Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

Hikayenin Öyküsü

A+ A-

Her hikâyenin bir öyküsü vardır. Bir serüvenden ibarettir hikâye. Bir sel gelir, köyde kasabada, şehirde ne varsa alıp götürmez hemen. Ya da en azından hikâye burada başlamaz. Önce köyden yaşlı bir adam dizlerindeki romatizmalarının derin ağrılarından bahseder. Bir başkası karşı dağın tepesindeki karabulutları haber verir etrafına. Belki bir başkası ajanslardan duyduğu bir haberi paylaşır. Ya da bir çocuk korkarak ahşap ambarın altına gizlenir gök gürültüsünden. Kasvetli bir hava genç kızların bahar hayallerini gölgeler belki. Belki de bir kasabanın tozlu sokaklarına düşen bir damla su toprağın kokusunu açık eder önce. Henüz yağmur olmamıştır.  Sel mi ?

Bir gün Anadolu’nun küçük bir kasabasında, kerpiç duvarların gölgesinde zamanı bitirmeye çalışan bir çocuk, küskün ve kırılgan bir çekirgenin hareketlerini izlemeye başlar. Gözlerinin ucuyla, ürkütmeden, dokunmadan ve sessizce izler çekirgeyi. Nefes alışlarında bile göğüs kafesi hareket etmez. Belki bir hareketi çekirgenin ürküp kaçmasına yol açacak diye düşünür. Bir yandan çekirgenin kaçma ihtimalini düşünürken diğer yandan da kaçtığında artık ne yapacağını tasarlar. Nefesini bile dikkatle alırken bunları mı düşünmesi gerekir diye de aklından geçirir. Ama zaman bir türlü akmaz. Tam tersine genişler, yayılır ve taş duvarların arasına gizlenir.  Çekirge de tıpkı zaman gibi taş duvarların arasına gizlenir mi?  

Şimdi taş duvarları mı tutmalı aklında. Kim bilir hangi toprağın et ve tırnak gibi ayrılmaz bir parçasıydı. Kim bir demir parçasıyla onu bu şekle soktu? Kim taşıdı ve kim ördü bu taş duvarları? Duvarlar bir çekirgenin yuvası, bir evin direği ya da yol kenarlarında yağmurların taşıdığı toprağı tutmak için mi yapılmıştı? Aklında çekirge, yağmur, taş duvar ve toprak birikti şimdi. Ama zaman bıraktığı yerdeydi hala. Çekirge de çekip gitmemişti duvarlar gibi. Baktığı bu duvarlar ne kadar yağmur görmüştür kim bilir. Ne şiddetli rüzgarlar ne gök gürültüleri ne insan sesleri. Kaç insan yaslanıp bu duvarlara bir dost sohbeti yapmıştır. Kaç insan bu duvarın dibinde oturup yağmuru beklemiştir.

Sabahları erkenden kalkılan o kerpiç evlerde hayat, tandırdan yükselen taze ekmek kokusuyla ve kapı önündeki arıkların şırıltısıyla başlardı. Çocuk, kelimelerin henüz yükünü üzerinde taşımadığı bir zamanda yaşıyordu. Her şey olduğu gibi saf ve yavaştı. Zaman ağırdı. Hatta zaman kelimelerden daha ağırdı. Çünkü kelimeler bitirmesi gereken şeyler değildi. Bitirmesi gereken tek şey zamandı. Zaman bitince kelimelerin de biteceğini düşündü. Zaten kelimeler sadece aklında, dilinin ucunda ama henüz rüzgâr görmemiş, güneşte kavrulmamış ve toprakla buluşmamıştı. Halbuki o hepsini gördü.

İki dağın arasına sıkışmış bu kasabada akşamüstleri yarısı kurumuş bir ağacın altında toplanılır, eski hikayeler dinlenirdi. Oysa hikâye başlamamıştır. Nasıl başlamayan bir hikâye anlatılabilir ki? İnsanlar öyküsünü bilmedikleri hikayeleri nasıl dinleyebilir. Orada her taşın, her kurumuş derenin bir hatırası, her insan ömrünün bir romanı vardı aslında. Yaşlılar konuşurken sözü uzatmaz, kelimeleri adeta tartarak seçerdi. Kelimeler gün yüzünde değildi.  Kelimler değerliydi.

Çocuğun zihninde kelimeler hıncahınç kalabalıklar oluşturdu. Kelimeler, kendi aralarında fısıldaşırken zihninden diline doğru yürüyor, sonra bir anda vazgeçip tek düze sıralanıyordu yeniden aklında. Sonra bu sessiz kalabalıkta toprağa baktı. Oysa toprakta hırs yoktu, acele yoktu. Sadece mevsimlerin ezberlenmiş döngüsünü bekliyordu. Yani rüzgârı ve yağmuru. Tohumu, baharı ve güneşi. Lapa lapa kar yağışını, buz gibi eriyen suyu kana kana içmeyi bekliyordu toprak. Bunlar için hiç telaşlanmıyor ve zamanın gelmesini bekliyordu. Çocuk da zamanın gelmesini bekliyordu aslında. Toprak gibi onun da hırsı ve telaşı yoktu.

Fakat çocuğun içindeki merak, toprağın sınırlarına sığmadı. Kendini, asfaltsız kasaba yollarından beton okyanuslara açılan bir uçurumda buldu. Şehir diye bir yerdi burası. İlk anda çocuğa büyüleyici bir vaatle yaklaştı. Geniş gök kubbeler yerini dar sokakların kalbine saplanmış, her birinden onlarca demir teller geçen direklerin arasından yıldızları olmayan bir griliğe bıraktı. İnsanlar birbirine çarparak ama hiç dokunmadan yaşıyordu burada. Yerin altına giden merdivenler gördü. Her yer taş duvarlarla kaplıydı. Ancak bu duvarların arasında boşluklar yoktu. Kelimeler nereye saklanacaktı. Peki ya çekirgeler gizlenebilir miydi bu duvarların arasında. Kasabada kelimelerin bir ağırlığı, bir hatırı vardı. Burada ise her şey tüketiliyor, hızla eskitiyor ve unutuluyordu. Kelimeler yok pahasına harcanıyordu ve ucuzdu. Gece yarısı odasının penceresinden dışarı baktığında, uzaktan gelen taşıtların uğultusu, rüzgâr sesini zihninden silmeye çalışıyordu. Ne zaman karanlık oldu ve ne zaman tükenmişti zaman. Oysa o bir çekirgenin hareket etmesini beklemekteydi daha.

Sokak lambasının sarımtırak ışığı, asfaltın üzerindeki incecik sonbahar su birikintisine vurduğunda, saat gecenin yarısını çoktan geçiyordu. Apartmanın girişindeki paspasın altında yıllardır saklı duran yedek anahtar, çeliğin neme yenik düşen gıcırtısıyla döndü. İçeri giren başka bir çocuk, üzerindeki rüzgarlığı portmantoya asarken, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü de kapıdan içeri soktu. Gürültü dışarıda kalmamıştı. Zihnin kıvrımlarında, bugüne kadar yığılan o yorgun kelimelerin arasında uğuldamaya devam ediyordu.

Masanın üzerinde, açık bırakılmış defterin sararmış yaprakları duruyordu. Oda yarı karanlıktı. Pencereye yaklaşarak dışarıdaki şehre baktı. Bu büyük, yorgun ve kalabalık şehir, her geçen dakika sanki bir kez daha batıyor, her saat başka bir eksilmeyle uyanıyordu. Kitaplar, dergiler, yıllar boyunca biriken müsvedde kağıtlar ve okunmamış gazeteler odanın dört bir yanını sarmıştı. Gazetelerin bazı yerleri kesikti. Kesilen yerlerde yarım bir makas resmi vardı. Dikdörtgen boşluklar olan 3. hamur kağıtlardaki bu kesiklere anlam veremedi. Hangi kelimeler gizliydi bu kesilen yerlerde. Acaba bu insan ruhunun dayanma gücünün, kelimelerle örülen o ince savunma hatlarının arşivi miydi?

Büyük lafların, ezberlenmiş sloganların ve her şeyi bildiğini iddia eden o kibirli, şehir denilen yerin ne tuhaf adetleri var. Beton duvarların çatlaklarından başını uzatan yabani otları gördü. Bir an çekirgelerin uçup uçmadığını soracak oldu onlara. Sonra çekindi değer verdiği kelimeleri harcamaya. Bugün ilk gün. Tüm kelimeler bitmemeli. Çünkü söyleyecek çok şey vardı dilinin ucunda.

Koyu kahverengi bir masa ilişti gözüne. Kalın bir ahşaptan yapılmıştı bu masa. Oysa ahşap tahtalar bu kadar koyu renkli değildi. Üzerinde derin çizikler olan masada bir kurşun kalem vardı. Ama çizikler kalemde yapılmamıştı. İki büyük harf kazınmıştı masaya ağır bıçak darbeleriyle.  Bir kurşun kalemin ahşap bir masaya bu denli derin izler bırakmayacağını biliyordu.  Üzerine güneş vurmuş ve beyazken sarımtırak olmuş bir kâğıt aldı kenardaki yığınla duran dosyaların arasından. Kelimeleri dilinden dökmek yerine yazmaya başladı her şeyi. Çünkü konuşursa kaybederdi kelimeleri. 

Yazmaya başladı, hikâyenin öyküsünü başlatmak için.