Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Yürümek Üzerine…

A+ A-

Yürümeye başladığım o ilk an, bedenim adeta bir dönüşüm yaşar. Kapıdan çıkıp ilk adımı attığımda, dört duvarın içine hapsolmuş zihnim, genişleyen bir uzama doğru salınır. Bu, bir nevi varoluşsal bir geçiş ritüelidir. Her adım, gündelik kaygıların ağırlığını yerçekimine bırakır. Ayağımın yeryüzüyle temasından çıkan ses, zihnimde dönüp duran düşüncelerin monoton döngüsünü keser. Bu ses, beni “burada ve şimdi”ye, bedenimin ve temas halinde olduğu zeminin gerçekliğine çağırır.

Nefes, yürüyüşün görünmez ipliğidir. Her nefes alışımda, adeta zihnimin pencereleri aralanır. Kapalı mekânlarda sığ, otomatik bir işlev olan soluk alıp verme, açık havada dönüşür. Ciğerlerime dolan serin hava, bir mevsimin, bir anın, bir yerin özüdür. İlkbaharsa, tomurcukların nemli kokusu; sonbaharsa, çürüyen yaprakların toprağa karışan hüznü; sabah saatiyse, çiyin temizleyici serinliği nefesimle birlikte içime işler. Her nefes verişimde ise, içimde birikmiş olanı – kaygıyı, durağan havayı, içsel gürültüyü – dışarı bırakırım. Nefes, dış dünya ile iç dünyam arasında kurulan sürekli, ritmik bir diyaloğa dönüşür. Bu diyalog sayesinde zihin, kendi içine kapanık bir monolog olmaktan çıkar, evrenle bir alışverişe girer.

Adımların ritmi, düşüncenin kaotik akışına bir düzen getirir. Sağ-sol, sağ-sol… Bu tekdüze gibi görünen ritim, aslında meditatif bir güce sahiptir. Zihnimdeki dağınık fikirler, bu ritmin rahminde sallanır, birbirine çarparak yeni bağlantılar kurar veya sessizce çözülüp gider. Nietzsche’nin dediği gibi, düşünce ayaklanır. Attığım her adım, bir düşünceyi iter, bir diğerini doğurur. Bu, bir yürüyüş makinesindeki mekanik hareket değildir; toprağın eğimine, çakılların dağınıklığına, yolun dönemeçlerine göre sürekli ayarlanan, canlı bir diyalektiktir. Dik bir yokuşta, adımlarım ağırlaşır, nefesim derinleşir; bu fiziksel zorlanma, zihnimi de dirençli düşüncelere, sabır gerektiren meselelere hazırlar. İnişte ise hafifleyen beden, zihni de bir özgürlük ve ferahlık hissine taşır.

Gözler, “arada kalan”a bakmaya başlar. Yere düşmüş bir tüyün kıvrımlarını, bir ağacın kabuğundaki deseni, kaldırım taşlarının arasından fışkırmış otun inadını görürüm. Bu bakış, amaçsız bir bakıştır; bir şey aramaz, yalnızca şahitlik eder. Göz, dokunmaya başlar görerek. Burada her detay bir hikâye, bir imge, bir felsefi çıkarım olanağına dönüşür. Bu, “görme”nin “bakma”ya dönüşmesidir. Uzak bir hedefe kilitlenmemiş gözler, etraftaki sonsuz çeşitliliği yakalar ve bu çeşitlilik içinde ben de kendi tekilliğimi unutup, bütünün bir parçası haline gelirim.

Sesler çoğalır ve anlamı değiştirir. Kapalı alandaki yapay seslerin yerini, dünyanın organik senfonisi alır: Rüzgârın yapraklarda yarattığı fısıltı, kuşların birbirine cevap veren ötüşleri, hatta kendi adımlarımın sessizliğe bıraktığı mühür. Bu sesler, bana bir iletişimin parçası olduğumu hissettirir. Onları dinlemek, bir tür dünyaya katılma biçimidir. Bazen tüm bu sesler, zihnimin iç sesini susturur ve beni kelimesiz, saf bir varoluş haline getirir.

En nihayetinde, zamanın niteliği değişir. Kronolojik, bölünmüş, “yetişilecek” zaman yerine, devridaim, genişleyen bir şimdiki zaman deneyimlerim. Saatin tik takları, adımlarımın ve kalp atışlarımın ritmine yenilir. Belki bir saat yürürüm, ancak bu bir saat, ofiste geçen tüm günden daha uzun ve daha doludur. Çünkü her an, bir duyum, bir algı, bir içsel hareketle doludur. Bu, zamanın “ölçülmesi” değil, “yaşanmasıdır.”

Yürümek, işte bu detayların farkındalığıyla başlar. Her nefes, her adım, her bakış, bir başkalaşım aracına dönüşür. Evden çıkıp aynı kapıdan geri döndüğümde, bedenim aynı yere varmış olsa da içimdeki insan aynı değildir. Attığım her adımda, yeryüzünün gerçek bir parçası olduğumu, onunla bu nefes ve ritim alışverişi içinde hemhal olduğumu hatırlarım. Bu, bir arınma ve yeniden bütünleşme yolculuğudur. Yürüyüş bittiğinde, sadece bacaklarım değil, zihnim de hafiflemiş, gözlerim yeniden açılmış ve kalbim, ebediyen yeni olan o kadim ritme biraz daha yakın durmaya başlamış olur.