Picture of Nuh Muaz Kapan
Nuh Muaz Kapan

Duvarın Ardındaki Hafıza

A+ A-

İnsan bazen en kıymetli şeylerini toprağın altına değil, duvarların arasına saklar. Çünkü bazı şeylerin kaybolmasından değil, yanlış ellere geçmesinden korkar. Savaşın ve baskının içinden geçerek evinden ayrılan Suriyeli bir adamın on beş yılda oluşturduğu kütüphaneyi evinin duvarlarının arkasına gizlemesi, ilk bakışta sıra dışı bir hikâye gibi görünür. Fakat duvar açılıp kitaplar yeniden gün ışığına çıktığında ortaya çıkan şey yalnızca korunmuş bir kütüphane değildir. Orada, bir insanın kendi geçmişine bıraktığı emanet vardır.

Asıl soru şudur: Bir insan neden sosyal hayatından ayrılırken kitaplarını geride bırakmak istemez? Çünkü kitapların maddi değerinden daha başka bir değeri vardır. Bir kütüphane, raflarda duran kitapların toplamı değildir; insanın yıllar boyunca sorduğu soruların, aradığı cevapların, meraklarının, itirazlarının ve inançlarının biriktirdiği zihinsel dünyanın maddi biçimidir. İnsan kendi kütüphanesine baktığında yalnızca kitaplarını değil, hayatının farklı dönemlerini de görür. Hangi kitabı ne zaman okuduğunu, kimden aldığını, hangi cümlenin onda nasıl bir iz bıraktığını hatırlar.

Bu nedenle kütüphane, hafızanın mimarisidir. İnsan unutur. Şehirler de unutabilir. Toplumlar ise unutmayı zamanla bir alışkanlığa dönüştürebilir. Kitap, bu unutmaya karşı kurulmuş en eski direniş biçimlerinden biridir. Bir insanın sesi sustuğunda cümlesi kalabilir; bir şehir yıkıldığında o şehrin hikâyesini taşıyan kitap başka bir yerde yaşamaya devam edebilir. Bir düşünür öldüğünde, düşüncesi bir başka insanın zihninde yeniden doğabilir.

Kitap bu anlamıyla yalnızca bilgiyi taşımaz; insanın zamana bıraktığı izdir. Belki insanın kitap biriktirmesinin altında farkında olmadığı daha derin bir arzu vardır: Ölümden sonra da konuşabilmek. Kitabı açtığımızda, bizden önce yaşamış bir insanın zihnine gireriz. Aramızda yüzyıllar olsa bile bir cümle üzerinden karşılaşırız. Geçmiş, şimdinin içine sızar. Ölüler konuşmaya, yaşayanlar dinlemeye başlar.

Kütüphane bu yüzden yalnızca bir bilgi mekânı değildir. Farklı zamanların birbirine değdiği bir mekândır. Duvarın ardındaki kitapları düşündüğümüzde mesele yalnızca hafıza da değildir. Mekânın insan hayatındaki anlamı da görünür hâle gelir. Ev dediğimiz şey duvarlardan, kapılardan ve pencerelerden ibaret değildir. İnsan hayatını oraya yerleştirir. Masalar, fotoğraflar, kitaplıklar ve eşyalar zamanla yaşanmışlığın taşıyıcılarına dönüşür.

Bir kitabın ilk sayfasındaki isim, artık hayatta olmayan birini bugüne çağırabilir. Kenara düşülmüş bir not, yıllar önce verilmiş bir hükmü yeniden tartışmaya açabilir. Eski bir kitap, bir anda bizi kendi geçmişimizle karşı karşıya getirebilir. Bu yüzden bazı kitapların fiyatı vardır; fakat değeri ölçülemez. Buradan savaşların ve zorunlu göçlerin başka bir boyutuna ulaşırız. Böyle dönemlerde yalnızca insanlar evlerini terk etmez; onların hafıza mekânları da parçalanır. Evler, mezarlar, okullar, ibadethaneler, arşivler ve kütüphaneler bir toplumun kendisini hatırlama biçimleridir.

Bir toplumun hafızasını yok etmek için yalnızca insanlarını ortadan kaldırmak gerekmez. Onların hatırlama araçlarını yok etmek de yeterlidir. Bu yüzden kitapların yakılması hiçbir zaman yalnızca kâğıdın yakılması değildir. Bir kitabı ortadan kaldırmak, onun taşıdığı düşüncenin yeniden okunma ve yeniden üretilme ihtimaline müdahale etmektir. Hafızaya yönelmiş bir saldırıdır.

Fakat kitapların tuhaf bir direnci vardır. Bir rafın üzerinde kalabilirler. Bir sandıkta saklanabilirler. Bir bavulla başka bir ülkeye taşınabilirler. Bazen de bir evin duvarının arkasında yıllarca bekleyebilirler. Sonra bir gün biri gelir ve duvarı söker. Kitaplar yeniden ortaya çıkar.

Burada hakikatin kendisine ilişkin de bir soru belirir. Üzerine duvar örülebilir mi hakikatin? Bastırılabilir, görünmez hâle getirilebilir, konuşulması engellenebilir. Fakat düşüncenin bütünüyle ortadan kaldırılması o kadar kolay değildir. Çünkü insan zihni onu yeniden üretebilir; bir kitap başka bir kitapta, bir cümle başka bir zihinde yaşamaya devam edebilir. Bu nedenle kütüphane, insanlığın unutmama iradesinin somut biçimlerinden biridir.

Bugün bilgiye ulaşmanın tarihte hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir çağdayız. Fakat bilgiye erişimin artması, hatırlama yeteneğimizin de arttığı anlamına gelmiyor. Aksine, her şeyin kaydedilebildiği bir dünyada neyin hatırlanmaya değer olduğunu seçmek giderek zorlaşıyor.

Ekran sürekli yeniyi getiriyor; kitap ise bizi kalıcı olana dönmeye çağırıyor. Bu yüzden duvarın arkasından çıkan kütüphane bize geçmişten kalmış ilginç bir hikâyeden daha fazlasını söylüyor. Bize kendimizle ilgili bir soru bırakıyor: “Biz neyi saklıyoruz? “Daha da önemlisi: “Bizden sonra neyin kalmasını istiyoruz?” İnsan hayatı boyunca pek çok şey biriktirir. Para, eşya, fotoğraf, belge, ev… Fakat bütün bunların içinden hangisi onun kim olduğunu gerçekten anlatacaktır? Belki birkaç kitap. Altı çizilmiş bir cümle. Kapağı eskimiş bir roman. Dededen kalmış bir kitap. Çocuğun ilk kez kendi başına okuduğu bir hikâye. Çünkü insanın ardında bıraktığı şey her zaman sahip olduklarının büyüklüğü değildir. Bazen bir başkasının zihninde bıraktığı küçük bir düşüncedir.

Duvarın arkasından çıkan kitaplar bu yüzden kurtarılmış eşyalardan ibaret değildir. Onlar, insanın zamana ve unutulmaya karşı verdiği mücadelenin sessiz belgeleridir. Bir ev terk edilebilir. Bir şehir değişebilir. Duvarlar yıkılabilir. Ama bir düşünce, bir kitabın sayfasında yeniden doğabilir. Belki kütüphanelerin asıl anlamı tam da budur: İnsan gider; kitap bekler. Ve bazen geçmiş, bir duvarın ardında yıllarca sessizce bekledikten sonra yeniden konuşmaya başlar.