Lübnan Direnişinin Adı: Hizbullah
- Tarih:
Lübnan coğrafyası uzun yıllar siyasi karışıklıklara ev sahipliği yapmıştır. 19. yüzyılın ortalarında Katolik Maruniler ile Dürziler arasında patlak veren çatışma ortamıyla ilk kez emperyalist güçlerin Lübnan’a müdahalede bulunmasının şartları oluşmuştur. Fransa, Marunilerin hamiliğini yaparken İngilizler de bölgede denge unsuru oluşturabilmek adına Dürzileri desteklemiştir. Osmanlı ve Batılı devletler çift kaymakamlık sistemi ile sorunu çözme yolu izlemesine karşın bu ayrılıkları daha da artırmış ve 1860 yılında, Fuad Paşa’nın sert müdahalesi ile ancak durdurulabilmiştir. 1861 yılında ise “Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı” kurulmuştur. Bu karışıklıklar sırasında Fransızlar Lübnan’a askeri birlik dahi göndermiş ve emperyalist paylaşımda Orta Doğu’da pastanın hangi kısmının kendisine ayrılması gerektiğini önceden bu şekilde göstermiştir.
I. Dünya Savaşı sonrasında bölgede 1943 yılına kadar Fransız mandası hüküm sürse de II. Dünya Savaşı’ndan kaynaklı Fransa’nın içinde bulunduğu durumdan faydalanarak Lübnan tek taraflı bağımsızlık ilan etti. 1946 yılında bölgeden son Fransız askerlerinin de çekilmesi ile tamamıyla bağımsız olup bir yükseliş dönemi başladı ama bu yükseliş Maruniler özelinde Lübnanlı Hristiyanları ve Dürzileri kapsamaktaydı. Lübnanlı Müslümanlar özellikle Şiiler ve 1948 yılında İsrail terör devleti tarafından topraklarından zorla sürülüp Lübnan’a göç etmek zorunda bırakılan Filistinliler ülkenin en fakir ve yardıma muhtaç kesimini oluşturuyordu. Müslümanlar Lübnan’ın ikinci sınıf insanı gibiydiler. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasr’ın Arap milliyetçiliği vurgusu ve 1958 yılında Suriye ile birleşmesi Lübnan’da yaşayan Müslümanları harekete geçirdi. Müslümanlar Mısır ile birleşmek isterken Hristiyan gruplar özellikle yönlerini Batı dünyasına dönmüşlerdi. Lübnan Cumhurbaşkanı Kâmil Şemun yükselişte olan Nasırcı ve sol hareketlerden korkarak ABD’den yardım isteğinde bulundu ve Fransızların o askeri müdahalesinden neredeyse 100 yıl sonra bu sefer Amerika Birleşik Devletleri Lübnan’a müdahale ederek Nasırcı ve sol hareketleri baskılamaya çalıştı. Gerginlikler sırasında tarafsız bir tavır izleyen General Fuad Şehab yeni Cumhurbaşkanı olmuştu. Bu yaşananlar ileride patlak verecek o büyük iç savaşın provası gibiydi.
1967 yılında meydana gelen Altı Gün Savaşları ile Lübnan’daki demografik yapı büyük değişime uğramış; mülteci Sünni Müslüman popülasyonu artarken Filistin kökenli sol örgütlere de ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Bu da Lübnan’da yaşayan Hristiyan gruplarda rahatsızlığa yol açmıştır.
1959 yılında İran’dan Lübnan’a gelen Musa el- Sadr feodal kültürden kopamamış ve geri bıraktırılmış Şii Müslüman nüfusu örgütlemeye ve siyasi olarak bir güç haline getirmeye çalışmıştır. Karizmatik kişiliği ve kitlelere hitabet yeteneği ile kısa sürede dikkatleri üzerine çekmiştir. 1967 yılında Yüksek Şii Konseyi’nin kurulması kabul edilmiş ve 1969 yılında kurularak başına geçmiştir. Bu şekilde Lübnan İmamı olmuştur. Musa el- Sadr sadece Şiilerin değil, Lübnanlı tüm fakir halkın ve mazlumların sevdiği bir isimdi. 1974 yılında dil, din, ırk ve mezhep fark etmeksizin tüm mazlumlara yardımcı olabilmek adına Hareketü’l- Mahrumin’i kurdu.
1975 yılına gelindiğinde ise Falanjistler Filistin Kurtuluş Örgütü’nün devlet içinde devlet olmasından çekinerek ve İsrail’den yardım alarak Müslümanlara karşı büyük saldırılar başlattı. Bu konjonktürde Musa el- Sadr hem Falanjistlere hem de FKÖ’ye karşı Lübnanlı Şiileri koruyabilmek adına Emel Hareketi’ni kurdu. Artık Lübnanlı Şiiler sahipsiz değildi. Kendisi asla Filistinli Müslümanlarla çatışma taraftarı olmamış ve “İsrail mutlak kötülüktür.” tavrını sonuna kadar korumuştur. 1978 yılında Libya’ya seyahati sırasında Kaddafi’yle görüşmesinden sonra kaybolmuş ve bulunamamıştır. Musa el- Sadr’ın bu şekilde sır olması onu çok seven bazı Lübnanlı Şiilerce On İkinci İmam gibi gayba karıştığı ve elbet bir gün geri döneceği şeklinde yorumlanmıştır. O Lübnanlı Şiileri örgütleyerek onlara bir cesaret vermiş ve ileride kurulacak olan Hizbullah’ın temellerini atmıştır.
1979 yılında İran İslam Devrimi’nin yaşanması ile Suriye Devleti eksenli hareket eden Emel Hareketi içinde İran’a yakın bir grup oluşmaya başlamıştı. 1982 yılında ise İsrail Lübnan’daki karışıklıktan yararlanarak Güney Lübnan’ı işgal edip birkaç gün içerisinde Beyrut’a dayandı. ABD’nin arabuluculuk yapması ile 15.000 kadar Filistinli savaşçı Tunus’a sürgün edildi. Bu durum Filistin kamplarının savunmasız kalmasına sebep oldu ve sonucunda Falanjistler Müslümanlara yönelik katliama başladı. Sabra ve Şatilla’da binlerce Müslüman katledildi. Emel Hareketi ise Suriye devletinin yönlendirmesiyle Filistin kamplarını hedef almaya başladı. FKÖ ile Emel Hareketi arasında çok sert çatışmalar yaşandı. Hizbullah ise tam Müslümanların kendi arasında savaşmaya başlamasından hemen sonra Emel Hareketi’ne muhalif olarak kuruldu. Onlara göre Emel Hareketi, İsrail işgaline karşı pasif kalmıştı. İran İslam Devrimi’ni Lübnan’a taşımak isteyen Hizbullah her zaman için asıl düşmanını İsrail olarak görmüş ve Emel Hareketi’ne karşı Filistinli mülteci gruplarını desteklemiştir. 1985- 1988 “Kamplar Savaşı” adı verilen bu savaştan sonra 1988- 1990 arası Emel Hareketi ve Hizbullah arasında “Kardeşler Savaşı” çıkmıştır.
Bu savaşın sebepleri; Filistinli mültecilere yönelik olan tavır ve Lübnan’daki İran- Suriye egemenlik mücadelesiydi. Bu savaş sonucunda Lübnan’daki Şiilerin silahlı temsilcisi Hizbullah iken Emel Hareketi daha çok bürokratik yapıda temsil yetkisini üstlenecekti. Bu ayrım günümüzde de devam etmektedir. (Lübnan Meclis Başkanı Emel Hareketi üyesidir). Zaman içerisinde Filistinlilere bakışı değişen Emel Hareketi, Filistin devletinin özgürlüğünü savunsa da Lübnan’daki Filistinlilerin kalıcılığından çekinmektedir.
1975-1990 yılları arasında süren bu iç savaşın sonucunda Meclisteki Müslüman ve Hristiyan vekil sayısı, 64-64 olmak üzere eşitlenmiştir. Cumhurbaşkanı Hristiyan, Başbakan Sünni ve Meclis Başkanı Şii olacak şekilde yetkiler dağıtılmıştır. Lübnan’daki tüm milis grupları silah bırakırken Hizbullah, Güney Lübnan’da aktif olarak devam eden İsrail’in işgaline karşı ülkeyi savunmak adına silah bırakmamıştır. İç savaşın son yıllarına doğru, 1987’de Filistin’de patlak veren ve İslami bir uyanış olan İntifada sonrasında kurulan Hamas ile Hizbullah yakın ilişkilere girmiş ve ortak düşmana karşı biri Filistin’de diğeri Lübnan’da mücadele etmiştir.
1990’larda devam eden İsrail işgaline ve işbirlikçi Güney Lübnan ordusuna karşı Hizbullah Filistinliler ve solcu örgütlerin desteği ile büyük bir direniş göstermiştir. 1992 yılında ise örgütün başına efsane isim Hasan Nasrallah geçmiştir. Aynı yıl İsrail tarafından Güney Lübnan’a sürülen Hamas üyeleri Hizbullah ile yakın ilişkiler kurmuş ve askeri destek almışlardır. 1993 yılına gelindiğinde ise Yaser Arafat’ın İsrail’i resmi olarak tanıması El-Fetih Hizbullah ilişkilerini zayıflatmış örgüt Hamas ile daha yakın ilişkiler yürütmeye başlamıştır.

2000 yılına gelindiğinde ise Hizbullah’ın verdiği gerilla mücadelesi karşılığını vermiş ve İsrail Güney Lübnan’dan geri çekilmek zorunda kalmıştır. Lübnanlı Müslümanların bu zaferi Filistin’e umut olmuştur. İşgalciler dikey gelip yatay gitmiş ve artık “Müslümanlar için yenilgi dönemi kapanmıştır.”
Zafer sonrasında II. İntifada baş göstermiş ve Filistinliler Hizbullah’ın kullandığı askeri taktikleri kullanarak İsrail’e ağır kayıplar verdirmiştir. Hizbullah, Sudan ve Mısır üzerinden Hamas’a silah ve teçhizat sağlamış 2000- 2010 yılları arasında iki örgütün arasındaki ilişkisi güçlenmiş ve birbirlerini tamamlayıcı konuma gelmişlerdir. Hatta 2008 yılında silah koridorunu yöneten İmad Mugniye Şam’da İsrail tarafından şehit edilmiştir. 2006 yılında ise İsrail’in Gazze’ye olan baskısını hafifletmek için Hizbullah harekete geçmiş ve İsrail askerlerini kaçırmıştır. Bu da II.Lübnan – İsrail Savaşı’na sebebiyet vermiştir. Hizbullah bu savaşta ileride daha fazla savaşlarda göreceğimiz füze taktiklerini kullanarak İsrail’i ikinci kez Güney Lübnan’dan çekilmeye zorlamıştır. İki örgütün bu yıllarda emperyalistlere karşı gösterdiği dayanışma İslam dünyasının geri kalanı için çok büyük bir örnek göstermektedir.
2011 yılında Suriye İç Savaşı’nda örgütlerin farklı tarafları desteklemeleri aralarında bağları zayıflatsa da kopma noktasına getirmemiş ve dayanışma devam etmiştir. Hizbullah, Abd destekli muhaliflere ve IŞİD’e karşı Beşar Esad tarafında Suriye İç Savaşına müdahil olarak sadece bölgesel bir güç olmadığını da göstermiştir. Hamas içinde İran’a sıcak bakmama durumu sadece yönetici kadrolarda olmuş Hamas’ın silahlı kolu İzzeddin El- Kassam Tugayları tekrardan İran’la temaslara geçilmesi için örgüt içi baskı yapmıştır. Bu baskının sonucunda savaşın ilerleyen yıllarında Hamas tavır değiştirmiş ve örgütün başına İsmail Haniye ve Yahya Sinvar’ın gelmesiyle İran ve Hizbullah ile olan ilişkiler tekrar eski halini geri dönmüştür. 2017 yılında ABD başkanı Trump’ın İsrail’in sözde başkentini Kudüs olarak tanıması Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi harekete geçirmiş Kasım Süleymani iki örgütü tek bir operasyonel noktadan yürütme çabalarına girişse de Abd tarafından 2020 yılında Irak’ta şehit edilmiştir. Şehit Kasım Süleymani’nin cenaze törenine İsmail Haniye bizzat katılmıştır.
2017 yılında Hamas yönetimin değişmesiyle komuta kademesi Lübnan’a taşındı ve “Bölgesel Ortak Hareket Odası” kuruldu. Artık Sadece İsrail ve Abd’ye karşı tekli cephelerde değil Filistin,Lübnan ve Yemen’i de içine alan çoklu cephelerde mücadele etmeye karar vermişlerdi.
İsrail’in Gazze’ye yönelik büyük bir operasyona girişeceğini öngören Hamas 7 Ekim 2023’te Aksa Tufanı Harekatı’nı başlattı. Harekatın amacı esir ele geçirerek İsrail’i pazarlığa zorlamaktı. İsrail tarafının karşılığı ise korkakça bir şekilde sivilleri hedef almak oldu. Gazze’de Müslümanlara yönelik çok büyük bir soykırıma giriştiler. Bahaneleri onların sivil olmamasıydı. Hastane okul bombalamaktan geri durmuyor ve pişkince Hamas üssü bombaladık diyorlardı. Hizbullah ise Lübnan’dan İsrail’e karşı ikinci cepheyi açsa da Gazze’deki soykırımı durduramadı. Önce direnişin efsanevi lideri Hasan Nasrallah ve sonra Filistin halkının kahraman evlatları, İsmail Haniye ve Yahya Sinvar şehit edildi. İsrail onların şehadetiyle direnişin dağılacağını zannetsede direnişi var eden şey liderler değil Müslüman halkın iradesiydi. Filistin davasını sahiplenip onun uğruna mücadele etmek için ABD ve İsrail’le savaşa giren İran, dini lideri Rehber Ayetullah Ali Hamaney’i Hazreti Hüseyin gibi susuz ve evlatlarıyla beraber şehit verdi. İsrail- ABD ise hiç beklemediği bir direniş ve tepkiyle karşılaştı. Filistin’e sırtını dönen ve ABD ile yakın ilişkiler kuran tüm körfez ülkeleri İran’ın hedefiydi. Hürmüz Boğazı kapatıldı ve petrol akışı durduruldu. ABD çok ağır bir darbe almıştı.
Maalesef ki İslam dünyası farklılıklarını bir kenara koyup halen emperyalist işgalcilere karşı tevhid anlayışında birleşemedi. Mezhepçilik bizzat İsrail tarafından desteklenip Müslüman ülkeler bölündü ve zayıflatıldı. İran ve direniş ekseninin itibarsızlaştırılması için bazı sarıklı hocalara milyonlar akıtıldı ve akıtılmaya devam ediliyor. Aynı şekilde Şiiler içindeki aşırı gruplar da emperyalist güçler tarafından desteklenerek bölünmeler derinleştiriliyor.
Ali Şeriati’nin belirttiği gibi “Muaviye Sünniliği” ile “Safevi Şiası” vahdet kuramazlar ve birbirinin düşmanıdırlar ama “Muhammed’i Sünnilik” ile “Ali Şiası”nın yolu birdir ve özünde tek bir İslami hakikate dayanır: Allah rızası.




