Picture of Abdussamed Biten
Abdussamed Biten

Ekonominin Görünmeyen Maliyeti

A+ A-

Emek, Güvencesizlik ve İnsan Üzerindeki Yük

Modern ekonomiler üretim kapasitelerini hiç olmadığı kadar artırmış durumda. Teknolojik ilerleme, sermaye birikimi, uzmanlaşma ve küresel iş bölümü sayesinde geçmiş kuşakların hayal bile edemeyeceği miktarda mal ve hizmet üretiliyor. Buna rağmen ekonomik ilerlemenin insan hayatındaki karşılığı her zaman aynı ölçüde açık değil. Üretkenlik artarken çalışma hayatının yoğunlaşması, istihdam biçimlerinin güvencesizleşmesi, barınma ve temel hizmetlerin maliyetlerinin yükselmesi ve iş ile özel hayat arasındaki sınırların giderek belirsizleşmesi, ekonomik büyümenin insan üzerindeki maliyetinin nasıl ölçüleceği sorusunu yeniden gündeme getiriyor.

Bu nedenle çalışma ekonomisini yalnızca istihdam, ücret ve işsizlik oranlarından ibaret bir alan olarak düşünmek giderek yetersiz hale geliyor. İşgücü piyasasının nasıl örgütlendiği, riskin kim tarafından taşındığı, verimlilik artışının nasıl bölüşüldüğü ve ücretli emeğin toplumsal yeniden üretimle nasıl ilişkilendiği, ekonomik sistemin insan hayatı üzerindeki etkisini anlamak açısından en az istihdamın niceliği kadar önemli. Asıl mesele, ekonominin ne kadar istihdam yarattığı kadar, yarattığı istihdamın insanların hayatlarını hangi koşullar altında şekillendirdiğidir.

İktisat teorisi üretim sürecini analiz ederken emeği doğal olarak bir üretim faktörü olarak ele alır. Sermaye, emek, teknoloji ve doğal kaynaklar üretimin temel girdileridir. Bu soyutlama ekonomik analizin kurulabilmesi için işlevseldir; ancak emeğin arkasında yaşayan insanların bulunduğunu görünmez hale getirme riski taşır. Bir işletme açısından işgücü maliyeti, bir bilanço kaleminin parçası olabilir. Oysa aynı maliyet, çalışan açısından hayatının belirli bir bölümünün piyasaya tahsis edilmesi anlamına gelir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü sermayenin âtıl kalması ile insanın tükenmesi ekonomik olarak aynı türden olaylar değildir. Bir makine daha fazla çalıştırıldığında bakım ihtiyacı ortaya çıkar; bir insan daha fazla çalıştırıldığında ise bunun karşılığı yalnızca fiziksel yorgunluk değildir. Dikkat kapasitesi, aile ilişkileri, sosyal bağlar, sağlık, öğrenme yeteneği ve geleceğe ilişkin planlama kapasitesi de etkilenebilir. Çalışma ekonomisinin geleneksel ölçütleri bu maliyetlerin bir bölümünü ücret ve istihdam verileri üzerinden yakalayabilir; ancak önemli bir kısmı piyasa fiyatlarının dışında kalır.

Burada mesele çalışma karşıtı bir yaklaşım geliştirmek değildir. Tam tersine, çalışmanın ekonomik ve toplumsal değerini daha gerçekçi biçimde değerlendirebilmek için emeğin yalnızca üretim sürecindeki rolüne değil, emekçinin hayatındaki karşılığına da bakmak gerekir. Çalışma, gelir yaratır; fakat aynı zamanda zaman tüketir. Çalışma üretim sağlar; fakat aynı zamanda bakım, dinlenme, eğitim ve toplumsal ilişkiler için kullanılabilecek zamanı azaltır. Dolayısıyla emeğin ekonomik maliyeti yalnızca işverenin ödediği ücret değildir. Çalışanın ve toplumun üstlendiği fırsat maliyetleri de bu hesabın parçasıdır.

Modern kapitalizmin en temel ekonomik vaatlerinden biri üretkenlik artışının zaman içinde refahı yükseltmesidir. Aynı miktarda girdiden daha fazla çıktı üretilebilmesi, teorik olarak daha yüksek reel gelir, daha düşük çalışma süresi veya daha fazla tüketim imkânı yaratabilir. Teknolojik ilerlemenin ekonomik gerekçesi de büyük ölçüde budur: Üretim kapasitesi genişledikçe aynı ihtiyaçları daha az kaynak kullanarak karşılamak mümkün hale gelir.

Fakat üretkenlik artışının kendisi, bu kazanımların toplum içinde nasıl bölüşüleceğini belirlemez. Verimlilik artabilir, ancak bu artışın ne kadarının ücretlere ne kadarının kârlara ne kadarının daha düşük fiyatlara, kamu gelirlerine veya yeni yatırımlara dönüştüğü ayrı bir sorudur. Dolayısıyla “ekonomi daha üretken hale geldi” tespiti, tek başına çalışanların daha iyi yaşadığı sonucunu doğurmaz.

Çalışma ekonomisinin kritik sorularından biri tam da burada ortaya çıkar: Verimlilik artışı ile ücret artışı arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Eğer çalışan aynı zaman diliminde daha fazla çıktı üretiyor, fakat bu üretkenlik artışının karşılığı ücretlere ve çalışma koşullarına yeterince yansımıyorsa, ekonomik büyümenin dağılımsal sonuçları üzerinde durmak gerekir. Aynı şekilde, teknolojinin belirli işlerin ortadan kalkmasına veya işlerin niteliğinin değişmesine yol açması durumunda, üretkenlik kazanımlarının ortaya çıkardığı geçiş maliyetlerinin kim tarafından üstlenildiği de önem kazanır.

Bu nedenle ekonomik başarıyı yalnızca toplam üretim veya toplam istihdam üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Üretimin artması kadar, üretimin sağladığı kazançların nasıl bölüşüldüğü ve üretim sürecinin risklerinin kim tarafından taşındığı da önemlidir. Çağdaş çalışma hayatındaki önemli dönüşümlerden biri, ekonomik riskin giderek daha fazla bireyin üzerine aktarılmasıdır. Standart, uzun süreli ve öngörülebilir istihdam biçimlerinin yanında geçici sözleşmeler, platform çalışması, taşeronlaşma, parça başı çalışma, değişken çalışma saatleri ve diğer esnek istihdam biçimleri daha fazla önem kazanmıştır. Bu modellerin tamamını aynı kategoriye koymak doğru değildir; bazıları çalışanlara tercih ve zaman esnekliği sağlayabilir. Ancak ortak mesele, işveren ile çalışan arasındaki ekonomik risk paylaşımının nasıl değiştiğidir.

Talebin azalması, satışların düşmesi veya ekonomik belirsizliğin artması durumunda işletmelerin karşılaştığı risklerin bir bölümü ücret, çalışma süresi ve istihdam koşulları üzerinden çalışanlara aktarılabilir. Çalışanın geliri ve çalışma saatleri daha değişken hale geldiğinde, işletme açısından esneklik sağlayan mekanizma çalışan açısından gelir belirsizliği yaratabilir. Bu nedenle “esneklik” kavramının kimin açısından ve hangi koşullarda esneklik sağladığı sorusu çalışma ekonomisinin merkezinde tutulmalıdır.

Güvencesizliğin ekonomik sonucu yalnızca bugünkü gelir kaybından ibaret değildir. Gelecekteki gelir belirsizliği, hane halklarının tüketim, tasarruf, eğitim, konut ve yatırım kararlarını da etkileyebilir. İnsanlar gelecekte ne kazanacaklarını öngöremediklerinde uzun vadeli taahhütlerden kaçınabilir, daha yüksek likidite tutabilir veya borçlanma yoluyla kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılamaya yönelebilir. Böylece işgücü piyasasındaki belirsizlik, hane halkı finansmanı üzerinden ekonominin başka alanlarına da yayılabilir. Bu açıdan bakıldığında güvencesizlik yalnızca çalışma hayatının bir sorunu değildir. Aynı zamanda tüketim, konut, kredi, tasarruf ve demografik kararları etkileyen makroekonomik bir değişkendir.

Konut bunun en açık örneklerinden biridir. Konut maliyetlerinin gelirlerden daha hızlı yükseldiği bir ortamda ücretli çalışan üzerindeki baskı yalnızca barınma harcamalarının artmasıyla sınırlı kalmaz. Konut maliyeti yükseldikçe hane halkının diğer harcamalara ayırabileceği gelir azalır. Konut sahibi olmak için kullanılan uzun vadeli kredi ise gelecekteki gelirin bugünden bağlanması anlamına gelir. Kiracılıkta ise düzenli ve yüksek kira ödemeleri, iş güvencesinin zayıf olduğu durumda daha ciddi bir gelir riski oluşturabilir.

Böylece çalışma ile konut arasında doğrudan bir bağ kurulur: İnsan yalnızca bugünkü yaşamını finanse etmek için değil, barınma maliyetini karşılayabilmek için de gelecekteki emeğini güvence altına almak zorundadır. Borç bu ilişkinin zaman boyutunu daha da genişletir. Kredi, gelecekte elde edilecek gelirin bugünkü tüketime veya yatırıma aktarılmasını sağlar; ancak bunun karşılığında gelecekteki çalışma kapasitesi üzerinde bir yük oluşturur.

Bu noktada borçlanmanın kendisini sorun olarak görmek de doğru değildir. Kredi, modern ekonomilerde yatırım ve tüketimin önemli bir finansman aracıdır. Sorun, hane halklarının gelirleri ile sabit yükümlülükleri arasındaki ilişkinin sürdürülemez hale gelmesidir. Gelir belirsizliği arttıkça sabit borç yüklerinin ekonomik ve psikolojik maliyeti de artabilir. Dolayısıyla finansal istikrar ile çalışma hayatındaki istikrar birbirinden bağımsız düşünülemez.

Çalışma ekonomisinin bir başka önemli sorunu, ücretli üretim ile toplumsal yeniden üretim arasındaki ilişkinin yeterince görünür olmamasıdır. Ekonominin her gün yeniden çalışabilmesi için yalnızca fabrikaların, ofislerin ve işletmelerin faaliyet göstermesi yeterli değildir. İnsanların beslenmesi, çocukların yetiştirilmesi, hastaların bakılması, yaşlıların desteklenmesi, evlerin yönetilmesi ve insanların ertesi gün yeniden çalışabilecek hale gelmesi gerekir. Bu faaliyetlerin önemli bir bölümü piyasa dışında gerçekleşir. Özellikle ücretsiz bakım emeği, ekonomik sistem açısından kritik olduğu halde milli gelir hesaplarında doğrudan piyasa üretimiyle aynı biçimde görünmez. Oysa ücretli ekonominin sürdürülebilmesi, büyük ölçüde bu görünmeyen emeğe dayanır.

Bu nedenle “çalışma” kavramını yalnızca ücretli istihdamla sınırlamak ekonomik gerçekliğin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Bir kişinin işyerinde sekiz saat çalışması ile evde çocuk, yaşlı veya hasta bakımına ayırdığı saatler farklı ekonomik biçimlere sahip olabilir; fakat her ikisi de toplumsal yeniden üretim açısından gereklidir. Buradaki temel mesele, piyasanın dışında gerçekleşen emeğin değersiz olması değildir. Tam tersine, bu emeğin piyasa dışında gerçekleşmesi onun ekonomik önemini ortadan kaldırmaz. Aksine, piyasa ekonomisinin görünür üretiminin hangi görünmeyen faaliyetlere dayandığını gösterir.

Modern çalışma ekonomisinin önemli kavramlarından biri insan sermayesidir. Eğitim, beceri, deneyim ve sağlık gibi özelliklerin verimliliği artırdığı ve dolayısıyla gelir üzerinde etkili olduğu kabul edilir. Bu yaklaşım, eğitim ve beceri yatırımlarının ekonomik değerini açıklamak açısından güçlü bir çerçeve sunar. Ancak bu çerçevenin başka bir sonucu daha vardır: Çalışan, işgücü piyasasında değerini koruyabilmek için kendisini sürekli yenilemek zorunda kalabilir. Yeni beceriler edinmek, teknolojiyi takip etmek, sertifikalar almak, mesleki ağlar kurmak ve değişen iş tanımlarına uyum sağlamak giderek çalışma hayatının doğal parçaları haline gelir.

Bu, bir noktadan sonra çalışma ile eğitim arasındaki sınırı da belirsizleştirir. İnsan yalnızca çalışmaz; çalışabilirliğini korumak için çalışmanın dışında da yatırım yapmak zorunda kalır. Böylece işgücü piyasasındaki rekabet, insanın mesleki zamanının ötesine geçerek özel zamanını da işgücü piyasasına hazırlık için kullanmasına yol açabilir. Ekonomik açıdan bu durum insan sermayesinin birikimi olarak görülebilir. Fakat toplumsal açıdan başka bir soru doğar: Çalışanın sürekli olarak kendisini yeniden üretmek zorunda olduğu bir ekonomik sistem, bu maliyeti ne ölçüde bireyin üzerine bırakmaktadır?

Çalışma koşullarının insan davranışı üzerindeki etkisi de burada önem kazanır. Belirli ölçüde performans baskısı ve rekabetin üretkenliği artırabileceği kabul edilebilir. Ancak belirsizliğin ve baskının süreklileşmesi farklı ekonomik sonuçlar doğurabilir. Sürekli iş kaybı riski, değişken gelir, aşırı çalışma ve geleceğe ilişkin belirsizlik, çalışanların karar alma biçimlerini ve uzun vadeli planlama kapasitelerini etkileyebilir.

Bu durumun ekonomik maliyeti yalnızca bireysel refah kaybı değildir. İşgücü devrinin artması, devamsızlık, sağlık harcamaları, erken işgücü piyasası çıkışı, beceri kaybı ve düşük çalışan bağlılığı işletmeler açısından da maliyet yaratır. Dolayısıyla çalışma koşullarının insan üzerindeki etkisi, ekonominin dışında kalan “sosyal” bir mesele olarak görülmemelidir. İşgücü piyasasının verimliliği ile çalışma koşullarının niteliği arasında doğrudan ekonomik bağlantılar bulunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, her stres deneyimini veya her yoğun çalışma dönemini patolojik bir durum olarak değerlendirmemektir. Ekonomik hayat belirsizlik, rekabet ve performans baskısı içerir. Mesele bunların varlığı değil, hangi noktada geçici bir ekonomik koşul olmaktan çıkıp çalışma düzeninin kalıcı özelliğine dönüştüğüdür.

Bu tartışma bizi milli gelir hesaplarının sınırlarına getiriyor. GSYH, ekonomik faaliyetin büyüklüğünü ölçmek açısından son derece önemli bir göstergedir. Ancak bir toplumun refahını tek başına ölçmez. Üretimin artması ile insanların daha iyi yaşaması arasında güçlü bir ilişki bulunabilir; fakat bu ilişki otomatik değildir.

Bir doğal afet sonrasında yeniden inşa faaliyetlerinin artması GSYH’yi yükseltebilir. Sağlık sorunları nedeniyle yapılan harcamalar ekonomik faaliyet yaratabilir. Uzun ve yorucu ulaşım süreleri yakıt tüketimini artırabilir. Güvenlik sorunlarına yönelik harcamalar ekonomik üretime katkıda bulunabilir. Bunların tamamı milli gelir hesaplarında ekonomik faaliyet olarak görünür; fakat bu harcamaların ortaya çıkmasına neden olan toplumsal kayıplar aynı hesap içinde negatif bir kalem olarak yer almaz. Bu nedenle ekonomik büyümenin niteliği, miktarı kadar önemlidir. Bir ekonominin daha fazla üretmesi kuşkusuz önemlidir; ancak üretimin hangi ihtiyaçlardan kaynaklandığı, maliyetlerin kim tarafından taşındığı ve elde edilen gelirin nasıl dağıldığı da değerlendirilmelidir. Ekonomik göstergeler insan hayatını ölçmek için tasarlanmadığında, onların ölçemediği şeylerin önemsiz olduğu sonucuna varılamaz.

Buradaki temel gerilim, kapitalizmin kendisinden ziyade kapitalist üretim ilişkilerinin belirli biçimlerinde ortaya çıkan bir büyüme paradoksudur. Sermaye birikimi yeni yatırımlar, teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışı için güçlü teşvikler yaratabilir. Rekabet kaynakların daha etkin kullanılmasını teşvik edebilir. Girişimcilik yeni ürünler ve yeni iş modelleri ortaya çıkarabilir. Bunlar modern ekonomik gelişmenin önemli mekanizmalarıdır.

Ancak aynı mekanizmalar, yeterli kurumsal denge bulunmadığında maliyetlerin toplumun veya çalışanların belirli kesimlerine aktarılmasına da yol açabilir. İşletme açısından maliyet azaltımı rasyonel olabilir; fakat maliyetin bir bölümünün düşük ücret, daha uzun çalışma süresi, daha fazla iş yoğunluğu veya daha yüksek ekonomik güvensizlik biçiminde çalışanlara aktarılması durumunda mesele yalnızca işletme verimliliği olmaktan çıkar.

Dolayısıyla ekonomik sistemin başarısını yalnızca piyasa işlemlerinin hacmi üzerinden değerlendirmek yerine, piyasanın ürettiği sonuçların toplumsal yeniden üretim kapasitesi üzerindeki etkisini de hesaba katmak gerekir. Bir ekonomi sürekli olarak insanları daha uzun çalışmaya, daha fazla borçlanmaya, daha yüksek performans göstermeye ve daha fazla belirsizliği taşımaya zorlayarak büyüyorsa, burada büyümenin maliyet yapısı hakkında soru sormak gerekir. Çünkü ekonomik sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu insan kapasitesi sınırsız değildir.

Bu nedenle çalışma ekonomisinin önümüzdeki dönemde yalnızca “kaç kişi çalışıyor?” veya “ücretler ne kadar artıyor?” sorularıyla yetinmemesi gerekiyor. Daha kapsamlı bir çerçeveye ihtiyaç var. Çalışma süresinin yanı sıra iş yoğunluğu, gelir istikrarı, sosyal koruma, iş güvencesi, konut maliyetleri, borçluluk, bakım yükü, iş-yaşam dengesi ve verimlilik kazanımlarının bölüşümü birlikte değerlendirilmelidir. Bu bakış açısı ekonomik büyümeye karşı değildir. Aksine, büyümenin sürdürülebilirliği konusunda daha geniş bir çerçeve önerir. Çünkü ekonominin nihai üretim faktörü olarak insan emeğine ihtiyacı vardır ve insan emeği sınırsız bir kaynak değildir. Fiziksel ve zihinsel kapasite, sosyal bağlar, zaman ve dikkat ekonomik üretimin yeniden üretilebilmesi için gerekli kaynaklardır.

Buradan hareketle ekonomik politikanın hedefi yalnızca daha fazla iş yaratmak değil, daha nitelikli ve öngörülebilir işler yaratmak; yalnızca ücretleri artırmak değil, ücretlerin temel yaşam maliyetleri karşısındaki gerçek satın alma gücünü korumak; yalnızca üretkenliği yükseltmek değil, üretkenlik kazanımlarının nasıl bölüşüldüğünü dikkate almak olmalıdır. Çünkü nihayetinde ekonominin başarısı, ekonominin kendi iç göstergelerinin başarısından ibaret değildir. Ekonominin amacı ekonominin büyüklüğünü artırmak değil, insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir üretim ve bölüşüm düzeni kurmaktır. Üretimin artması bunun önemli bir aracıdır; fakat araç ile amaç birbirine karıştırıldığında, ekonomik büyüme insan hayatının niteliğini iyileştirmek yerine insanı ekonomik sistemin ihtiyaçlarına uyarlayan bir mekanizmaya dönüşebilir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz temel mesele belki de budur: İnsanların çalışmaya ihtiyacı vardır; fakat ekonominin de insanlara ihtiyacı vardır. İnsan emeğini tüketen bir ekonomik düzen, kısa vadede üretken görünebilir. Fakat uzun vadede kendi üretim temelini aşındırabilir. Bu nedenle ekonomik başarıyı yalnızca ne kadar ürettiğimizle değil, bu üretimin insanlara ne kadar güvenli, öngörülebilir ve yaşanabilir bir hayat bıraktığıyla birlikte düşünmek gerekir. Çünkü ekonomik sistemlerin gerçek sınırı sermaye, teknoloji veya doğal kaynaklardan önce insanın kendisidir. İnsan tükeniyorsa, yalnızca bir çalışanın performansı düşmüyor demektir; ekonominin kendisini her gün yeniden üreten toplumsal temel de zayıflıyor demektir. Son tahlilde ortaya çıkan durumu şu soru ile özetleyebiliriz: Ekonomi insanın hayatını finanse etmek için mi vardır, yoksa insan giderek ekonominin devamlılığını finanse etmek için mi yaşamaktadır?