Alıştığımız Mucize
- Tarih:
“Yaşamak” ve “Yaşamın Tadına Varmak”, aynı anlam kümelerine işaret etmiyorlar. Farklı sularla besleniyor ve birbirinden tamamen ayrı denizlere akıyorlar. Bambaşka renk tonlarıyla bahçede beliren çiçekleri ve kokularıyla da ayrı dünyalara ait olduklarını haykıran papatyaları andırıyorlar.
Referans noktaları açısından değerlendirildiğinde aynı gibi duruyorlar ama sonuçları bağlamında bakıldığında ise hiç de aynı bahçeye ait gibi görünmüyorlar.
Birisi için nefes almak yeterli görünürken diğeri ise aldığı nefesi iliklerine kadar hissetmeyi tercih ediyor. Birisinin amacı “canlı kalabilmek” olurken, diğerinin baş köşesini oluşturan tabloda “başkasının canlı kalmasına yardımcı olmak” yazıyor. Birisi yalnızca “hayata tutunma“yı yeterli görürken, diğeri “hayata tutun-dur-ma”nın yollarını arıyor.
Fark Etmenin Gücü
Bu iki iklimin aldıkları nefesleri ve sebep oldukları davranışları incelediğimizde, aralarındaki büyük farkı net olarak görme fırsatını yakalıyoruz. Hem yaşam süreçleri boyunca tecrübe ettikleri habitatı duyumsama imkânı buluyoruz hem de sebep oldukları sonuçları görme imkânına eriyoruz. Halbuki hayata katıldıkları beden ve o bedendeki komşuları aynı formu koruyor gibi duruyor. Her ikisinde de göz, kulak, burun, dil ve deri kendi yerlerinde bulunuyor. Bu komşu duyu organları, her ikisinde de aynı formlarını muhafaza ediyor ve aynı vazifeleri yerine getiriyorlar.
“Yaşamak” ve “Yaşamın Tadına Varmak”, birbirleriyle mukayese edildiğinde aralarında biçimsel ve yaşamsal olarak hiçbir fark görünmüyor. Aralarındaki farkı fark etmek de, bu farksızlık sebebiyle zorlaşıyor. Onlara bu hayatta kolay ulaşabildiğimiz için mevcudiyetlerini sıradanlaştırıyoruz. Daha da ileri giderek, mevcudiyetleri hususunda sorun yaşadığımızda da kendimizi alacaklı gibi hissediyoruz.
Bedenimizde İşleyen Mucize
Varlıkları itibariyle mucizeyi hatırlatan bu faaliyetleri, irademiz dışında ve sürekli gerçekleşmeleri sebebiyle sıradanlaştırabiliyoruz. Mesela; Her bakışımızda göze ulaşan ışığı elektriksel sinyallere dönüştürüp beyne göndermek ve oradaki işlemin sonunda bunu bir görüntü olarak anlamlandırabilmek, olağanüstü tanımının çok daha üzerinde bir yerde bulunmak demektir. Göz görüyor ama beyin o görüntüyü anlamlandırıyor. Çünkü görmek, sadece gözün yapabileceği bir iş değildir. Kulağa fısıldanan sesin bedenimizdeki yolculuğu için de benzer olağanüstü macerayı takip etmek gerekecektir. Kulaklarımız, hayatın bize gönderdiği işaretleri toplamaktadır. Duymak, sadece kulağın ulaştığı bir sonuçtur. Süreci, daha derinlerdedir. Burnun bize kattığı anlam ise bambaşka bir yerdedir. Çünkü hayatımızı anlamlandırmak, kokunun inkâr edilemez varlığına ihtiyaç duymaktadır.
Üzerinden uzun yollar ve yıllar geçmesine rağmen bütün hikâyesi ile birlikte ulaşabildiğimiz insan, mekân ve zaman detayları, ancak onun maharetli desteği ile temin edilmektedir. Koku, hafızanın görünmeyen yollarından biridir. Dimağımıza kadar ikram edilen lezzet, dilimizle başlayan ve bedenimizdeki olağanüstü süreçlerle devam eden bir serüvenin sonunda ulaşabildiğimiz nihai duraktan başkası değildir. Lezzet ise basit bir tat alma hadisesinden çok daha fazlasıdır. Derinin varlığı, sadece temastan ibaret olarak görülmemelidir. Ancak onun yardımıyla temasın ötesine geçiyoruz ve basıncın gücünü, sıcak-soğuk ayrımını, titreşimin inceliğini ve ağrının kuvvetini hissedebiliyoruz. Derimizin çoğu zaman duygularımıza tercüman olduğunu ise ihmal etmemeliyiz. Aksi durumda, bir annenin evladına duyduğu sevgiyi açıklayabilmek mümkün olmayacaktır. Çünkü dokunmak, bedenin dünyayla kurduğu en doğrudan temaslardan biridir.
Birleşen Duyular, Kurulan Dünya
“Yaşamak” ve “Yaşamın Tadına Varmak” arasındaki fark, tam da bu aşamadan sonra algılanabiliyor. Çünkü dünya hayatı, duyu organlarımızın ayrı ayrı gönderdiği bilgilerle değil, bu bilgilerin anlamlı bileşimiyle anlam kazanmaktadır. Bir elmayı düşünebiliriz. Gözümüzle görüyor, elimizde tutuyor, burnumuzla kokusunu alıyor, ısırdığımızda sesini duyuyor ve son olarak yediğimizde de lezzetine varıyor olabiliriz.
Beynimizin, duyu organlarımız yoluyla, ayrı ayrı elde ettiği bu gibi dağınık bilgiler, karşımıza sürekli yeniden kurulan bir dünya hayatı olarak çıkıyor. Bu mükemmel hakikate alışmak ise, emeğimizle büyütebileceğimiz hayretimizin önündeki en büyük engelimiz olarak duruyor. Gayretimizle kanatlandırabileceğimiz “Yaşamın Tadına Varmak” isimli kuşumuz, birkaç defa kanat çırptıktan sonra yeniden “Yaşamak” isimli kafesine dönmek zorunda kalacaktır.
Belki de şükretmek, önce hayret etmeyi yeniden öğrenmekle başlıyor. Gözümüzün görmesini, kulağımızın duymasını, burnumuzun kokuları birbirinden ayırmasını, dilimizin lezzeti tanımasını ve derimizin dünyaya temas etmesini yalnızca hayatın olağan akışı olarak değerlendirdiğimiz müddetçe, sahip olduklarımızın büyüklüğünü fark etmekte zorlanıyoruz. Oysa her sabah gözlerimizi açtığımızda, hayat bize yeniden bütün duyularımızla birlikte ikram ediliyor. Biz yalnızca yaşamıyoruz; görüyor, duyuyor, kokluyor, tadıyor ve dokunuyoruz. Bütün bunların her gün, hiç yorulmadan ve çoğu zaman bizim farkımıza bile varmadığımız bir düzen içerisinde gerçekleşmesi, hayatın bize alışkanlık kılığında sunduğu en büyük mucizelerden biri olsa gerek. Öyleyse belki de mesele, yeni bir mucize aramak değil; her gün önümüzden geçen ve alıştığımız mucizeleri yeniden fark edebilmektir. Çünkü insan, fark ettiği kadar hayret eder; hayret ettiği kadar da şükrün kapısını aralar




