“Hayatı Biriktirmek, Cümleye Dönüştürmek”
- Tarih:
Erbay Kücet ile edebiyat, insan, dil ve hayat üzerine
Röportaj: Erbay Kücet (Yazar ve TDED Ankara Şube Başkanı)

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk
***
Bir insanı yazar yapan nedir? Çok okumak mı, hayatı dikkatle gözlemlemek mi, insanları dinlemek mi, yoksa yıllar boyunca biriktirilen yaşantıların bir gün kelimelere dönüşmesi mi? Belki hepsi… Çünkü bazı hayatlar yalnızca yaşanmaz; zamanla birikir, hafızada yer eder ve sonunda kendisine bir cümle arar.
Erbay Kücet’in yazarlık serüvenine baktığımızda da böyle bir birikimin izlerini görüyoruz. Ankara’da başlayan çocukluk yıllarından edebiyat eğitimine, öğretmenlikten kamu görevlerine ve TBMM’de geçen uzun çalışma hayatına uzanan geniş bir tecrübe alanı var. Fakat bütün bu farklı durakların ortak bir tarafı bulunuyor: insanı tanıma çabası. Kücet, bürokrasinin dosyalarının ve resmî yazışmalarının arkasındaki insanı görmeye çalışırken; edebiyatın imkânlarıyla da karşılaştığı hayatları, duyguları ve çelişkileri başka bir gözle anlamlandırıyor.
Bu söyleşide, onun yalnızca nasıl yazdığını değil, neden yazdığını da konuşuyoruz. Yazarlığın bir meslekten önce bir dikkat hâli olup olmadığından Türkçenin bugün geçirdiği değişime, çok yazıp az okuduğumuz bir çağda edebiyatın anlamından mizahın toplumdaki yerine kadar uzanıyoruz. “Akif’in İzinde”den “Kül Kokusu”na, farklı türlerdeki eserlerinin ardındaki düşünce dünyasına bakarken; Mehmet Âkif’i, insanın kendi tercihleriyle hayatın şartları arasındaki ilişkiyi ve edebiyatın insan hayatında açabileceği pencereleri de konuşuyoruz.
Söyleşinin sonunda ise bütün bu konuşma yeniden hayatın kendisine dönüyor. Gençlik yıllarındaki Erbay Kücet’e bugün ne söyleyeceğini soruyoruz. Cevabı, aslında bütün söyleşinin özünü taşıyor: “Sabırlı ol. Çok oku. İnsan biriktir.” Belki de yazarlığın en sade tarifi bu üç kelimede saklı: okumak, insan biriktirmek ve zamanla o birikime anlam vermek.
***
E.Ö. Çocukluğunuzdan bugüne baktığınızda, sizi yazmaya hazırlayan ilk şey neydi?
E.K. Çocukluğumdan itibaren kelimelere karşı bir merakım vardı. Ankara’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarımda kitaplarla kurduğum ilişki, zamanla hayatımın ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Önceleri okumak benim için bir meraktı; sonra dünyayı ve insanı tanımanın bir yoluna dönüştü. Beni yazmaya hazırlayan asıl şeyin ise hayatı dikkatle gözlemlemek olduğunu düşünüyorum. İnsanları, onların sevinçlerini, kırgınlıklarını, mücadelelerini, suskunluklarını gözlemledikçe insanın içinde bir anlatma ihtiyacı oluşuyor. Bugün geriye baktığımda yazarlığımın bir günde başlamadığını görüyorum. Okuduklarım, eğitimim, öğretmenlik yıllarım, kamu görevlerim, TBMM’deki çalışmalarım ve karşılaştığım insanlar, kelime kelime beni yazıya hazırlamış. Belki de insan önce hayatı biriktiriyor, sonra o birikimin içinden cümleler çıkıyor.
E.Ö. Eğitim, bürokrasi ve edebiyat hayatınızda nasıl birbirini etkiledi?
E.K. Ben bunları hayatımın üç ayrı bölümü olarak görmüyorum. Birbirini tamamlayan üç alan olarak görüyorum. Türkçe ve edebiyat eğitimi bana dilin ve sözün kıymetini öğretti. Öğretmenlik, insanla doğrudan temas kurmanın ne demek olduğunu gösterdi. Kamu görevleri ve özellikle TBMM’deki uzun çalışma hayatım ise Türkiye’yi, devleti ve toplumun farklı kesimlerini yakından tanıma imkânı verdi. Bürokrasi insana çok şey öğretir. Dosyalardan, mevzuattan ve resmî yazışmalardan daha önemlisi, o dosyaların arkasındaki insanları görmektir. Her vatandaşın bir hikâyesi, her talebin arkasında bir hayat vardır. Edebiyat da bana bütün bu yaşadıklarımı başka bir gözle değerlendirme imkânı verdi. Devlet hayatı bana insanı tanıttı; edebiyat ise insanı anlamaya çalışmayı öğretti.
E.Ö. İnsan ne zaman yazar olur?
E.K. Bence insan, dünyaya bakmaya başladığı zaman yazar olmaya başlar. Ama bakmak yetmez; görmek gerekir. Yazarlık benim için yalnızca bir meslek değil, bir dikkat hâlidir. İnsan çevresindeki bir sözü, bir bakışı, bir davranışı başkalarından biraz daha farklı görüyorsa; yaşadıklarının üzerinde düşünüyorsa, içinde biriktirdiklerini kelimelerle ifade etme ihtiyacı duyuyorsa yazarlığa yaklaşmış demektir. Yazmak biraz da insanın kendisiyle konuşmasıdır. Bazen başkasına söyleyemediğiniz bir şeyi bir cümleye emanet edersiniz. Bu bakımdan yazarlık, benim gözümde, bir hayat ve bakış meselesidir.
E.Ö. Eski yazılarınıza baktığınızda “Bunu bugün farklı yazardım” dediğiniz oluyor mu?
E.K. Olmaz mı? İnsan değişiyor, hayat değişiyor, tecrübe değişiyor. Dolayısıyla insanın cümlesi de değişiyor. Bugün yıllar önce yazdığım bir metne baktığımda, bazen “Bunu şimdi yazsaydım şöyle ifade ederdim” dediğim oluyor. Fakat geçmişteki kendime de haksızlık etmek istemiyorum. Eski yazılarıma biraz da kendi geçmişime bakar gibi bakıyorum. Orada yalnızca cümlelerimi değil, o günkü düşüncelerimi, heyecanlarımı, tereddütlerimi de görüyorum. Yazı, insanın kendi geçmişine tuttuğu aynalardan biridir.
E.Ö. Bugün Türkçenin geçirdiği değişimi nasıl görüyorsunuz?
E.K. Türkçe yaşayan bir dil. Yaşayan her şey gibi değişecek, gelişecek ve yeni kelimeler kazanacak. Ben değişime karşı değilim; fakat değişirken özümüzü ve ifade zenginliğimizi kaybetmememiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün özellikle dijital dünya dilimizi çok hızlı etkiliyor. Sosyal medya, günlük konuşma dili, yabancı kelimelerin yoğunlaşması ve iletişim hızının artması Türkçenin kullanım biçimini de değiştiriyor. Beni asıl düşündüren, Türkçenin zenginliğinden yeterince yararlanıp yararlanmadığımız. Çünkü dil yalnızca anlaşmak için kullandığımız bir araç değildir. Dil, milletin hafızasıdır. Bir kelime kaybolduğunda bazen yalnızca bir kelimeyi değil, o kelimenin taşıdığı bir dünyayı da kaybediyoruz. Bu yüzden Türkçeye sahip çıkmayı, geçmişe bağlı kalmak değil; geleceğe sağlam bir miras bırakmak olarak görüyorum.
E.Ö. Çok yazılıyor ama daha az okunuyor. Sizce neden?
E.K. Çünkü yazmak kolaylaştı, fakat okumak hâlâ sabır istiyor. Bugün herkes birkaç saniye içinde düşüncesini binlerce kişiye ulaştırabiliyor. Bu çok önemli bir imkân. Fakat yazmanın kolaylaşması, iyi yazmanın da kolaylaştığı anlamına gelmiyor. İyi yazının arkasında iyi okuma vardır. İnsan okumadan kelime dünyasını genişletemez, farklı düşüncelerle karşılaşamaz, kendi sesini bulamaz. Bence bugün daha çok okumaktan önce daha derin okumaya ihtiyacımız var. Bir kitabı bitirmek başka, o kitabın insanın içinde devam etmesi başka şeydir.
E.Ö. Edebiyat gerçekten insanın hayatını değiştirebilir mi?
E.K. Bir kitabın bir insanın hayatını değiştirebileceğine inanıyorum. Bazen bir kitap size doğrudan bir öğüt vermez. Sadece başka bir pencere açar. Daha önce görmediğiniz bir şeyi gösterir. Bir insanı anlamanızı, kendinizi sorgulamanızı veya hayatınıza başka bir açıdan bakmanızı sağlar. Bazı cümleler vardır; okuduğunuz gün üzerinde durmazsınız ama yıllar sonra bir olay yaşarsınız ve o cümle yeniden aklınıza gelir. Edebiyatın gücü biraz da burada. Kitap bazen insanın hayatına sessizce girer; fakat bıraktığı iz uzun yıllar kalır.
E.Ö. Bir metni edebî yapan nedir?
E.K. Edebiyatın merkezinde insanın bulunduğuna inanıyorum. Dil, fikir, üslup, yaşanmışlık… Hepsi önemli. Fakat bana göre bunların üzerinde bir şey daha var: sahicilik. Çünkü edebiyat yalnızca güzel cümle kurmak değildir. Güzel cümleler kurulabilir ama okuyucunun kalbine ulaşmayabilir. Bir metin, insanın iç dünyasına dokunabiliyorsa; okuyan kişi orada kendisinden, hayatından, bir duygusundan veya bir hatırasından bir şey bulabiliyorsa edebiyatın alanına girmiş demektir.
E.Ö. Mizah eserlerinizde önemli bir yer tutuyor. İnsan neden güler?
E.K. İnsan sadece mutlu olduğu için gülmez. Bazen bir çelişkiyi gördüğü için güler, bazen bir gerçeği doğrudan söyleyemediği için mizaha başvurur, bazen de hayatın ağırlığını biraz olsun hafifletmek için. Mizah geleneğimiz çok güçlüdür. Nasreddin Hoca’dan Karagöz’e kadar baktığınızda, gülmenin altında çoğu zaman ciddi bir düşünce olduğunu görürsünüz. İyi mizah, insanı güldürürken düşündürür. Hatta bazen insan gülerken kendisini görür. Bu yönüyle mizah, toplumun kendisine tuttuğu aynadır. Bugünün Türkiye’sinde de mizahın eleştirel gücünü koruduğunu düşünüyorum. Ancak mizahın gücü insanı küçültmekte değil, hayatın çelişkilerini zekâ ve incelikle görünür kılmaktadır. Mizahın dili sivridir, dikkatli olmak lazım. Bu konuda yıllar önce söylediğim bir cümlemi tekrar etmek isterim: “Mizah zalimdir, lakin lazımdır”
E.Ö. Bürokrasi insana toplum hakkında ne öğretir?
E.K. Bürokrasi bana her şeyden önce insanı öğretti. Uzun yıllar kamu görevinde bulununca Türkiye’nin farklı kesimlerinden insanlarla karşılaşıyorsunuz. İnsanların devletten beklentilerini, sorunlarını, hassasiyetlerini ve hayata bakışlarını daha yakından görüyorsunuz. TBMM’deki görevlerim de bu açıdan benim için önemli bir tecrübe oldu. Devletin dili ile edebiyatın dili farklıdır. Devlet dili açık, kesin ve düzenleyicidir. Edebiyatın dili ise insanın duygularına, çağrışımlarına ve ruhuna ulaşmaya çalışır. Ama ikisi arasında benim hayatımda bir çatışma olmadı. Tam tersine, kamu hayatı bana hayatın gerçekliğini; edebiyat ise o gerçekliğin insan ruhundaki karşılığını gösterdi.
E.Ö. Bugün bir yazarın karşı karşıya olduğu en önemli mesele nedir?
E.K. Bence en önemli meselelerden biri, bütün bu hızın içerisinde kendi sesini koruyabilmek. Bugün bir yazarın eserini geniş kitlelere ulaştırması geçmişe göre çok daha kolay. Sosyal medya bunun için büyük imkânlar sağlıyor. Fakat aynı zamanda hızlı tüketim kültürü, yazarı da sürekli görünür olmaya zorluyor. Oysa edebiyatın tabiatında biraz sessizlik vardır. Biraz beklemek, düşünmek, olgunlaştırmak gerekir. Bir kitabın değerini ne kadar konuşulduğuyla ölçmemek gerekir. Bazı kitaplar yayımlandığı gün konuşulur, bazıları ise yıllar sonra. Yazarın asıl meselesi, bütün gürültünün içinde kendi cümlesini bulabilmesidir.
E.Ö. “Bu kitap beni anlatıyor” diyebileceğiniz bir kitabınız var mı?
E.K. Aslında bütün kitaplarımın benden bir parça taşıdığını düşünüyorum. Bir kitapta düşüncem, diğerinde hayat tecrübem, bir başkasında gözlemim, bir diğerinde mizah anlayışım ortaya çıkıyor. İnsan kendisini bazen doğrudan, bazen bir karakterin arkasından, bazen de bir hikâyenin içerisinde anlatır. Bu yüzden kitaplarımı yalnızca yayımlanmış eserler olarak değil, hayatımın farklı dönemlerinden kalmış izler olarak görüyorum. Her biri, dönüp baktığımda hayatımın başka bir kapısını açıyor.
E.Ö. Farklı türlerde yazmanızın arkasında nasıl bir anlayış var?
E.K. Ben edebiyatı tek bir kalıba hapsetmeyi doğru bulmuyorum. İnsan hayatı nasıl farklı renklerden, farklı duygulardan oluşuyorsa edebiyat da öyle. Erkam’la ilgili roman yazımında İslam tarihinin önemli sayfasından sahneler kurgularken, Mehmet Âkif’le başka bir sorumluluk hissediyorsunuz. Çocuklar için yazarken başka bir dikkat gerekiyor. Romanda insanın iç dünyasına giriyorsunuz. Hatırada geçmişi yeniden değerlendiriyorsunuz. Mizah ise hayatın başka bir yüzünü gösteriyor. Bütün bunların ortak noktası insan. Benim için tür değişebilir ama insana, hayata ve hakikate duyulan ilgi değişmez.
E.Ö. “Akif’in İzinde” ile Mehmet Âkif’e yeniden bakarken en fazla gözden kaçırılan taraf nedir?
E.K. Mehmet Âkif’i yalnızca İstiklâl Marşı’nın şairi olarak görmek, bana göre onun şahsiyetini anlamaya yetmez. Âkif’in önemli taraflarından biri, söyledikleriyle yaşadıkları arasındaki büyük uyumdur. O, milletinin meseleleri karşısında sorumluluk hisseden bir aydındır. Çalışmayı, ahlâkı, samimiyeti ve sorumluluğu önemser. Âkif’i anlamak için sadece şiirlerine değil, hayatına da bakmak gerekir. “Akif’in İzinde”yi hazırlarken biraz da bu bütünlüğe dikkat çekmek istedim. Çünkü Âkif’in şiirlerini anlamanın yolu, onun nasıl bir insan olduğunu anlamaktan geçiyor. Bugün Âkif’ten alınacak en önemli derslerden birinin de söz ile davranış arasındaki bütünlük olduğunu düşünüyorum.
E.Ö. “Kül Kokusu”nda asıl meseleniz suç, kader, çevre veya insanın iradesi miydi?
E.K. “Kül Kokusu”nu yazarken beni asıl düşündüren, insanın kendi tercihleriyle hayatın şartları arasındaki ilişkiydi. İnsan hayatının ne kadarını kendi seçer? Ne kadarında çevresinin, geçmişinin, şartların ve kaderin etkisi vardır? Kemal’in hikâyesinde beni ilgilendiren de bu soruydu. İnsanı yalnızca suçuyla değerlendirmek kolaydır. Fakat o suça götüren yolu anlamaya çalışmak daha zor ve daha insani bir meseledir. Ben romanda okurun önüne hazır bir hüküm koymaktan ziyade bu soruları bırakmak istedim. İnsan, şartlarının tamamen kurbanı değildir; ama şartlarından tamamen bağımsız da değildir. Asıl gerilim burada.
E.Ö. Bugünkü Erbay Kücet, gençlik yıllarındaki Erbay Kücet’e ne söylerdi?
E.K. “Sabırlı ol. Çok oku. İnsan biriktir. Ve doğru bildiğin yoldan ayrılma.” Sanırım bugün gençlik yıllarımdaki kendime söyleyeceğim en kısa cümle bu olurdu. Hayat insana her istediğini hemen vermiyor. Bazen emek veriyorsunuz, karşılığını yıllar sonra alıyorsunuz. Bazen de verdiğiniz emeğin karşılığını görmeden yolunuza devam ediyorsunuz. Gençlere de bunu söylemek isterim: Kendinizi sadece bir mesleğe değil, hayata hazırlayın. Çok okuyun. Merakınızı kaybetmeyin. İnsanları dinleyin. İyi insanlarla dostluk kurun ve kendiniz de iyi bir insan olmaya gayret edin. Çünkü hayat boyunca biriktirdiğimiz en kıymetli şeylerden biri, iyi insanlardır. Ve ne olursa olsun, umudunuzu kaybetmeyin. Hayat uzun bir yürüyüştür. Mesele sadece yolun sonuna varmak değildir; o yolu yürürken nasıl bir insan olduğunuzdur.
E.Ö. Edebiyat sizin hayatınızdan ne aldı, size ne verdi?
E.K. Edebiyat benden zaman aldı. Ama karşılığında bana zamanı daha iyi anlamayı verdi. Benden sabır istedi; bana insanları daha dikkatli dinlemeyi öğretti. Benden yalnızlık istedi; bana kendi iç dünyamla konuşmayı öğretti. Bazen de hayatın içinde görüp geçtiğimiz şeylerin üzerinde durmayı, onların anlamını aramayı öğretti. Hayatımın farklı dönemlerinde eğitimde, öğretmenlikte, kamu görevinde, TBMM’de ve sivil toplum çalışmalarında bulundum. Her alan bana başka insanlar ve başka hayatlar tanıttı. Edebiyat ise bütün bu birikimin içinden bir anlam çıkarmama yardımcı oldu. Bugün geriye dönüp baktığımda edebiyatın hayatımdan ne aldığından çok, bana ne kattığını düşünüyorum. Bana insanı daha çok sevme, dili daha çok önemseme ve yaşadıklarımı anlamlandırma imkânı verdi. Belki de edebiyatın insana verebileceği en büyük şey budur: Yaşadıklarını sadece hatırlamak değil, onlara bir anlam kazandırmaktır ve’s-selam.
Erbay Kücet Kimdir?
1955 yılında Ankara’da doğdu. Eğitim hayatına Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nde başladı; Eskişehir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden 1980 yılında mezun oldu. 1988 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden lisans diplomasını aldı.
Uzun yıllar kamuda hizmet verdi. Tarım Bakanlığı’nda Basın Müşaviri ve Eğitim Daire Başkanı olarak görev yaptı. 2004 yılından itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Koordinatörlüğü, Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı ile Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2020 yılında TBMM Başkan Müşavirliğinden emekli oldu.
Türkiye Yazarlar Birliği’nde yönetim görevlerinde bulundu. Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı ve bir dönem başkanlığını yürüttü. Türkiye Bilardo Federasyonu, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı, Birlik Vakfı ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği gibi kuruluşlarda da roller üstlendi.
Eserleri “İlerleyelim Beyler”, “Fıkır Fıkır Fıkralar”, “Şirin Şiirler”, “Kafama Göre Ayakkabı Bulamadım”, “Kendi Kiliseni Kendin Yap”, “Yakalatan Şapka”, “Mavi Ceylan”, “AK’Satmadan”, “Hoca Nasreddin’i Nasıl Bilirdiniz?”, “Güncelle Kendini”, “Erkam’ın İzinde”, “Meydanlardan Gönüllere”, “Bir Ömrün Sessiz Halleri”, “Hayatın Orta Yerinden”, “Âkif’in İzinde”, “Kül Kokusu” ve “Zeytin Çekirdeği”




