Alternatifinden İyi
- Tarih:
Geçenlerde izlediğim bir bilimkurgu filmindeki kısa bir diyalog, günlerdir zihnimi kurcalamaya devam ediyor. Adam kadına sorar: “Tanrı’ya inanır mısın?” Kadın cevap verir: “Evet, çünkü alternatifinden iyi.” Bu basit ama bir o kadar da sarsıcı replik, modern insanın seçimlerini ne ölçüde kendi değerleriyle ne ölçüde önüne konulan seçeneklerle yaptığını düşündürüyor. Çünkü burada inanç; kendi varlıksal hakikati, sunduğu derin anlam ya da bireyin içsel aydınlanması üzerinden değil, sadece inançsızlığın sunduğu boşluğa kıyasla “daha az kötü” bir seçenek olduğu için savunuluyor. Bir karar verirken kendi arzu, değer ve taleplerimizden önce, önümüze konulan diğer seçeneklerin ne olduğuna bakıyoruz. Yani tercihi, kendi içsel değerinden ziyade alternatife göre gerekçelendiriyoruz. Mutluluğumuzu veya başarımızı kendi hayatımızın özgün kıstaslarıyla değil, bir başkasının hayatını kendimize cetvel yaparak ölçüyoruz.
Alternatif, bir işi yapmak veya bir sorunu çözmek için eldeki imkânlar dışında kullanılabilen başka bir seçenek veya almaşık demek. Karşılaştırma yapmak, insanoğlunun karar verme mekanizmasının doğal bir parçasıdır; bunda şüphe yok. Bir şeyin niteliğini anlamak için kıyaslamak rasyonel bir yöntemdir. Ancak sorun, bu karşılaştırma refleksinin kendi özgün isteklerimizin, öznel değerlerimizin ve varlık nedenimizin önüne geçmesiyle başlıyor. İstediğimiz, hayal ettiğimiz ya da gerçekten ihtiyaç duyduğumuz ürünü değil; diğerlerinden daha büyük, daha gösterişli, daha pahalı ya da daha popüler olanı satın almaya çalışıyoruz. Böyle olunca insan, kendi standartlarına göre son derece nitelikli bir hayat yaşasa bile, bir başkasının daha fazlasına sahip olduğu bilgisini edindiğinde kendi mutluluğunu anında gölgeleyebiliyor. Kendi ölçütünü kaybedip, başkalarının sunduğu çerçeveleri kendisi için sınır belleyen birey, en nihayetinde kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıyor. İsteklerimizin ve beklentilerimizin hiçbir hükmünün kalmadığı, sadece önümüze konulan şıklar arasından “alternatifinden iyi” olanı seçmekle ilerleyen bir ömür, gerçekte kimin ömrüdür?
Nitekim reyonlarda tek bir peynir markası olsa ne yapardık? 🙂 Belki de o zaman ilk kez gerçekten ne istediğimizi düşünmek zorunda kalırdık. Peki, bu “alternatifinden iyi” mantığı sadece market raflarında mı işliyor? Ne yazık ki hayır. Aynı refleks, sandık başında da karşımıza çıkıyor.
Bu psikolojik ve sosyolojik illüzyon sadece bireysel dünyamızla sınırlı kalsaydı, belki de bunu kişisel bir gelişim krizi olarak geçiştirebilirdik. Lakin aynı mantık ikliminin toplumsal siyasete ve sandık davranışlarına da önemli ölçüde yansıdığını görmek zorundayız. Filmdeki o kadın, inancını “alternatifinden iyi” olduğu için savunuyordu. Ülkemizdeki seçmenin oy verme saiklerini incelediğinizde de önemli bir kesimin aslında kalben istediği tercihi yapmadığını, sadece “öteki seçeneğe” duyduğu korku veya güvensizlik yüzünden mevcut noktada çakılı kaldığını görürsünüz.
Türkiye siyasetinde, özellikle iktidar seçmeni üzerinden yıllardır ısrarla üretilen ve adeta bir amentü gibi tekrarlanan devasa bir “alternatifsizlik” miti var. Bu mit, her seçim döneminde aynı refleksle yeniden üretiliyor: Muhalefet ya “kaos” getirecek bir koalisyon olarak sunuluyor ya da “ülkeyi yönetemeyecek kadar beceriksiz” ilan ediliyor. Seçmene sunulan tek gerçek seçenek, mevcut iktidarın devamı gibi gösteriliyor. Bu mesele sadece muhalefetin niteliksel yetersizlikleriyle ilgili bir zayıflık değildir; aynı zamanda iktidarın, kendisi dışındaki tüm ihtimalleri nasıl konumlandırdığı ve kategorize ettiğiyle de doğrudan ilgilidir. Bir siyasi parti gerçekten topluma ilham verdiği, güçlü bir gelecek tasavvuru sunduğu için mi tercih ediliyor, yoksa karşısındaki seçenekler sistematik biçimde daha beceriksiz, daha tehlikeli veya daha kaotik gösterildiği için mi?
Ne var ki “alternatif yok” söylemi, toplumdaki arayışların yokluğunu değil, çoğu zaman görünür ve örgütlü bir siyasal karşılığa dönüşememesini anlatır. İnsanlar mevcut düzenden rahatsız olabilir; fakat bu rahatsızlığın sandıkta karşılık bulabilmesi için yalnızca iktidardan kopuş değil, güven veren ve kendisini açıkça tanımlayan bir seçenek de gerekir. Seçmen, gerçek bir çıkış yolu arar. Fakat burada muhalefetin ve yeni siyasi aktörlerin kaçırdığı hayati bir kavramsal nüans ortaya çıkıyor.
Söz konusu filmde bu kez bir başka sahnede “alternatifinden daha iyi” ifadesi geçiyordu. İki iyi seçeneği kıyaslarken kullanılıyor; mevcudun bir üst modeli… İşte muhalefetin uzun zamandır içine düştüğü en büyük stratejik tuzaklardan biri tam da burasıdır. Seçmenin önemli bir bölümü, “daha iyi bir alternatiften” ziyade tamamen “gerçek bir alternatif” arıyor olabilir. Muhalefet ise siyasal denklemi yanlış okuyarak seçmenin karşısına şu söylemle çıkıyor: “Biz mevcut iktidarın temel mantığıyla çelişmiyoruz; biz de benzer değerleri savunuyoruz ama biz daha dürüstüz, biz yolsuzluk yapmayız, biz devleti daha liyakatli yönetiriz.” Burada bu vaatlerin yanlış olduğunu söylemiyoruz; hedeflenen seçmen kitlesi için yeterli bir siyasal teklif olup olmadığını tartışıyoruz.
Çünkü çeyrek asırdır desteklediği bir yapıyı bırakmayı göze almak, başlı başına zor bir karardır. Böyle bir seçmen, terk etmeyi düşündüğü yapının aynısını, yalnızca daha şeffaf, daha dürüst veya daha iyi yönetilen bir versiyonunu aramakla yetinmeyebilir. Çünkü onu uzaklaştıran şey, sadece kötü icraatlar değil; o siyasal tarzın, dilin ve zihniyetin kendisi de olabilir. Kendi dönüşümünü tamamlamak isteyen bir toplum, eski halinin “düzeltilmiş bir kopyasını” değil; yeni bir dili, yeni bir siyaset yapma biçimini ve özgün bir toplumsal mukaveleyi talep eder.
İktidar bloğu bu konuda son derece avantajlı bir siyasal pozisyonda bulunmaktadır. İktidar, seçenekleri kötü, beceriksiz, güvenilmez veya kaos üretecek yapılar olarak konumlandırabildiği ölçüde, kendi icraatlarının kusursuzluğunu kanıtlamak zorunda kalmadan siyasal üstünlük sağlayabilir. Sadece “ben alternatifimden iyiyim” diyerek kendi varlığını meşrulaştırabilir. Kendi iyiliğini ispat etmek zorunda olmayan, rakibinin kötülüğü üzerinden prim toplayan bir iktidar mekanizması, siyaseti niteliksel bir yarış olmaktan çıkarıp bir korku yönetimine dönüştürür.
Muhalefet safında yer alan veya yeni kurulup AKP’den uzaklaşan kitlelere göz diken partiler ise bu seçmen grubuna indirgemeci bir yaklaşımla bakıyor. Bu tutum, seçmeni kendi özgün talepleri, dinamikleşen beklentileri ve değişen değerleri üzerinden anlamak yerine; onları homojen, donmuş ve sadece AKP parantezine hapsedilmiş monolitik bir kitle olarak görme kolaycılığıdır.
Oysa mevcut iktidardan kopan veya kopmak üzere olan her seçmenin gerekçesi aynı değildir. Bu insanları tek bir sepete koyup üzerlerine “eski AKP seçmeni” veya “muhafazakâr seçmen” etiketi yapıştıramazsınız. AKP seçmenini bütünüyle muhafazakâr, tek motivasyonla hareket eden ve değişmez bir toplumsal blok olarak görmek de aynı ölçüde hatalıdır. Kimi derinleşen ekonomik kriz ve gelir adaletsizliği yüzünden kopmaktadır; kimi hukukun üstünlüğünün yitirilmesi ve özgürlük alanlarının daralmasından rahatsızdır. Kimi ise artık geçmişin tüm bagajlarından arınmış, dünyayı yakalamış tamamen yeni bir siyasal dil talep etmektedir. Kimi de mevcut sistemin sunduğu aktörlerin tamamından nefret etmekte ve yeni bir toplumsal sözleşme aramaktadır. Dolayısıyla bu kadar farklı sosyolojik damarlardan gelen insanlara tek bir ağızdan “Biz mevcut iktidarın daha düzgün haliyiz, bize gelin” demek, o insanların farklılaşan ve derinleşen taleplerini hiçe saymak demektir.
Siyaset, seçmene kendi özgün gelecek vizyonunu ve ilham verici bir toplum tasavvurunu sunmak yerine yalnızca mevcut iktidardan “bir tık daha iyi” bir seçenek olmaya indirgendiğinde, kendi anlamını ve ayırt edici iddiasını yitirir. Bir siyasi parti neden yalnızca başka bir partinin revize edilmiş, cilalanmış bir sürümü olmaya heves eder? Neden kendi ideolojik karakterini, kendi özgün iddialarını, kendi adalet anlayışını ve kendi insan modelini cesurca ortaya koymaz?
Seçmen sandığa gittiğinde sadece mevcut bir iktidarı cezalandırmak veya değiştirmek istemez. Bazen, nasıl bir ülkede yaşayacağını, çocuklarına nasıl bir gelecek bırakacağını, devletle nasıl bir bağ kuracağını görmek ve o büyük hayale ortak olmak ister.
Alternatiflerin karşılaştırılması reel siyasetin kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak siyasal varoluşunu sadece “ötekinin kötülüğü veya kusurları” üzerine inşa etmek, sürdürülebilir bir siyaset tarzı değildir. Kendi değerlerini, asli iddiasını ve bağımsız vizyonunu toplumun önüne koyamayanlar; rakibinin hatalarıyla ne kadar büyürlerse büyüsünler, en nihayetinde o rakibin gölgesinde kalmaya ve onun çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmaya mahkûmdurlar.
Çünkü icraatlarıyla hedefinizi hep iktidar belirler. Hedefiniz iktidar olmak olmalıdır, iktidarın yaptıkları değil.




