Picture of Salih Akyüz
Salih Akyüz

Değişen Beklenti

A+ A-

Beklentiler, zamanın ve mekânın değişmesiyle birlikte başka bir çehreye kavuşabiliyorlar.

Kimi zaman sadece bir işaret, kimi zaman duygu belirten bir ifade, bazen bir ses beklentimizi karşılar.

Arzu edilen, bazen bir cümle olabilir.

Bir cümlenin beklentimizi karşılamaya yetmediği zamanlarda, uzunca bir konuşmaya ihtiyaç duyabiliriz.

Sesin, cümlenin ve konuşmanın dolduramadığı boşlukları, hepsinden sıyrılmış bir davranış doldurabilir.

Ses Beklentisi

Dünyaya ilk geldiğinde bebekten beklenen, sadece sestir.

Herhangi bir ses!

İfadeden yoksun, kupkuru bir ses!

İnsanların kendisinden duymak istedikleri böylesi bir beklentiyi daha bilmiyor olmasına rağmen bebeğin onlara ilk ikramı da, beklentilerini karşılayan o kupkuru ve yalın sestir.

Sözcüklerden sıyrılmış halde eylem barındırmayan, sadece varlık fısıldayan yalın bir ağlama sesi!

Sesten önce gergin halde bekleyen yüzler, duydukları sesle birlikte tarifi imkânsız bir mutluluk yaşamıştır.

Artık gerginlikler, işgal ettikleri yeri kucak dolusu tebessüme bırakabilecektir.

Sese Davet

Deprem sonrasında yıkılan bina ile birlikte hayaller de yıkılır.

Binanın enkazında olduğu tahmin edilen canlar için büyük bir seferberlik başlatılır.

Arama kurtarma çalışmalarının etkinliği için sessizliğin muhafaza edilmesi, çok önemlidir.

Enkazın altında olduğu tahmin edilenlere bir görev düşmektedir.

Kendilerine yöneltilen “Sesimi duyan var mı?” sorusuna kulak vermeli ve uzatılan bu yardım eline küçük bir sesle de olsa cevap vermelidirler.

Gelecek ufak bir ses, bütün yüzleri güldürmeye yetecektir.

Aynı zamanda bu küçük ses, ona ulaşmak için gösterilen gayretlere bir kamçı olacaktır.

Değişmeyen Tek Şey: Değişim

Her şey normale döndüğünde ve yaşamın gürültüsü dindiğinde ses beklentisi, yerini davranış beklentisine bırakacaktır.

Artık aranan, kuru bir sesin ötesine geçmiştir.

Sesi çıkardığımızda oluşan bu büyük boşluğu dolduracak şey, artık yeni bir ses olmayacaktır.

Bu defa beklenen, o boşluğu doldurabilecek büyüklükte bir davranıştır.

İnsan, sese anlam kazandıracak; onu davranışa dönüştürerek söylenenlerin hayatındaki karşılığını görünür kılacaktır.

Beklentideki bu değişim, son derece normal karşılanmalıdır.

Ses, toplumda daha önce işgal ettiği yeri yeni sahibine bırakmalıdır.

Bir atasözünde ifade edildiği gibi:

“Burada konan göçer, seyran eylenmez.”

Bu dünyadaki her şey mutlaka başka bir şeye dönüşmekte, fakat canlılık sürmektedir.

Sesin çıkarıldığı ve yerine de henüz bir şeyin konulmadığı bu boşluğa verilen isim de sessizlik olacaktır.

Artık ses, bu aşamadan sonraki yolculuğuna mevcut haliyle geçemeyecektir.

Belki geçmemelidir de…

Mevsim geçişlerinde gömlek değiştirmek zorunda kalan canlılar gibi…

Bu yeni zamanı, eskiden kullandığı gömleğiyle karşılayamayacaktır.

Bazı dönüşümler ise yalnızca kabuk değiştirmek değildir.

Bazen varlığın kendisini yeniden kurması gerekir.

Tırtılın kelebeğe dönüşümü, bunun en güzel örneklerinden biridir.

Tırtıl, sahip olduğu eski hâli muhafaza ederek kelebeğe ulaşamaz.

Yeni hâline ulaşabilmesi için eski hâlinden vazgeçmek zorundadır.

Ses de böyledir.

Sadece söylenmiş olmak, onu tamamlamaya yetmeyecektir.

Bir davranışa dönüşmedikçe, yolculuğunu tamamlamış sayılmayacaktır.

Tırtılın kelebeğe dönüştüğü gibi kabuk değiştirmeli ve bir sözün davranışa dönüşmesinin hikayesini tamamlamalıdır.

Bu dönüşüm gerçekleşemezse, büyük bir talihsizlik yaşanacaktır.

Yükünden kurtulamayan tırtılın kelebeğe dönüşümünün gerçekleşemeyeceği gibi sesin dönüşümü de başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Takip eden yolculuğunda, davranışa dönüşemeyen sese verilen isim ise kuru bir ‘Gürültü olacaktır.

Sesin elinden tutan olmayacağı gibi, düşmemesi için uzanacak bir omuz da bulamayacaktır.

Ses, Davranışa Dönüşüyor

Sesin kuru bir gürültü olmaktan kurtulması, tamamen insanın elindedir.

Bunun için sesin davranışa dönüşmesini temin etmesi gerekmektedir.

Mevlânâ Celâleddin Rûmi, ‘Fîhi Mâ Fîh’ isimli eserinde kelâmın ve davranışın arayışında olan kişileri ve aralarındaki farkı şöyle dile getirmiştir: “Sen hâla kelâmın tâlibisin.

Eğer söylemesem melûl olursun.

Tâlib-i amel ol ki ameli sana göstereyim.

Amelin müşterisini bulamıyoruz, kelâmın müşterisini buluyoruz.”

Mevlânâ’nın yüzyıllar önce dikkat çektiği mesele de tam olarak budur: İnsan bazen sözün peşinden giderken amelin kapısında duraksar.

Dinlemeyi, konuşmayı ve bilmeyi sever; fakat öğrendiğini hayata taşımak söz konusu olduğunda aynı iştahı göstermeyebilir.

Belki de insanın yeni bir bilgi öğrenmesinden daha önemli olan, daha önce öğrendiği faydalı bir bilgiyi hayatına taşıyabilmesidir.

Çünkü bilgi, davranışa dönüşmediğinde hafızada yer kaplayan bir yükten öteye geçemeyebilir.

Nitekim Goethe de, bilginin yalnız başına yolculuk yapmasının pek mümkün olmadığını şu şekilde vurgulamıştır: “Bilmek yetmez; uygulamak gerekir.

İstemek yetmez; yapmak gerekir.”

Bilmek, henüz yolun tamamlandığı anlamına gelmez.

Bilginin gerçek yolculuğu, davranışa dönüştüğü yerde başlar.

İnsandan beklenenler değişiyor; insanın kendisinden beklediği de değişmeli.

İlk önce bir ses yetiyor; sonra o sesin taşıdığı anlam aranıyor.

Bir müddet sonra ise anlam da yetmiyor, davranış bekleniyor.

Çünkü hayat, insanın söylediklerini değil, söylediklerinin onda bıraktığı izi görmek istiyor.

Ses, davranışa dönüştüğünde anlam kazanıyor.

Bilgi, hayata değdiğinde hikâyeye dönüşüyor.

Söz, sahibinin üzerinde görünür hâle geldiğinde ise artık yalnızca duyulmuyor; yaşanıyor.

Belki de insanın asıl sesi, ağzından çıkan değil, hayatından yükselen sestir.

Ve bazı sesler kulaklara değil, insanlara ulaşır.