Zararsızlık Bir Erdem midir?
- Tarih:
İyi Değil, Zararsız
Sabah aynaya baktığınızda kimi görürsünüz? Muhtemelen vicdanlı, kimsenin hakkını yemeyen, kurallara uyan “iyi” bir insanı… Hiçbirimiz kendimizi hikâyenin kötü adamı olarak görmeyiz. Haberlerde izlediğimiz o korkunç cinayetleri işleyenlere, devleti soyanlara ya da ormanı yakanlara lanet okurken içimiz rahattır: “Ben onlar gibi değilim.”
Haklısınız, onlar gibi değilsiniz. Ama üzgünüm; muhtemelen sandığınız kadar “iyi” de değilsiniz. Çoğumuz sadece “zararsızız.”
Ve dünya, kötülerden çok, bu zararsız kalabalıkların “kırılgan sessizliği” yüzünden bu halde.
Gelin, topluma alışılageldik “iyiler ve kötüler” masalının ötesinden, bir istatistikçinin soğukkanlılığıyla bakalım. Önümüzde, bir ucu uçuruma diğer ucu zirveye varan devasa bir “Ahlaki Çan Eğrisi” duruyor.

Sol Uçtaki “Sistem Korsanları”
Bu eğrinin Sol Ucu tekinsizdir. Ancak burası tek parça bir karanlık değildir; kendi içinde hayati bir ayrıma gider.
En dipte, “Yapısal Yoksunlar” vardır. Vicdan mekanizması biyolojik veya psikolojik olarak hiç gelişmemiş, empati yeteneği donanımsal olarak eksik olanlardır. Sayıları azdır, teşhisleri tıbbidir.
Ancak sol ucun asıl tehlikeli sakinleri, hemen onların yanındaki “Fonksiyonel Yırtıcılar” dır. Bunlar ahlaki yetenekten yoksun değildir; tam tersine, zekidirler, sistemi ve kuralları mükemmel bilirler. Fakat bu kapasiteyi “doğru” olanı yapmak için değil, sistemi kendi çıkarları için “hacklemek” amacıyla kullanırlar. İhale kanunundaki boşluğu bilen zeki bürokrat, yatırımcıyı manipüle eden piyasa oyuncusu ya da hukuku bir silah gibi kullanan yetkili buradadır. Onlar sistemin hatası değil, sistemin açıklarını kullanan parazitlerdir.
Sağ Uçtaki “Yalnızlar”
Peki, bu “zararsız” kalabalıktan ayrışıp sağa, yani gerçek anlamda “iyiliğe” doğru giden yol nereden geçer? Bu yolun ilk durağı ve köprüden önceki son çıkışı “Otonom Kişilik”tir.
Otonom kişilik; ahlaki yasasını dışarıdan (toplumdan, korkudan veya “elalem ne der” baskısından) değil; kendi içsel muhakemesinden alan kişidir. Otonom bir birey, kimse izlemediğinde de kırmızı ışıkta durur. Çünkü durma sebebi “ceza yememek” değil; kendi koyduğu “saygı ilkesine” sadık kalmaktır. Zararsız insan “uyumlu”dur; rüzgara göre eğilir. Otonom insan ise “tutarlı”dır; rüzgar nereden eserse essin, kendi kökleri üzerinde durur.
Ancak dikkat edin; otonom olmak, tutarlı olmak çok değerlidir ama “dünyayı değiştirmek” için tek başına yetmez. Kendi içinde tutarlı olmak sizi “düzgün” bir insan yapar, ama ahlaki bir “aktör” yapmaz.
Bizi asıl zirveye taşıyacak olan şey, bu otonomluğu bir eyleme ve müdahaleye dönüştürebilmektir. İşte modelimizin zirvesi tam burasıdır: Yaratıcı Etik Aktör.
Merkezdeki Büyük Yanılsama: Biz
Peki ya biz? O devasa gövdeyi, o büyük yığını oluşturan Merkez?
İşte zurnanın zırt dediği, yanılsamanın başladığı yer burasıdır. Bizler, “kötülük yapmadığımız” için kendimizi “iyi” sanırız. Oysa Merkez’de duran bizler, erdemli olduğumuz için değil; sadece çeşitli korkularla frenlendiğimiz için “zararsızızdır.”
Bu devasa Merkez de motivasyon kaynağına göre ikiye ayrılır:
Merkezin bir yamacında (Merkez Sol), motivasyonu sadece “Ceza Korkusu” veya “Ödül Beklentisi” olanlar durur. Onlar için ahlakın kaynağı vicdan değil, “polis”tir. Kırmızı ışıkta dururlar, çünkü ceza makbuzu istemezler. Vergi öderler, çünkü maliyeden korkarlar. Bu kitle için otorite ve denetim ortadan kalktığı an, ahlak da buharlaşır. Bir depremde yağmacıların ortaya çıkması ya da otorite boşluğunda en “saygın” görünen insanların birer canavara dönüşmesi bundandır. Onlarınki ahlak değil, bir itaat simülasyonudur.
Merkezin diğer yamacında ise (Merkez Sağ), motivasyonu “Ayıplanma Korkusu” olanlar kümelenir. Onlar için ahlakın kaynağı “yasa” değil, “mahalle”dir. “Elalem ne der?” endişesi, en büyük ahlaki pusuladır. Sürüden ayrılmamak, göze batmamak, “uyumlu” görünmek tek amaçtır. Bir haksızlık karşısında susarlar, çünkü itiraz ederlerse dışlanmaktan korkarlar. Sosyal medyadaki linç kültürünün askerleri genelde buradan çıkar; sırf ait olduğu kalabalık öyle istiyor diye, inanmadıkları taşları atarlar.
Kırılgan Bir İyilik
İşte tablonun özeti budur: Birimiz sopa korkusundan, diğerimiz mahalle baskısından dolayı “hizaya” geliriz. Ve bu zoraki hizaya gelişe “ahlaklı toplum” adını veririz.
Oysa bu bir ahlak değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Gerçek ahlak krizi, sol uçtaki üç beş yırtıcının varlığı değil; merkezdeki bu devasa kütlenin, korku veya utanç baskısı kalktığında her an o yırtıcılara dönüşebilme potansiyelidir. “Zararsız” olmak, “iyi” olmak değildir; sadece henüz diş göstermemiş olmaktır.
Bu köşede bundan böyle toplumsal olayları, siyasi krizleri veya kurumsal çürümeyi değerlendirirken, o manşetlerdeki “kötü adamları” değil, bu “ortalama yığının” reflekslerini konuşacağız. Bir kurumu çökerten şeyin sadece başındaki kifayetsiz yönetici değil, o yöneticiye ses çıkarmayı “maliyetli” bulan kurumsal yapı olduğunu tartışacağız.
Çünkü dünyayı kurtaracak olanlar süper kahramanlar değildir. Dünyayı kurtaracak olan, “zararsız” olmanın konforundan vazgeçip, “sorumlu” olmanın yükünü —kapasitesi yettiğince— sırtlanmaya cesaret edenlerdir.




