Yoğunluk Teranesi
- Tarih:
Çalışma biçimimiz sürekli değişim hâlinde, kabul. Pek çoğumuzun artık mesleki anlamda doğrudan bir tanımı yok, olsa da sadece onu yapmakla kalmıyoruz, bu da kabul. Başta İstanbul olmak üzere büyük ve haliyle insaflı olmayan şehirlerde tek bir iş yapıp günü kurtarmak, ayı döndürmek pek mümkün değil, kabul. Tüm bunlarla beraber “Biraz da benimle ilgilen” diyen benliğimiz, nefsimiz, meraklarımız, tutkularımız da her an yanı başımızda. Bunu kabul etmeyen var mı? Sanmıyorum. Şimdi şöyle bir bakalım ve lafı uzatmayalım: kaos.
Lafı uzatacağımız yer tam buradan başlıyor. Yukarıda bahsettiğim şeylerin, yani meseleye girmek için cebelleştiğim konuların hiçbiri yeni değil. Tarih boyunca insanın evden işe, işten eve gittiği ve huzur, sükûnet, sakinlik için yaşadığı asla genelleme yapılamayacak bir mevzu. Dizilerde gördüğümüz mutlu-mesut ihtiyar amcalar, elinde örgüyle günü geçiren yahut mutfağında aşını kaynatmakla hayatından memnun teyzeler yok muydu? Elbette vardı. Ama onlar, gönlünü de dünyasını da başka türlü hazırlamış, hatta belki de o hazırlığın içine doğmuş kimselerdi. Nostalji, günün kaosundan bizi sadece bir süreliğine kurtarır, şöyle bir dönüp dolaşırız, bakarız, okuruz, ama takvim yaprakları acı söyler: gün, bu gündür.
Birbirini ne zamandır görmeyen, daha doğrusu göremeyen, hatta görmek için pek bir şey de yap(a)mayan insanlar olarak; bir araya geldiğimizde ağzımızdan ilk çıkan söz aynı oluyor: ya hu niye görüşemiyoruz? İşin garibi, bu toplaşma sona erip vedalaşırken de yine buna benzer bir şeyler çıkıyor dilimizden: bak arayı açmayalım, görüşelim sık sık. Sonuç? Aslında maçın galibi başından belli. Kaos yine kazanıyor, devamlı kazanıyor. Görüşemiyoruz, buluşamıyoruz, “organize” olamıyoruz, plan yapamıyoruz, şöyle sakin-sessiz yürüyemiyoruz bile. Çünkü “çok yoğunuz be”, günler çok dolu geçiyor, ne zaman sabah oluyor de akşama varıyoruz belli değil, “hayat şaşılası hızda akıyor”, ama akışta kalmak için neler neler yapıyoruz. Yeni kitaplar, kişisel gelişmeler, psikolojik telkinler, tasavvufi nasihatler. Hiçbiri işe yaramıyor değil ama bir şeyler kökünden değişmiyor ve hatta insan köküne uzanması gerekirken daha da dallanıp budaklanıyor, kökünden haber bile alamıyor. Beslenme kaynaklarımızı kaosun kendisi belirliyor. Türbülans, tsunami, telef. Üçü de insanı kuşatmış durumda. Ya sarsıntı halinde yaşıyoruz ya da girdaplardan girdap seçiyoruz. En sonunda da zamanın nasıl geçtiğini, ömrün nasıl tükendiğini anlayamıyoruz. Mazeretimiz o kadar net ve keskin ki dördüncü bir “t” hemen yanaşıyor: teslim. “Ah teslimiyet” değil, teslim.

Uzun bir zamandır dilimize pelesenk olan “aynen” sözcüğüyle kapışır “çok yoğunum”. Bu sözü söylerken yoğunluğumuzdan memnun olmadığımızı en başından kabul etmemiz lâzım. Ne gariptir ki yoğunluğu seçen taraftayız çoğu zaman. Bu işi, bu meşgaleyi, bu hesabı-kitabı seçtim ve şimdi arkadaşlarımı görememekten, onlarla bir araya gelip sohbet etmekten, güzel bir sofrada iki kelam edememekten yorgunum, yorgunuz, yorgunlar. Peki ne yapıyoruz? Terörle mücadele mi ediyoruz, madenden bütün memleketi salaha çıkaracak bir kaynak mı çıkarıyoruz, darda-yolda kalanı ayağa mı kaldırıyoruz? Ne yapıyoruz? Mesai dolduruyoruz. Yani günü ve ömrümüzü. Bu yoğunluk teranesinden artık kötü bir koku gelmiyor mu hepimize? Geliyor. Çünkü bir araya gelişlerimizde bundan dert yanmaya başladık. “Yoğun falan değiliz ya, tutturduk bir iş-güç, resmen kendimizi tüketiyoruz. Hem de kendimiz için değil, sürekli başkaları için. Üstelik kimseyi memnun da edemiyoruz. Ne kadar yoğunsak o kadar mutlu değiliz. Ama mutlu rolü yapmakta üstümüze yok. Çünkü yoğunluğa kaçarak devamlı bir şeylerden kaçıyoruz. En önce de kendimizden. Esas yapmak istediklerimizden.” Bunlar bir kitaptan değil, iftar sofrasından. Öyle konuştuk, dertleştik geçenlerde. Bir sonuç çıkmayacağını bile bile hem de.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü; 1954 yılında Yeni İstanbul gazetesindeki tefrikasından sonra, 1961 yılında okurlara sunulmuştu. Yani, Ahmet Hamdi Tanpınar vefat etmeden birkaç ay önce. İnsanlık trajedisinin en ironik anlatımı bu romandadır. Dünyanın herhangi bir ülkesinde rahatlıkla kabul görecek bir kaliteye, derinliğe sahip olduğunu anlatmaya gerek yok. “İşlemeyen, kırılmış, bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. Tabiatında mazurdu. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazereti yoktu. O bir içtimaî cürüm, korkunç bir günahtı.” ifadeleri geçer romanında bir yerinde. Başka bir yerinde “Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?” diye sorar Tanpınar. Zaman öyle ayarlanmalıdır ki artık, insanlar saniyenin peşinde koşmalıdır. Bunu yazmış o yıllarda, şimdi tamamen öyle bir insanlık görmüyoruz muyuz? Bütün bunların ardındaki kaygımızı biliyoruz üstelik: yarına daha güvenli, konforlu, özgür varabilmek. Şöyle hızlıca dönüp bir bakalım, gerçekten öyle mi oluyor peki?
Bütün bu yoğunlukta ve koşturmacada nefsin sesi öylesine berrak ki insanın yalnızca bencilliğini besliyor. “Canın istediği gibi yaşa” vaadinin ardında “gününü manasız işler peşinde öldür” var. “Kimle görüşmek istiyorsan onunla görüş” emrinin içinde “Neticede sen özgür birisin” var. Asıl konuşman, asıl görüşmen, kapısını çalman ve ziyaretine gitmen gerekenleri mümkün olduğunca arka sıralara uçuran bu nefsle bu kadar yakın olup; erdemden veya ahlaktan bahsetmek pek mümkün değil. Erdem de ahlak da sıra dışı bir eylemi bekler insandan. Kaosun ve alışılmış yaşamların izlerini sürmesini değil. Bencilliği hiç değil.
Bencillerin kaybetmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Yalnızca kendini önemseyen herkes, hayat tarafından tarumar edilmeli. İyilik ve güzellik öyle bir sahneye çıkmalı ki zir ü zeber olmalı bencil insanın kalbi. “Çok yoğunum” teranesinin setrettiği her şey ayan beyan ortaya çıkmalı; böylece bencil, agah olmalı sahteliğine. Sığındığı kaosta neleri kaybettiğini görmeli. Biz hayata bir şeyleri idrak etmek için geliyoruz. Kaosun insafı olmaz, oradan idrak çıkmaz.
Günü görmek, talihi hissetmek, kaderle cilveleşmek, insanı anlamak ve kendini bilmek için “yoğunum” nasıl karanlık bir çukursa “yorgunum” da o kadar berbat bir çukur. Yoğunsak yoğunuz, yorgansak yorgun. İnsan zaten hep öyle değil miydi sahneye çıktığından beri. Bunun için yüreği burkulmuş, içi ezilmiş, bilinci kararmış, ayaklarına yeryüzünün yükü inmiş herkese buyurulmadı mı “Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul” diye? Bu müjde inşirahın ta kendisi değil miydi? Yegâne insan-ı kâmil olan Fahr-i Kâinat, yoğun ve yorgun hissetmedi mi hiç? Peki orada mı kaldı, yoksa yürümeye devam mı etti? Hem de büyük adımlarla, bir yerlere takılı kalmadan.
Yoğunluk bir teranedir, hakikatin süzülüş tarzıysa bellidir: sille-i Hüdâ.




