Gözyaşının Algoritması
- Tarih:

Hükümdarın bir sihirbazı vardı. Yaşlanınca yerine geçecek bir çocuk istedi. Zeki bir genç seçildi. Genç her gün sihirbazdan ders almaya giderken yolunun üzerinde bir rahiple karşılaşmaya başladı. Önceleri birkaç dakika durdu, sonra biraz daha fazla… Dinlediği sözler zihninde büyüdükçe sarayın öğrettikleri küçülmeye başladı. Bir süre sonra hükümdarın dünyasıyla rahibin anlattığı hakikat arasında kalmıştı.
Derken genç değişti.
Rivayet, Allah’ın izniyle onun vesilesiyle hastaların şifa bulduğunu anlatır. Haber saraya kadar ulaştı. Hükümdarın yakınlarından gözlerini kaybetmiş biri gence geldi. Genç kendisinin kimseye şifa veremeyeceğini, şifanın Allah’tan olduğunu söyledi. Adam iman etti ve gözleri açıldı.
Hükümdarın asıl korkusu işte o zaman başladı.
Çünkü iktidarlar bazen kendilerine karşı kaldırılmış bir kılıçtan çok, insanların zihninde beliren bir sorudan korkarlar.
Rahip öldürüldü. İman edenler işkence gördü. Genç de öldürülmek istendi. Bir dağın tepesinden aşağı atılmak üzere götürüldü; kurtuldu. Denizde boğulmak istendi; yine kurtuldu. Sonunda saraya kendi ayaklarıyla döndü.
Hükümdar şaşkındı.
Genç ona kendisini nasıl öldürebileceğini söyledi.
İnsanları meydana topla. Beni bir ağaca bağla. Sadağımdan bir ok al. Oku yayına yerleştirirken gencin Rabbini adıyla de ve at.
Hükümdar kabul etti.
Çünkü hesabını yapmıştı.

Bir genci herkesin gözü önünde öldürecek, binlerce insana korkunun ne demek olduğunu gösterecekti. Bir ölüm, bin teslimiyet doğuracaktı.
Meydan doldu.
Genç bağlandı.
Hükümdar, gencin Rabbinin adıyla dedi ve ok yaydan çıktı.
Ve genç şehit oldu.
Fakat hükümdarın algoritması bozuldu.
İnsanlar kaçmadı. Tam tersine, gencin Rabbine iman ettiklerini haykırmaya başladılar.
Hükümdar bir insanı öldürerek bir inancı susturacağını düşünmüş, fakat bir insanın ölümü binlerce insanın içinde bir şeyi uyandırmıştı.
Bunun üzerine hendekler kazdırıldı. Ateşler yakıldı. İmanından vazgeçmeyenler o ateşe atıldı. Rivayette çocuğuyla ateşin önüne gelen bir kadın tereddüt ettiğinde, kucağındaki bebeğin onu hakikat üzere sabretmeye çağırdığı anlatılır.
Kur’an onları Buruc Suresinde insanlığın hafızasına kazıdı; Ashâb-ı Uhdûd.
Asırlar geçti. Hükümdarın adı unutuldu. Sarayı yok oldu. Hendekler kapandı. Ateş söndü.
Ama o genç hâlâ anlatılıyor. Ve hala örnekliğiyle yaşıyor…
Çünkü bazı insanlar öldüklerinde eksilmezler. Başka insanların içinde çoğalırlar.
Belki insanlık tarihinin en tuhaf yasalarından biri budur: İnsan bazen kendisine söylenen sözden değil, bir başkasının o söz uğruna nelere katlandığını gördüğünde değişir.
Zulümün coğrafyaları değişti, insanların adlar farklı olsada unvanlar değişmedi, mazlum ve zalim…
Yaklaşık bin beş yüz yıl sonra dünyanın önünde başka görüntüler akmaya başladı.

Gazze…
Bu defa meydanın adı
ölüme şehadet diye gülen insanlar şehriydi, Gazze!
Ve meydanın etrafında birkaç bin kişi değil, milyarlarca insan vardı.
Modern dünya yıllarca kahramanlığı da kurgusal karakterlerle bir endüstriye dönüştürmüştü. Marvel’ın ve Hollywood’un kahramanları gökyüzünden iner, şehirleri kurtarır, kurşunlardan kaçardı. Kostümleri, yüzleri, replikleri belliydi. Milyonlarca dolarlık bütçelerle bize cesaretin nasıl görünmesi gerektiğini öğrettiler. Çocuklara cesaretin nasıl görüneceğini bile öğretmişlerdi.
Sonra Gazze dünyanın ekranlarına düştü.
İnsanlar bu kez özel efektlerle değil, gerçek hayatın dayanılması güç görüntüleriyle karşılaştı. Enkazın başında çocuğunu arayan babalar, yaralıları taşıyan gençler, hastanelerden ayrılmayan sağlık çalışanları, öğrencilerini kaybetmiş öğretmenler, ailesinden geriye kalanları kucaklayan çocuklar vardı.
Savaşın askerî ve siyasi yüzünde ise yıllarca kimliği ve görüntüsü sınırlı biçimde bilinen isimler dünya gündemine girdi. Onların bir selfileri bile yoktu. Ama çok asildiler. Bedenen çok güçlü değillerdi ama heybetliydiler. Yanlarında olmasanız bile ekranlarda görmeniz onların samimiyetini hissettiriyordu. Hamas’ın silahlı kanadının askerî lideri Muhammed Deif ve yüzünü kefiyeyle örterek açıklamalar yapan sözcüsü Ebu Ubeyde ve daha nice şehitler kervanına katılan ve sırasını bekleyen yiğitlerin mücahedesiydi.
Onlar, “Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.”

Gazze bir öğretmendi, idrak edene…
İnsanlar kahramanlığın mutlaka tanınmış bir yüze ihtiyacı olup olmadığını düşünmeye başladı.
Çünkü Gazze’de dünyanın hiç tanımadığı binlerce insan vardı.
Adını bilmediğimiz bir doktor ameliyathaneden çıkmıyordu.
Adını bilmediğimiz bir baba çocuğunun elini bırakmıyordu.
Adını bilmediğimiz bir genç enkazdan insan çıkarıyordu.
Adını bilmediğimiz bir genç kız kocam şehit şehit diye seviniyordu.
Adını bilmediğimiz bir anne çocuğunun ardından dua ediyordu.
Ve adını bilmediğimiz bir çocuk, bütün dünyanın birkaç saniye bakıp geçeceği bir görüntünün içinde, başka bir insanın hayatını değiştirecek kadar büyük bir soru bırakabiliyordu.
Belki Gazze’nin dünyaya gösterdiği en sarsıcı şeylerden biri buydu. İnsanın etkili olabilmesi için yüzünün bilinmesi gerekmiyordu.
Asırlar önce Ashâb-ı Uhdûd’un gencinin de bugün ne yüzünü biliyoruz ne gerçek sesini işitebiliyoruz. Fakat hikâyesi hâlâ burada.
Çünkü bazen insanları değiştiren şey bir insanın kim olduğu değil, neyin karşısında nasıl durduğudur.
Nitekim Gazze’yi izleyen bazı insanların zihninde de beklenmedik bir soru doğdu.
“Bütün bunların içinde nasıl hâlâ inanabiliyorlar?”
Böylece dünyanın bir ucundaki acı, dünyanın öteki ucunda hiç tanımadığı bir insanın sorusuna dönüştü.
Belki mesele tam da buydu.
İnsanlar Gazze’ye bakarken yalnızca “Onlara ne oluyor?” diye sormuyordu.
Bazıları daha zor bir soru sormaya başlamıştı.

“Bütün bunlar olurken onları ayakta tutan nedir?”
Bu soru Londra’da, Madrid’de, Berlin’de, New York’ta birbirinden habersiz insanların zihninde belirmeye başladı.
İspanyol Adria Calafell, Filistinlilerin yaşadıklarını ve gösterdikleri direnci gördükten sonra İslam’ı araştırmaya yöneldiğini anlattı. Aylarca okudu, sordu, araştırdı. Daha sonra İstanbul’da şehadet getirerek Müslüman oldu.
Almanya’da yaşayan Denise Çakıcı, Gazze’deki insanları izlerken ağlıyordu. Onların bu kadar ağır kayıpların içerisinde nasıl ayakta kalabildiklerini merak etti. Özünde sorduğu soru basitti:
“Bu insanlar güçlerini nereden alıyor?”
Cevabı ararken Kur’an okumaya başladı. Araştırdı. Sonunda Müslüman oldu.
Amerika’da yazar ve içerik üreticisi Megan Rice için de Gazze benzer bir merakın kapısını açtı. Filistinlilerin yaşadıkları karşısında inançlarından güç almalarından etkilendiğini anlattı. Kur’an okumaya başladı; sosyal medyada başkalarını da birlikte okumaya davet eden bir Kur’an okuma topluluğu oluşturdu ve daha sonra İslam’ı kabul ettiğini açıkladı.
Bunlardan çok daha önce İngiliz gazeteci Lauren Booth Gazze’ye gitmiş, oradaki Filistinli ailelerle geçirdiği zamanın ardından İslam’a bakışının değiştiğini anlatmıştı. Yıllar sonra Müslüman olduğunda kendi dönüşümünü anlatırken Filistin’de karşılaştığı insanların cömertliğinden, inancından ve hayatlarından söz edecekti.
Elbette bunlardan “Gazze’yi gören Müslüman oluyor” gibi kaba bir sonuç çıkarılamaz. Milyonlarca insan aynı görüntülere baktı ve milyonlarca farklı tepki verdi. Fakat bu insanların hikâyelerinde tekrar eden çok daha ilginç bir şey vardı acıya bakarken, acıya dayanmanın kaynağını merak etmişlerdi.
Ve belki Ashâb-ı Uhdûd’dan bugüne uzanan ince bağ tam burada başlıyor.
O gün meydandaki insanlar gencin ölümünü gördüler.
Bugün dünyanın başka şehirlerindeki insanlar Gazze’deki çocukları görüyor.
Hadiseler aynı değil. İnsanlar aynı değil. Zaman aynı değil.
Fakat insanın içinde doğan o eski soru hâlâ aynı:
“Sende olup da bende olmayan nedir?”
Çağımızın ironisi ise bütün bunların algoritmalar çağında gerçekleşmesi.
Telefonlarımız bizi bizden iyi tanıdığını iddia ediyor. Nerede durduğumuzu, neyi beğendiğimizi, ne satın aldığımızı, hangi görüntüyü kaç saniye izlediğimizi ölçüyor. Yapay zekâ bir sonraki kelimemizi tahmin ediyor. Milyarlarca davranıştan modeller çıkarılıyor ve insan giderek hesaplanabilir bir varlığa dönüştürülüyor.
Sonra ekranınıza Gazze’den bir çocuk düşüyor.
Algoritma o görüntüyü neden önünüze getirdiğini biliyor olabilir. Fakat sizin neden geçemediğinizi bilmiyor. Parmağınızın ekranda kaç saniye durduğunu ölçebilir ama o birkaç saniyenin içinizde neyi kırdığını ölçemez. Gece yatağınıza girdiğinizde o çocuğu neden yeniden düşündüğünüzü, hiç tanımadığınız bir annenin feryadının neden boğazınıza düğümlendiğini, bir babanın kucağındaki cansız çocuğa bakarken neden kendi çocuğunuzu hatırladığınızı hesaplayamaz.
Çünkü acının da bir tabiatı vardır, bir bedende başlar, başka bir kalpte yankılanabilir. Belki vicdan dediğimiz şey de tam olarak budur; başkasının acısının yalnızca başkasına ait kalmasına izin vermeyen içimizdeki yer.

Biz gözyaşını birkaç damla tuzlu su sandık. Biyolojik bir refleks, gelip geçen bir duygu… Oysa bazen gözyaşı, insanın başka bir insanla arasındaki bütün mesafelerin çöktüğü yerdir. Adını bilmezsiniz, dilini konuşmazsınız, ülkesine hiç gitmemişsinizdir. Fakat onun canı yandığında sizin gözünüz dolar. Çünkü acı pasaport sormaz, gözyaşı tercüman istemez. Bir annenin evladının ardından ağlamasını anlamak için onun dilini bilmek, bir babanın enkazın başındaki çaresizliğini hissetmek için aynı milletten olmak gerekmez. İnsan olmak yeter.
Belki bu yüzden zulmün en eski yöntemlerinden biri insanı insandan uzaklaştırmaktır. Önce isimler kaybolur, sonra yüzler, ardından hikâyeler… Geriye sayılar kalır. Bir ölü, yüz ölü, bin ölü, on bin ölü… Rakam büyüdükçe acı tuhaf biçimde küçülür. Çünkü binlerce insanı aynı anda tahayyül etmek zordur. Fakat sonra o binlerin arasından tek bir çocuk çıkar. Bir baba çocuğunu kucağına alır. Bir anne evladının yüzünü son kez okşar. Ve bir anda bütün rakamlar yeniden insana dönüşür.
Gazze’nin dünyada bıraktığı derin izlerden biri belki buydu. Dünya çok büyük rakamlar gördü ama insanları çoğu zaman rakamlar değil, yüzler durdurdu. Bir babanın bakışı, bir annenin duası, enkazdan çıkarılan bir çocuğun sessizliği… Çünkü istatistik zihne ulaşır; acı kalbe.
Kalbe ulaşan acı ise bazen gözyaşına dönüşür. Ve o gözyaşı yalnızca üzüntünün değil, vicdanın da dilidir. Belki bazı görüntüleri bu yüzden unutamıyoruz. Gördüğümüz şey bir yerden sonra yalnızca onların başına gelen olmaktan çıkıyor, bizim içimizde de yaşamaya başlıyor. Onların acısı bizim sorumuza, onların kaybı bizim muhasebemize dönüşüyor.
İşte gözyaşının tuhaflığı burada. Hiç tanımadığımız bir insan için ağlayabiliyoruz. Başkasının bedenindeki yara bizim bedenimizi acıtmıyor ama kalbimizi acıtabiliyor. İnsan, başka bir insanın acısını kendi içinde taşıyabilen belki de yegâne varlık. Bu yüzden gözyaşı yalnızca acının dışarı çıkışı değildir; bazen iki insan arasındaki görünmez bağın görünür hâle gelmesidir.
“Çiğ tanesi sanmak ne cüret!
Gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.”
Çağımızın bütün teknolojisi işte bu görünmez bağı ölçmeye çalışıyor. Algoritmalar neye baktığımızı, ne kadar baktığımızı, neyi geçtiğimizi biliyor. Bir görüntünün milyonlarca insana ulaşmasını sağlayabiliyor. Fakat görüntü ulaştıktan sonra başlayan şeyi hâlâ tam olarak hesaplayamıyor. Aynı çocuğa milyonlarca insan bakıyor; biri ekranı kaydırıyor, biri yardım etmek istiyor, biri öfkeleniyor, biri ağlıyor, biri yıllardır inanmadığı şeyleri yeniden sorguluyor, biri Kur’an’ın kapağını açıyor. Görüntü aynı, insan başka; acı aynı, yankısı başka.
Çünkü algoritma görüntünün kime ulaşacağını hesaplayabilir; fakat o görüntünün insanın neresine ulaşacağını hesaplayamaz.
Belki Ashâb-ı Uhdûd’un hükümdarının yanıldığı yer de tam burasıydı. Meydandaki insanların ne göreceğini biliyordu. Genç öldürülecek, insanlar korkacak, başlarını eğecekti. Her şeyi hesaplamıştı; yalnızca insanların o gence bakarken ne hissedeceğini hesaplayamamıştı. Ölümün korkuya dönüşeceğini düşündü, fakat insanların kalbinde başka bir şeye dönüştü.
Asırlar sonra teknoloji değişti, meydan ekranlara taşındı, fakat insanın içindeki o bilinmez yer değişmedi.
Bir çocuk Gazze’de ağlıyor.
Binlerce kilometre ötede onu hiç tanımayan bir insanın gözleri doluyor.
Aralarında ne aynı şehir var ne aynı dil ne de birbirlerini tanımışlıkları.
Ama birinin acısı ötekinin gözünden yaş olarak çıkıyor.
Belki bütün yazının sırrı da burada.
Acı bir insanda doğuyor, gözyaşı başka bir insanda beliriyor; vicdan ise ikisinin arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor.
Algoritma görüntüyü dünyanın öbür ucuna taşıyabilir. Ama bir insanın acısını başka bir insanın gözyaşına dönüştüren şey algoritma değildir.
O, hâlâ insanın içinde saklı duran ve hiçbir hesabın tam olarak çözemediği o eski cevherdir: Vicdan.
Çünkü insan hâlâ insansa, başkasının acısı yalnızca başkasının acısı olarak kalmadığı içindir.
“Seni de vururlar bir gün ey Acı
Filistin’de sapan taşlı çocuklar
Dalın, kolun, fidelerin budanır
Kuru bir kütükle kalakalırsın”




