde kalmak anlamına gelir.

İsrail’in açıklamalarından da görüldüğü üzere bu savaş İran ile sınırlı kalmayacak ve nihayetinde Türkiye’nin de tehdit edildiği ya da Türkiye’ye fiili durumların veya müdahalelerin gerçekleştiği senaryolar da göz önünde bulundurulmalıdır. Maalesef ABD ve İsrail ile normalleşme isteyen ülkeler aynı hassasiyeti diğer Müslüman ülkeler için becerememektedirler.

NATO ise sadece bir askerî ittifak değildir; aynı zamanda bir siyasi yönlendirme ve bağımlılık mekanizmasıdır. Türkiye bu yapıya dâhil olduğu günden itibaren, kendi coğrafyasıyla ve özellikle İslam dünyasıyla olan ilişkilerinde ciddi açmazlarla karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Batı’nın Türkiye’ye yaklaşımı çoğu zaman eşit ortaklık değil, bağımlı konumlandırma şeklinde tezahür etmiş; bu durum dış politikada bağımsız hareket alanını sınırlamıştır. Türkiye tarihi, kültürü, medeniyeti ve potansiyel gücünün ve imkânlarının farkında olarak kendini tam bağımsız bir rota üzerine konumlamalıdır.

Daha da önemlisi, bu ittifak yapısı Türkiye’yi zaman zaman kendi tarihî ve medeniyet havzasıyla karşı karşıya getirmiştir. Kürecik’teki NATO üssüne neredeyse bütünüyle ABD konuşlanmış durumda ve doğrudan İsrail’e istihbarat vermektedir. İran füzelerinin İsrail’e ulaşmasını engelleyen en önemli faktörlerden biri işte bu üstür. Ortadoğu’daki krizlerde ortaya çıkan tablo da bunun en somut örnekleridir. Bu nedenle mesele sadece “NATO avantaj mı açmaz mı?” sorusu değildir; mesele, Türkiye’nin kendi doğal jeopolitik ve medeniyet ekseninden uzaklaştırılmasıdır.

Tam da bu noktada Erbakan Hocamızın ortaya koyduğu alternatif kritik hale gelir:

İslam Birliği ve D-8 vizyonu.

Bu yaklaşım, Türkiye’nin yönünü Batı’ya bağımlı bir güvenlik anlayışından çıkarıp, kendi medeniyet coğrafyasıyla ekonomik, siyasi ve stratejik işbirliği kuran bağımsız bir eksene oturtmayı hedefler. Nitekim İslam dünyasıyla kurulacak ekonomik işbirliği, ortak savunma mekanizmaları ve kurumsal birliktelikler, yalnızca bir ideal değil; somut bir model olarak ortaya konmuştur.

D-8 bunun ilk adımıdır: Ekonomik bağımsızlık, alternatif ticaret ağı, küresel sisteme karşı denge unsuru

Bu, sadece bir birlik girişimi değil; aynı zamanda NATO merkezli bağımlılık düzenine karşı geliştirilen stratejik bir çıkış yoludur.

Türkiye için mesele şudur:

Ya mevcut ittifak sisteminin içinde kalarak “denge” arayacak ve her kriz anında aynı açmazı yaşayacak, ya da İslam dünyasıyla birlikte kendi eksenini kurarak gerçek anlamda bağımsız bir güç haline gelecektir.

Kısa ve net ifade etmek gerekirse:

Denge politikası bir sonuçtur; ekseni olmayanın dengesi olmaz. Türkiye’nin gerçek dengesi, NATO ile değil, kendi medeniyet havzasıyla kuracağı birlikle mümkündür.

 “İşin bir de toplum boyutu var tabii. Kitlelerin bilinçlenmesinde ve reaksiyon göstermesinde sivil toplum kuruluşlarına çok iş düşüyor. Açıkçası, Türkiye’deki STK’ların bu süreçte, özellikle de İran krizinde ortaya koyduğu performansı siz nasıl gördünüz? Beklenen o güçlü sesi çıkarabildiler mi, yoksa sahada eksik mi kaldılar?”

Tarihin kırılma noktalarında, dünden bugüne sergilenen tavırlar arasındaki farka dikkat ederek bir okuma yapmak zorundayız. Özellikle 90’lı yıllar, iki binli yılların başı ve 2010 sonrası için böyle bir kıyas yaptığımız takdirde, bugünkü sessizliğin ve tepkisizliğin sebeplerini ortaya koymuş oluruz.

Üzülerek ifade etmek isterim ki; bu süreçte iktidar ABD’yi, iktidar tarafından özellikle son 10 yıldır kontrol altına alınan STK’lar da iktidarı kızdırmayacak bir yerde pozisyon aldılar.

 “Medyanın ve sosyal medyanın bu süreçteki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Kamuoyu gerçekten bilinçleniyor mu, yoksa daha çok manipülasyona açık bir hâle mi geliyor?” ayrıca “Toplumların bu tür krizlerde gösterdiği tepkiler sizce kalıcı bir politik bilinç mi üretiyor, yoksa kısa süreli duygusal dalgalanmalar olarak mı kalıyor?”

Medyanın rolü farklı, sosyal medyanın rolü farklı oldu. Bunlar uzun uzun değerlendirilecek konu başlıkları fakat bu sürecin en önemli tarafı bence şu olmuştur: Devasa yapılar sınıfta kalmış, daha küçük yapılar ve insanlar daha vicdani bir duruş sergilemiştir. Ana akım medya her zamanki gibi gücün yanında yer alırken, sosyal medya kullanıcıları medya ambargosunu bir şekilde delebilmişlerdir. Evet, güç sahipleri duygusal patlamaların zirveye çıktığı dönemlerde her zaman adeta şalter görevi görecek açıklamalarla devreye girip, bu tepkileri bir şekilde sönümlediler. Ancak insanların tepkilerine rağmen iktidar sahipleri bu denli gücün yanında yer almıştır. Bir de bu tepkilerin gösterileceği mecraların olmadığını düşünelim. O zaman nasıl hareket ederlerdi?

 “Aslında siyaseti de sorayım size. Kriz anları liderlerin ve partilerin gerçek politikalarını, kitleleri nasıl yönlendirebildiğini gösteren en net sınavlardır. Türkiye’de siyaset kurumu ve liderler bugünkü bölgesel ateş çemberi karşısında nasıl bir sınav veriyor? Kimler süreci doğru okuyup iyi yönetti, kimler sınıfta kaldı sizce?”

Geçmişte parti yönetimleri tabanlarını harekete geçirmeye çalışırlardı, fakat İran meselesinde bu sefer taban ve vatandaş siyasileri adım atmaya, hatta konuşmaya zorladı. Partiler, tabanlarının ve vatandaşların gerisinde kaldı, adeta onların arkadan ittirmesiyle cılız da olsa birkaç kelam edebildiler.

Geçmiş yıllarda diğer toplumsal grupları harekete geçiren siyasi partiler ve yapılar dahi bu süreçte iktidarın sınırlarını çizdiği çerçevenin dışına çıkamadılar. İktidarın, bu savaşta bu denli rahat ABD ekseninde hizalanmasının sebebi, siyasi partilerin de iktidarın rahatını kaçırmayacak bir pozisyon almasından kaynaklanmıştır.

Bu dönem; herkesin sınandığı, kurumların ve değerlerin sorgulandığı bir dönem olarak tarihe geçecektir. Bu dönemde partiler dâhil tüm yapılarda tavan olarak konumlananların gücün ve iktidarın yanında yer aldığı, tabanın ve bireysel olarak insanlarımızın ise adaletin, merhametin, vicdanın, bağımsızlığın, direnişin ve de mazlumların yanında saf tuttuğu bir dönem olarak şimdiden kayıtlara geçmiştir.

Bu açıdan, önümüzdeki dönem her şeyin sil baştan yeniden şekilleneceği, insanların ve insanlığın olan biteni yeniden okuyup yorumlayacağı, bu dönemde sınıfta kalmış olanları tasfiye edeceği bir dönem olacaktır.

Çok faydalı bir söyleşi gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

FATİH AYDIN KİMDİR?

1983 yılında Kayseri’de doğdu. İmam Hatip ortaokulu ve lisesini bitirdi. Erciyes Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Kayseri’de 3 yıl öğretmenlik yaptı. Sonrasında alan değiştirerek Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde, Çin özelinde alternatif finansal düzenler üzerinde yüksek lisans yaptı.

Milli Gençlik Vakfı Kayseri Üniversite Başkanlığı ve İç Anadolu Bölge Başkanlığı, Anadolu Gençlik Derneği’nde Genel Merkez Üniversite Teşkilat Başkanlığı ve Şube Ortaöğretim Başkanlığı görevlerinde bulundu.

2011 – 2016 yılları arasında Saadet Partisi Genel Merkez Gençlik Kolları Başkanlığı yaptı.

2016 – 2019 yılları arasında “Sosyal İşler”den sorumlu, 2019 – 2022 yılları arasında ise “Politika Kurulları”ndan sorumlu, 2022 – 2023 “STK ve Halkla İlişkiler”den sorumlu 2023 – 2024 “Seçim İşleri”nden sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini yürüttü.

2014 mahalli idareler seçimlerinde Ağrı Belediye Başkan Adaylığı, 2015 genel seçimlerinde Kayseri, 2018 genel seçimlerinde Ankara milletvekili ve 2023 genel seçimlerinde Afyonkarahisar milletvekili adaylıklarında bulundu.

Fatih Aydın, İslam Birliği Araştırmaları Merkezi (İSBAM) kurucu başkanı Kocaeli Milletvekili Hasan Bitmez’in vefatından sonra İSBAM Başkanlığına seçilmiştir.  Evli ve iki kız, iki erkek çocuk babasıdır.