“12 Yıllık Esaret”
- Tarih:
Hikayesi gerçek hayata dayanan filmler; bilim kurgu, aksiyon gibi hayal ürünü hikayelerin anlatıldığı filmlerden daha fazla ilgimi çekiyor. Bu tarz filmler, izlerken daha fazla empati kurabildiğim filmler oluyor. İster istemez kendimi bir başrol oyuncusunun yerine koyuyor ve gerçekten bu hikâye yaşanmış mı diye merakımı ve heyecanımı dindiremediğim duygular açığa çıkıyor. Her ne kadar bu tarz filmlerde ağır drama yönelik içerikler olsa da insanı ve yaşamı anlattığı için izlemeye değer buluyorum. İşte tam da böyle bir merakla izlemeye başladım “12 Years A Slave” filmini.
1840’lı yılların Amerika’sını ve o dönemdeki kölelik sistemini anlatan film tam ortasından başladı. Başrol oyuncumuz Solomon Northup sazlıkta diğer kölelerle çalışırken filme giriş yaptı. Şeker kamışından yaptığı kalemin ve dutları sıkarak dolduğu mürekkebin gösterildiği ilk sahne mektup yazmayı başaramayan aynı adamın gözyaşları ile devam etti. Daha ilk sahneden özgürlük adına seyirciyi düşünmeye itiyordu film. Bir insan nasıl bir gurbette ki yazamadığı mektup onu darmadağın ediyor.
Zamanda geriye gidince Solomon Northup’un yetenekli bir keman virtüözü olduğunu, sevimli çocukları ve güzel bir ailesi olduğunu anlıyoruz. Aslında o dönemde çevredeki zencilerin hepsi köle olarak yaşamlarını sürdürüyor. Soloman gibi doğuştan özgür olan çok nadir zenci var. Hatta çevresindeki zencilerin onun özgür olduğunu görünce şaşırdıkları anlara şahitlik ediyoruz.
Peki bu adam nasıl köle oluyor diye düşünürken film çok geçmeden bu beklentimize karşılık veriyor. İş teklifi alarak kendisiyle Washington’da görüşmek isteyen 2 kişinin davetine icabet eden Solomon, bu görüşmenin finalinde sarhoş olarak kendini kapalı bir hücrede kelepçelere bağlı bir şekilde bulur. Her ne kadar köle olmadığını, özgür birisi olduğunu anlatmaya çalışsa da Corcio’dan kaçan bir köle olduğu söylenerek ağır şekilde dayak yer ve onun için zor bir süreç başlar.

Diğer kölelerinde yanına gönderilip ülkeden gemiyle sürgün edildiğinde, yanındaki köleler kimliğini gizlemesini önerirler. Tam o anda Solomon, yaşadığı durumun zorluğunu anlatan bir söz söyler; “Daha iki gün önce ailemle birlikteydim. Şimdi bana hayatta kalmak için kimliğimi gizlemem gerektiğini söylüyorsun. Ben hayatta kalmak istemiyorum ki! Yaşamak istiyorum.” Sahi ne kadar etkili bir söz söyler. Bu sözlerin ağzından çıkması onun acısını ve ıstırabını ilk kez derinden hissettiğimiz andır belki de. Yaşamak ve hayatta kalmak birbirinden çok farklı kavramlar. İnsan hayata yaşamak için gelir. Yaşamın içini nasıl dolduracağı, özgür bir iradeye sahip olması ve kendi varlığıyla seçim yapabilmesi belki de bu dünyadaki en değerli hazinesi.
Film, özgürlük üzerine başından itibaren derin düşüncelere itmişti. Sahneler ilerledikçe kölelerin acımasız davranışlara maruz kaldığını, çocukların annelerinden koparıldığını, kadınlara tecavüz edildiğini, erkeklerin darp edildiğini ürpererek izliyoruz. Hatta çaresizlik içindeki kölelere “Zenci kaçar” diye şarkı söyletilip oynamalarının istenmesi de insanlık onuruna ters düşen çarpıcı sahnelerden biri idi.
Solomon’un satıldığı çiftlikte iki tane efendisi olur. Birisi daha merhametli olsa da diğeri onunla uğraşmayı kendine misyon edinir. Merhametli sahibi onun zekasından faydalanıp en zor işleri yaptırsa da diğeri bu durumu kıskanıp ona saldırmaya yaptığı işleri tekrar bozmaya çalışır. En son arkadaşlarını alıp Solomon’u asmak için ağaca bağlarlar. Evdeki kâhya yetişip son anda onu bırakmalarını söyler. Burada Solomon’un kurtulduğunu düşünsek de boğazında ip, ayak parmakları ucunda yere güç bela dokunabilen bir halde ve bastığı küçücük alanda çamur birikintisinden bir an ayağı kaysa boğulacak şekilde saatlerce bekler. Arkasında onlarca köle onun yanına gitmeden işlerini yaparlar. Sahne ilerledikçe seyirci olarak biz de kendimizi o kadar kasıyor ve onun yerine koyarak bir yardım bekliyoruz. Benim açından filmin en acı dolu sahnesi buydu. Sadece yaratılanların en şereflisi olan insana değil diğer canlılara yapılması dahi büyük bir vicdani yoksunluk olarak nitelendirebileceğimiz bu durum eminim tüm seyirciyi de derinden etkilemiştir. Ayrıca Solomon’un yaşamak ve hayatta kalmak sözlerini bu sahneyle daha iyi anlamıştık. Artık gece yarısı olmak üzereyken diğer sahibinin gelmesiyle kurtulur ve biz de derin bir nefes alırız.
Solomon’un orada hayatta kalamayacağını anlayan Radburn, onu başka bir efendiye satar. Her ne kadar gittiği yerin kötü olduğunu bilse de en azından hayatta kalacağını düşünür sahibi. Gittiği yerde de eziyet gören Solomon, efendisinin karısının kıskandığı Patsey’i dövmesi için zorlanır. Hali hazırda kendisi zaten işkence gören Solomon’un, bu işkenceyi başkasına yapmak zorunda kalması da başına gelen bir başka felakettir. Patsey’in bu ıstıraptan sonra söylediği sözlerde zihnimizi kazınır. “Firavuna olanlar bu sömürgecilerin başına gelecek olan şeylerin en küçüğü!” Kendisini Tanrı olarak gören ve insanlara eziyet eden Firavun’un küçücük bir sineğin beynini yiyerek acı içinde ölmesini hatırlatmıştık. Çektiği acıya karşılık aklına en büyük zalimlerden biri olan Firavun’un dahi bu kadar ileri gitmeyeceğini ve bunların cezasını çekeceğini düşünüyordu.
12 yıllık esaretin ardından bir yolunu bulup yıllardır haber alamadığı ailesine mektup ulaştıran Solomon, kendisini almaya gelen şerif ile tutsaklıktan özgürlüğe doğru hayata yeniden tutunur. Ailesiyle tekrar bir araya geldiği ve damadı ile torununu ilk kez gördüğü sahnelerse eminim birçok seyircinin gözyaşlarına hâkim olamadığı final bölümüydü.
Sonuç olarak “12 Years A Slave” şu an tüm dünyanın modern olarak gördüğü günümüz Amerika’sının ne kadar kirli bir geçmişi olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatan etkileyici bir film. Kölelik ve ırkçılık kavramlarını insana sorgulatan ve bu kavramların altında çok büyük acıların bulunduğu gerçeğini hatırlatan bir yapım. 12 yıl boyunca köle olarak yaşamaya zorlanan Solomon Northup’ın gerçek bir hayat hikâyesi olduğunu bilmek ve onun hayatta kalma mücadelesini izlemek filmi daha da anlayarak ve zorlanarak izlememizi sağlıyor. “12 Years A Slave” bir yandan kölelik kavramları sorgulatırken bir yandan da insan doğasını ve insanın insan üzerindeki acımasızlığını da acımasız bir şekilde seyrettiriyor.
Filmin kadrosundan da bahsetmesek olmaz. Tam bir yıldızlar geçidi. Kadroda Chiwetel Ejiofor, Benedict Cumberbatch ve Brad Pitt gibi isimler var. Yıldızların etkileyici performansları, filmin Oscar ödüllü olmasının destekleyici sebebi diyebiliriz.




