Picture of Hayati Özgür
Hayati Özgür

Oğuz Atay’da Tanrısal Aşkınlığın İzini Sürmek

A+ A-

“Tutunamayanlar”da Bir Aşkınlık Deneyimi Olarak “Din” Nerede Durmaktadır?    

“Eleştirel Bir Analiz: Tutunamamak Trajik Olmak Zorunda Mıdır?” isimli daha önce kaleme aldığım bir yazıda, tutunamayan prototipleri olarak Selim Işık ve Turgut Özben’in yaşama deneyimlerinden hareketle, tutunamama hadisesinin ne denli trajik olduğu/olabileceği bahsine dair birtakım sorular sormuş ve Oğuz Atay’ın trajedinin imkanlarından sanatsal yaratım noktasında büyük bir yetkinlikle yararlanmasına rağmen, aynı trajik duyumsamanın ötesine ışık tutacak biraçılım yapmaya mani olduğunu söylemiştim. Gerek Selim’in gerekse Turgut’un hayat serüvenlerine yakından bakıldığında göz ardı edil(e)meyecek bir iradeyle hareket ettikleri hemen fark edilir. Bu hareketin bir yasası var mıdır yahut hareket temelde hangi dünya görüşünü kendisine dayanak yapmaktadır, tartışmaya açık bir mevzudur belki ama, her iki karakter için de tutunamama halinin, bir biçimde iradi bir etkinlik olarak kayda geçmesi gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Selim’e kıyasla Turgut’un yaşamında çok daha belirgin olan bu iradi ton, yaşayacağı dönüşümün ayak sesleri olarak, kitabın henüz başında okuyucuya hissettirilir. Selim’in ışıklandırıldığı kısımlarda ise, irade dediğimiz, böylesi bir anlam açıklığına sahip değildir zira onun hayatı irade ile kaderin, iradeden kadere bilinçli seçimlerle zoraki yaşanmışlıkların iç içe geçtiği bir düzeyde seyreder. Kitap boyunca Selim’in duyarlı hayat örüntüleri, onun düzene başkaldırısı-başkaldıran irade-üzerinden resmedilirken, finalde trajik bir sona sürüklendiği algısı karşılayacaktır bizi. Canım insanlar, sonunda banabunu da yaptınız!diyen Atay’ın acılı sesiyle yankısını bulan bu algı, Selim’i kimin/neyin öldürdüğü sorusuyla birlikte düşünüldüğünde izahı güç ve aynı yoğunlukta anlamlandırılması müşkül bir mahiyet arz eder. Atay’ın doğrudan doğruya deneyimlediği duyarlı ve buradan kaynaklı içselleştirilmiş yalnızlığı, Selim’in başına gelenlerle belirli bir paralellik gösterdiğinden, aynı soruyu yazara yönelik şekilde de sorabiliriz; burada olan şey içe doğru bir sıkış(tır)ma mıdır yoksa bilinçli bir içe çekilme mi? İradeden kadere, olan bitenin nedenini/müsebbibini tespit etmenin gerekliliği, tutunamama hadisesine hangi nazardan bakacağımızla ilintili bir meseledir.

Neden böyledir?

Selim’in sonu iradeye özgülenmiş bir durumu anlatıyorsa bize, o halde seçilebilir/iradi olduğunu söyleriz bu son’un. Bilakis, kader dediğimizin hükmü dahilinde bir izah getireceksek meseleye, şu halde seçilebilir olmaktan çıkartmamız gerekecektir onu, kaderi olan, kaçınılmaz olandır çünkü.

Ancak bunun da evveliyatında, tutunama halinin ideal olan’la irtibatını saptamamız gerekir.

Tutunamamak ideal bir yaşama edimini mi anlatır bize, yoksa kaçınılması gereken, tehlikeli bir şey midir o?

…

İlgili yazıda, Selim’in ve Turgut’un iradi yaşam örüntüleriyle resmedilmelerine karşın, yine de tutunamama noktasında trajik bir son’un faili olmalarına itiraz etmiş ve bu çelişkinin yazarca bilinçli bir tercihin ürünü olarak mı yoksa gözden kaçan bir husus olarak mı ortaya çıktığını sorgulamıştım. Benim kanaatim oydu ki Atay, trajedinin doğasına yenik düşmüştü, her ne kadar aynı trajediyi baş yapıtını müjdelemesinden hareketle başarılı ve örnek teşkil edecek şekilde işlevselleştirmiş olsa da bu durum hastalığa uygulanacak nihai tedaviyi karşılamaktan uzaktı. Bilindiği üzere Selim’in ürettiği metinler-yarım kalmış olsa bile-bir müddet daha yaşamasını sağlayacak ancak ölümünü durduramayacaktır. Bu durumda sanatsal yaratımın anlamı nedir?

Acının bir süreliğine bastırılması yahut geçici olarak unutturulması mı?

Selim’in trajediyle baş etme stratejisini-bir sanatsal yaratım iradesi olarak-olumlayan Atay literatürü, aynı stratejinin malum trajik son’a neden ve nasıl engel olamadığı bahsi üzerinde durmaz. Tutunamayanlar ve diğer Atay metinlerinde, acıyla olan ilişkinin, gerçeklik yitimine yol açmayacak şekilde temellenişi, gerçekten de trajediye yönelen yaklaşımın sınanmış başarısı olarak kayda geçer ki kast edilen olumlama tam da bu noktada cisimleşir. Yine de intiharla resmedilen tükeniş, bu stratejinin başarısına gölge düşürür. Yaşayabildiği kadarıyla/hayatta kalabildiği nispette iş gören sanat eksenli reaksiyoner tutum, Selim’in intiharıyla birlikte çalışamaz-lığını ilan eder.   Burada, kitaba dair o bilindik deyişi yinelemek durumunda kalırız;tutunamamak yazgısıdır Selimgiller’in.

O halde sanat, neden ve yine nasıl trajediyle baş etmede bir strateji olarak savunulabilir ki?

Atay okuyucuları için bu sorunun yanıtı, başta Tutunamayanlar olmak üzere üretilen metin ve yazılan kitaplar olacaktır.

Sanatsal duyumsamanın mahsulü odur ki, yaratıcı iradenin en güzide örnekleri bu halin bir tezahürü olarak resmedilir.

Tam da bu eşikte, trajediye sanatla direnme, hayatta kalmayı temin etmeyecektir belki ama ölümsüzlüğe açılan kapı olabilir o pek ala. Atay, hayattayken kabul görmemiştir evet ama bugün en çok okunan yazarlardan biri olmuştur ve bunu doğrudan doğruya sanatsal yaratıma borçludur!

Denklemin bu şekilde kurulmasını sorunlu bulduğumu bilhassa belirtmeliyim.

Tutunamama halini gerek idealize etmek gereksek estetik kılmak adına sanatın söylem gücünden sonuna dek yararlanan Atay yazını, aynı sanattan tutunabilmenin imkanını devşirme noktasında, neden yeteri kadar istifade etmemektedir? Atay okuyucularının sanatla kurdukları ilişki gerçekten de izahı güç şekilde, karmaşıktır. Trajik duyumsamanın bir yansıması olarak, anlaşılma problemini gidermek adına üretilen metinlerin, beklenen karşılığı görmemesi Atay kahramanlarında yeni bir trajediye kapı aralar. Bu noktayı saptamak sanıldığı kadar zor değildir zira yazdığınız bir eserin ilgi görmemesi haliyle acı verecektir. Ancak meselenin başka bir yüzü ortaya çıkar ki o da hiç kuşkusuz, daha önce anlaşılamama hadisesini çeşitli biçimlerde deneyimleyen Atay’ın, bir yazar-insan olarak birden bire anlaşılacağını nasıl olup da düşünebileceğidir. Atay’ın kendisi kadar okuyucuları ve dahası edebiyat eleştirmenlerinin de ısrarla ıskaladığı nokta bizce burasıdır. Sanat, gündelik hayatta tecrübe edilen anlaşılamama problemine bir çözüm olarak geliştirilirken, böylesi bir açılımın ontolojik düzlemdeki karşılığı hiç kuşkusuz trajediyle baş etme olacaktır; ancak trajedi burada son bulmaz. Sanatsal yaratımın dışavurumu olarak ortaya çıkan eserlerin okunmaması da trajiktir. O halde?

Trajik olanla karşılaşmada ilkin sanatsal yetkinliğin imkanlarını kullanan, kullanmayı akıl eden Atay ve okuyucuları, neden ikinci karşılaşmada tükenip yok olmaktadırlar?

Trajik olana, sanatın gücüyle karşılık veren/karşı koyan Atay; yazdığı eserler okunmayınca-bir kez daha trajik olan duyumsanır-neden yeni imkan arayışlarına yönelmemiştir?

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba? diyen ya da hasta yatağında-ölüme dönüktür yüzü artık-yazdığı tiyatronun sahnelenmesini dert edinen Atay için, sanatsal yaratımın bir ötesi yok mudur?

Yüksek irtifada seyreden böylesi bir duyarlılığa sahip her insan için, sanatsal yaratımın ötesinde gidilecek başka bir yer yok mudur?

Trajik olanla baş etmede, tutulacak en etkili yol, sanattan mı geçmektedir?

Selim Işık, Turgut Özben, Hikmet Benol ve Oğuz Atay; trajik olana karşı koymak adına her şeyi yaptılar mı gerçekten? Yoksa eksik, yanlış bir şeyler mi vardı bu gidişatta?

…

Atay yazını için, meselenin izahı oldukça basittir, bu yazının sahibinin iddia ettiğinin aksine, karmaşık olamayacak denli anlaşılır ve basit!

Tutunamayanlar’ın tek kabahati, duyarlı bir insan olarak, duyarsız bir dünyaya gelmiş olmaktır. Atay kahramanlarının eksikliğine matuf her türden göndermenin önünü daha baştan tıkayan bu bakış, Selim’in kitaplarla örülü hayatından hareketle gerçeklikle sorunlu ilişkisinde görür gibi olduğumuz eksikliğini bile nihayetinde idealize etmekten geri kalmaz. Gerçi burada gerçekliğin ters yüz edildiği bir ironiyle karşı karşıya olduğumuza şüphe yoktur, insanların okumadığı bir dünyada kitaplarla büyüyen bir insanın, toplumsal gerçeklikle uyuşmasını beklemek ne kadar yanlışsa, ilgili yoruma bağlı olarak bu gerçekliğin esasında sorunlu olduğunu söylemek de o ölçüde doğrudur, şu halde Selim’in kitap eksenli hayatı temelde hakikatin duyumsandığı bir düzeyi temsil eder, toplum da hakikatin ötelendiği bir düzey olacaktır bu durumda.  Yıldız Ecevit’in tespit ettiği üzere, Selim’in bize bıraktığı miras, ister trajik ister doğuştan hastalıklı, isterse varlığıyla rahat kaçıran sıkıntılı bir tip olarak resmedilsin; ideal bir kahramanlık anlatısıdır son tahlilde. Hayatı ıskaladığı temsillerde bile Selim’in bize vaazı, ideal ama trajik, ideal olduğu nispette trajiktir. Burada trajedinin kendisi idealize edilmektedir zira onun varlık koşulu, doğrudan ideal hayattan geçmektedir; elbette Selim gibi yaşanan bir ideal hayattır bu.

O halde?

Selim’in yaşam serüvenine yöneltilebilecek olası ve imkanlı her türden eleştirinin böylesi bir bakıştan hareketle dayanaktan yoksun kalacağı açıktır. İntiharla sonuçlanan trajik bir hayatın bizatihi Selim gibi yaşamakla sabitlenmesi ve yine bu sabitenin bir ideal olarak mutlaklaştırılmasına itiraz etmeniz ne kadar mümkün olabilirse, Atay okuyucuları da eleştirel olma noktasında o derece isteklidirler! 

…

Selim Işık için din; sanatsal yaratımın oynadığı role benzer biçimde acının dindirilmesi, ötelenmesi ya da aşılması yönünde bir işleve sahip olabilir mi?

…

Bu soru, Tutunamayanlar’a dair oldukça zorlayıcı bir muhakeme sürecini gerektirmektedir; Selim’in inançsızlığı-inanmadığı Tanrı’ya dua eden Selim-bu türden bir bakışı daha başından hükümsüz kılar; okuyucunun düşkün ve örselenmiş bir adamın acınası haline tanıklık ettiği ilgili pasajlar, belki bu inançsızlığa anlaşılabilir bir izah getirebilir ancak Selim’in kurumsal ve/veya yerleşik düzenle de arası iyi değildir. Kurumsal din karşısında Selim’in durduğu yerin, ideal bir konum olarak resmedileceğine şüphe yok, dinle irtibat noktasında sathi/yüzeysel görüntülerin dışında kalma çabası, Selim’i sadece toplumun/genel iyiliğin dışına atmakla kalmaz, çoğunluğun bilgisine ki sorgulamadan deneyimlenen bir bilgi türüdür bu, başkaldırması anlamında ideal bir kahramana da dönüştürür. Dolayısıyla, hayatta kalmanın imkan dışılığına ve idealize edilmesinedair, tutunamayanları eleştiriden soyutlayan/muaf tutan malum Atay yazını, din mevzubahis olduğunda da tutunamayanları salt idealin bir temsili olarak kabul etmekte ve bu minvalde olası herhangi bir eleştiriyi daha başta yok saymaktadır. Dinle irtibat hadisesinin izahında karşılaşılan diğer bir zorluk, bu irtibatın sıklıkla ve her nasıl oluyorsa daima çıkara dayalı ilişkilerin meşrulaştırılmasına yol açtığı gerekçesiyle olumsuzlanmasında ortaya çıkar. Büyük insanlık manzaraları içinde bir düşkünlük manzumesi olarak da okuyabileceğimiz tutunamayanlarda dinin temsiliyeti müspet bir mahiyet arz etmez, aksine dinle ilişkisi olan insanların davranışları, olması gerekenin epeyce uzağında, sorgulayıcı bir bilinçten ziyade dogmatik bir yaklaşım ekseninde cereyan eder.

Öyleyse, dinden sanatın yerine getirdiği manada bir rol üstlenmesi beklenebilir mi?

…

Bu soruyu evet olarak yanıtlamak, Selim’in, Turgut’un ya da Hikmet’in yaşama iradesine şerh düşmeyi gerektirecektir. Tutunamama hadisesini sorunlu ve haliyle sorgulanabilir kılan bu bakış, trajedinin anlamlandırılmasında dinin işlevsel bir rolü olabileceği ihtimalini hesaba katar. Kurumsal dinin, yerleşik düzenle iç içe geçen olumsuz örüntüleri, her ne kadar bu işleve gölge düşürse de dinle hemhal olma noktasında çeşitli mertebelerin tanımlı oluşu, kurumsal olarak olumsuzlanan ve bu haliyle deneyimlenen dinin, bireysel düzlemde aksi yönde, yani pozitif manada benimsenerek içselleştirilmesine kapı aralar. Söz gelimi, Selim’in yüksek irtifa seyreden duyarlılığı, bilinçli bir yalnızlık edimine eşlik eder. Hiç kuşkusuz Atay yazını burada geçen bilinç ifadesine itiraz edecektir, Selim’in intiharla sonuçlanan trajik sonu, bilinçli bir ilerlemeden ziyade, zorla götürüldüğü/sürüklendiği bir sürecin ürünü olarak okunduğu için, Selim’in bilinçten olma/mülhem her türlü yaşanmışlığı, iradeden yoksunluk anlatısıyla resmedilir. Ancak aynı Atay okuyucuları, Tutunamama olgusunu idealize ederken, bu sefer hiç olmadığı kadarıyla bilinç ve irade sözcüklerine başvurur; ne de olsa Selim bile isteyerek savaş açmıştır şu burjuva düzenine, kolay yoldan işini görenlere inat zor’u seçmenin  bir temsilidir o, ve bu açıdan ideal olduğu kadar iradi bir kahramandır da aynı zamanda; trajedinin varlığı doğuştan gelen hastalıklara, başka bir tabirle yazgıya dayandırılmaktadır belki ama bir ideal olarak vaaz edilmesi iradi (y)etkinlik üzerinden gerçekleştirilir.  Dolayısıyla, Selim’in yalnızlığı için, kaderi olduğu kadar trajik, iradi olduğu kadarideal demek; şayet doğruysa, bizce dile getirilen Selim’in yalnızlığı bilinçli bir seçimin ürünüdür ifadesi de bir o kadar doğruluk taşımaktadır. Selim’in tutunamama olarak çerçeveye alınan hayat düzlemi, belirtildiği üzere bizatihi eleştirmenleri tarafından iradeye yapışık kılınmaktadır, bunun kısmen yahut bütünüyle olması şu aşamada önemsiz olup, iradi olanın bir biçimde vurgulanması haddizatında yeterlidir. Selim’in bilinçli yalnızlığının, dinle irtibatlı bir şekilde neden bireysel bir açılıma kaynaklık etmediği meselesi, dinin kurumsal mahiyetinden/kamusal görünürlüğünden bağımsız düşünülemez. Daha önce de zikredildiği üzere, dinle münasebetin menfi boyutunu aşikaretmenin başlıca yolu, kurumsal/kamusal kimliğini göz önüne almaktan geçer. Tutunamayanlar’a dair olarak, bireyselliğe içkin bir dini açılımı neden yapamadıkları sorusu da zaten meşruiyetini buradan devşirir. Dini geleneğin, bireysel olanı baskılayan, baskıladıkça otoriter ve dogmatikleşen mevcut yapısına itiraz eden Selim, bu tavrıyla bireysel bir bilincin duyumsandığı koşulları fazlasıyla tecrübe etmektedir. Düzen eleştirisi, şu aşamada birey olmanın başlıca dayanağını teşkil eder. Ancak, bu eleştirel bilinç, dinle irtibat noktasında daha ötesini vaat etmekten yine de uzaktır ki neticede Selim kurumsal dini eleştiren bir birey olarak intihar eder. Dini geleneğin defolarını yahut yanlışlarını fark edip olması gerekene çağrıda bulunan bir duyumsamanın-bireysel düzlemde tezahür etmektedir-aynı olması gerekene tutunmak kaydıyla-bir kez daha bireysel düzlemde vuku bulmaktadır-neden yaşama dönük açılımları yapamadığı-intiharın antitezi-gerçekten cevaplandırılması gereken bir soru olarak önümüzde durmaktadır. Öyle görünüyor ki Atay, sanatla kurduğu ilişkinin sınırlarını zorlama veyasanatın tüm imkanlarını kullanmada gösterdiği yetkinliği-niyet ve maksattan bağımsız düşünülmemeli-din konusunda mevcut olanı eleştirme noktasında sabitleyerek ötesini yakın edebilecek olası bir açılımın da önüne geçmiştir. Yazarın aşkın olanla irtibatı meselesi olarak da ele alınabilecek bu husus, tutunabilmenin temsilleri içerisinde sanatın yerine dini koymanın olanakları üzerinde durmayı gerektirecektir belki ama Atay yazını bu ihtimali de daha başından yok sayar.  Dinin, olması gerekenden uzak düşen bilindik görüntülerinde, trajedinin anlamlandırılması yahut aşılmasını temin edecek olası tüm imkanların bütünüyle yok sayılması, tabiatıyla din’in olumlayıcı herhangi bir role sahip olabileceği savını dayanaksız bırakacaktır. Halbuki din için böyle bir imkan arayışı içerisinde olmak-ki varsa bunun bir yolu-bir yana, Atay karakterleri için sanatın trajediyi aşmada üzerine düşeni yeteri kadar yapabildiğibile son derece tartışmalıdır. Sanatsal eserler ortaya koymak, trajediyle baş etmede belirli bir strateji olarak iş görse bile daha önce de zikredildiği üzere Atay ve karakterleri, topluma karşı beklenti içinde olmaya devam ederler ve beklentinin hayal kırıklığıyla sonuçlandığı her tatminsizlik hali, neticede birikerek trajik bir son’a, ya intihara ya deliliğe yol açar. Bu durumda sanat, trajediyi ötelemekten öte bir değer taşımaz. Ancak Atay yazını için, meselenin izahı bu kadar basit değildir; sanat ölümsüzlüğün formülüdür, nasıl ki Oğuz Atay yazdığı eserlerle ölümsüz olmayı başarmış, dahası hak kazanmıştır buna, tutunamamanın temsili olan Selim ve diğerleri de benzer şekilde ölümün ötesine giderek, sonsuzluğa erişmiş sayılırlar. Sanatla temin edilen bu temsil, aşkınlık arayışının başarılı bir örneği olarak-şu aşamada eşyanın tabiatından mütevellit-kayda geçirilir, ne de olsa ölümsüz olmaktan öte bir aşkınlık hali biz yaşayan ölüler için yok hükmündedir ve elbette dayatılan bu aşkınlığın teminatı, doğrudan doğruyasanat’la yaşanan bir hayatın kendisi olmaktadır. Atay’ın sanatsal yetkinlik adına ortaya koyduğu ürünler söz konusu edildiğinde, bıraktığı miras ve gösterdiği başarının, yaşama edimi noktasında da benzer bir düzeye karşılık geldiği söylenebilir mi? Edebiyatı hayatının merkezine koyan, Dostoyevski ve eserlerinden hareketle maruz kaldığı acıya bir mana arayan, okuduğu romanların karakterleriyle özdeşleşirken empati yeteneğinin tüm sınırlarını zorlayan Oğuz Atay’ın, trajik olanı alt etmede tüm silahlarını kuşandığını söyleyebilir miyiz? Yoksa bir şeylerin eksik, noksan, yoksun bırakıldığı bir duyumsama olarak mı okumalıyız bu mirası?

…

Lüzumu aşikar bazı sorular…

Günlük’te, temizlikçi kadının, radyoda okunan mevlid’e ağlamasına, Atay neden tepki göstermektedir?

Aynı Atay, Beyaz Mantolu Adam isimli öyküsünde, cami avlusunu resmederken neden bir dilencinin ritüeline eşlik eden motiflere yer vermektedir? Cami kültürünün özdeşleştiği görüntülerin çeşitliliği ortadayken, Atay’ın vitrini olumsuz desenlerle süslemesinin ana saik’i nedir? 

Korkuyu Beklerken’de, kendini ev(in)e kapatan ana karakterin, aşure’yi aklına getirdiği ilgili anlatıda, Nuh Peygamber ve Tufan hadisesinden bahsederken masal/aşure efsanesi ifadelerine yer vermesine nasıl bakmalıyız?

Devletçi zihniyetin iz düşümünde, bürokratik bakış ve işleyişin ironik bir dille hicvedildiğiTahtaAt’ta; gündelik hayatın gereksinim duyduğu bütünleşmeninteminiiçin, cami önünde cenaze alayı olarak toplaşan kalabalıktan medet umulması,  hangi maksatla olumsuzlanmaktadır?

Bu soruları artırmak mümkün! 

Söz gelimi Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in, arkadaşlarına kopya vermediği için şiddete maruz kaldığınatanık oluruz ki, bu durum yardım dilenircesine Allah’a seslenişinin yanıtsız bırakılmasıyla doğrudan ilinti olarak bir şey olarak çıkar karşımıza, Atay neden yarattığı insana ilgisiz bir Tanrı anlatısına yer verir eserinde?

Tutunamayanlar’da ölmek için inanmadığı Tanrı’ya yalvaran Selim’in, İsa Peygamber’le olan karşılaşmaları evvelemirde ve de ekseriyetle kutsallığı dışlayan bir dekorda vuku bulur; İsa Peygamber’in kürsüden verdiği vaazlar, hiç olmadığı kadar bir beşer olarak, insan formunda vücut bulduğu anlara tekabül eder; neden böyledir peki? Neden inanmaz Selim, Tanrı neden hareket etmez onun için; inayetini göstermez, yardım ve ihsan da bulunmaz bu düşkün, örselenmiş kuluna?

…

Dini kültürün, söz sahibi olduğu mecrada olumsuzlanması ve yine olumsuzlandığı nispette iş görmezliğinin afişe edilmesi, Atay metinlerinin temel izleklerinden birisini oluşturur. Atay’ın Tanrı’ya inanıp inanmadığı, şayet inanıyorsa yerleşik inanç-ve kültürüyle-rabıtasının ne düzeyde olduğu gibi hususlar bir yana, yukarıda zikredildiği üzere metinlerinin dini anlatı kapsamında alıntılanabilecek kısımlarında karşımıza çıkan olumsuz motifler, bizce yerleşik kültürün dogmatik, dolayısıyla sorgulanması gereken görüntülerine eleştirel bir bakış özelliği taşımaktadır. Atay, Tanrı’ya inanmasa bile inançsızlığını basit ve kolaycı argümanlar üzerinden temellendirecek biri değil; yine de  meselesinin doğrudan doğruya  Tanrı’nın varlığı yahut dinlerin geçerliliğiyle ilgili olduğunu sanmıyorum, belki gerek kendi hayatında deneyimlediği derin yalnızlık gerekse tanık olduğu insan kardeşlerinin trajedilerini anlamlandırmak için Tanrı’yla hemhal noktasında bir düzeyden bahsedilebilir, bu düzey Dostoyevski’de gördüğümüz şekliyle, neden Tanrım? sorusunda cisimleştiği üzere bir tür hesap sorma hali olarak, daha cüretkar bir tavra da kaynaklık edebilir, ancak dediğim gibi meselenin özünde, en azından ilk aşamada Atay’ın dinin geleneksel işleyişinden duyduğu hoşnutsuzluk yer almaktadır ki bu hoşnutsuzluğun bir yönüyle idealize edilebileceğini kanaatindeyim. Başka bir yazının konusu olabilecek denli etraflı bir analize muhtaç olan dinde şekilcilik, Türkiye’de öteden beri yaygın bir durum olagelmiştir, dinin özüne yönelmesi gereken sadakatin, zamanla temsil ve ritüelleri esas almaya başlaması, iyi bir gözlemci olan Atay’ın dikkatinden kaçmamış olacak ki, kaleme aldığı metinlerde bu noktanın ekseriya vurgulandığını görmekteyiz. Doğrudan dinin işaret ettiği bir sahada cereyan etmese de yine de şekilcilik eleştirisinden hareketle değerlendirilebilecek olan; Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’iyle Nurhayat Hanım arasında-mektup okuma hadisesi üzerinden-gerçekleşen malum diyalog, Atay’ın meseleyi nasıl gördüğünü ortaya koyması bakımından kayda değerdir. Askerdeki oğlunun yazdığı mektuba içlenen Nurhayat Hanım’ın ağlamasına, ağlanacak bir şey yok ki…hep ağlarsınız zaten! diyerek karşılık veren Hikmet’in, bu açıdan göstermelik yahut bir alışkanlık temsiliyle sergilenen acılardan haz etmediği ortadadır. Zira Nurhayat Hanım’ın döktüğü gözyaşı, Hidayet’in bir askerle komutanı arasında geçen konuşmayı anlattığı ilgili kısımdan hemen sonrasına karşılık gelir ki gerçekten de bu açıdan ortada ağlanacak ne var bunda gibisinden bir gariplik olduğu kolayca sezilecektir. Radyoda duyulan mevlide ağladığı için annesine içerlemesi yahut insanların bir araya gelmek için bir ölüden istifade etmelerini ironik bulması da bu minvalde okunmalıdır. Atay’ın kurumsal dinin, kamusal görüntülerine-din kamusallaştığı ölçüde dogmatik birhüviyete bürünür nitekim-yönelttiği haklı-şekilci olduğu ölçüde-eleştiriler, bu kadarla sınırlı değildir. Korkuyu Beklerken’dehikayenin baş karakteri tarikat ve cemaatlerine ilişkin bir dizi soru sorar; neden bu kadar çokturlar, neden böylesine bölünmüşlerdir, her birinin niyeti Allah’a varmaksa, ne diye çekişip dururlar ki bizim yolumuz daha iyi diye…Tanrı’nın varlığını kabul edenlerin bile birbiriyle kavga ettiği bir düzende, ateizmden esintiler bir o kadar mümkün ve kaçınılmaz hale gelir, Atay tüm gücüyle vurur neşterini mesele dediğinin can alıcı noktasıdır sonuçta  burası, inançsızsam yahut ulaşmıyorsa sesiniz bu tarafa siz değil misiniz bunun sebebi demektedir hani sanki…devam eden bölümde, aynı tarikatların, dini öğretilerine zihniyet ekseninde yeni bir cephe açar, kurban metaforu ile birlikte söz konusu yapılar-dinin kamusal temsilidir burada bir kez daha eleştirilen-asıl gayenin unutulup güç ve menfaatin devşirildiği yerlere dönüşmeye başlar, birilerini kurban seçmenin dinle ilişkisi olanlara sağladığı ayrıcalık, Tanrı’nın bu işin neresinde olduğu sorusunu sordurmayı getirir beraberinde…Atay bu soruyu doğrudan sormaz belki ama, Tutunamayanlar’da Turgut’un ağzından dökülen sözcüklerle çıkar karşımıza o yine de; Allah’ım der Turgut, onuneden yalnız bıraktın, neden korkuyu çekip göğsünden almadın, neden, neden…her neden ölüme dönük hayatın başka bir yüzünü detaylandırır…Dini kullanarak kendilerine çıkar sağlayanların hesabını Tanrı’dan soranlarla Turgut’un iç sesi birbirine karışır böylece…ve kopya vermediği için dövülen Hikmet’in sesinde yankılanır bir kez daha, muhataplarını kopya verdiğine inandırmak için, yukarıda Allah var diyen Hikmet, sonunda kendini bile inandırmakta güçlük çekerken bulur söylediğine, zira Allah onu korumamış, mani olmamıştır dövülmesine, yukarıda Allah’ın olduğuna ne kendisi inanmış, ne karşısındakini inandırabilmiştir ironik bir biçimde…

Atay’ın, dini kültürle olan ilişkisi, bu örneklerden hareketle, bir yanıyla kamusal alandaki kurumsal işleyişe itiraz olarak okunmalıdır. Hikmet’in dövülmesinde Tanrı adına hareket edenlerin bir mesuliyeti yoktur elbette ama neticede kendisi de sadece Allah’ın varlığını işaret etmekle-yukarıda bir yerlerde-tehlikeyi bertaraf edeceğini düşünmüştür, Allah’ın ismi geçtiğinde mucizevi bir kurtuluşun olacağına duyulan inanış, temelde insanımızın aklı yadsıyan ve her şeyi Tanrı’nın ilahi takdirine bağlayan tutumuna bir göndermedir.-Korkuyu Beklerken’deiç monolog tekniğiyle konuşan karakterin, sözlerinden ötürü duyduğu heyecan ki gerçekliği yakından duyumsatan bir düzeyi işaret eder-bir mucize beklentisiyle iç içe geçer. Moral ve motivasyonun artırılması adına tesirli bir konuşma olarak da kayda geçirilmesi mümkün bu tirat, tüm beklentilere rağmen ve ne yazık ki mucizeden yoksun bir sonla sınanacaktır.-Ancak Atay böylesi bir takdiri sorgusuzca kabul etmeyeceği için, isyan eder düzene. En başta kendi insanını muhatap alır bu isyan ama takdir haklarını düşkünlerden yana kullanmayan bir Tanrı’ya da yöneliktir aynı zamanda. Dolayısıyla Tanrı, sadece din adı altında yapılan yanlışlardan değil, Selim, Turgut ve diğer tutunamayanların düşkünlüğünden de sorumludur; olup bitenlerin neresinde olduğu tam olarak kestirilemezse de bir yerinde olduğuna şüphe yoktur iradesinin!

Şu halde, Atay’ın dinin kamusal alandaki işleyişi karşısında takındığı eleştirel tavrın dayanağı olarak, (aynı dinin) akli temellerden yoksun bırakılmışlığını ve salt geleneksel olanın deneyimlenmesi şeklinde algılanmasını işaret etmek yanlış olmayacaktır. Tanrısal iradenin sorgulanması ve olan bitenden sorumlu tutulması faslı bile, özde yapılan yanlışlardan duyulan acı ile doğrudan ilişkilidir; yanlışlar dinin hükmettiği sahada cereyan ettiğinde, Atay’ın kalemi de haliyle söz konusu yanlışları dinin gelenekle iç içe geçen gündelik hayattaki görüntüleri üzerinden resmetmiştir. Bizce Atay’ın dine dair olumsuz betimlemelerinin ana saik’i bu olmalıdır. Dinin kurumsal kimliği ve kamusal tezahürleri, belirli oranda şekilci ve dogmatik bir görünüme büründüğü için, Atay da haklı olarak bu mecrada deneyimlediği yanlışları anlatma gereği duymuştur. Bu cümleler ışığında, yazarın tavrını idealize etmenin imkan dahilinde olduğu, bilhassa vurgulanmalıdır.  Ancak;

tam da bu aşamada, başka bir soru gündeme gelmektedir. Atay’ın dini kültür karşısındaki eleştirel tavrı, salt dinin kamusal suretlerinde belirginleşen kusurlarının tespit edilip açığa çıkarılmasından mı kaynaklıdır?  Eleştirel yönelişin idealize edilmeye müsait niteliği bir yana, eleştirilmeye dönük bir boyutu da yok mudur, ki bu açının bize gösterdiği eleştirinin eleştirisi olacaktır. Atay’ın dinin gündelik yaşamdaki işeyişine ilişkin olumsuz betimlemeleri, aynı zamanda sorunlu bir duyumsama ya da eksik bir farkındalık düzeyinin göstergesi olamaz mı?

Bu yazıda, başından beri işaret etmeye çalıştığımız üzere, Oğuz Atay’ın gerek ürettiği metinler gerekse bizatihi yaşadığı hayat söz konusu edildiğinde, sanata yüklediği anlamı dinden bilinçli bir şekilde esirgediği görülmektedir. Oysa yine her iki temsilde de-kurgu ve gerçek hayat-dini olanla irtibatın, trajedinin anlamlandırılması ve aşılmasında bir aşkınlık deneyimine yol açabileceği ve nihayetinde sanatın oynadığı role benzer bir işlevi üstlenebileceğine dair güçlü göndermeler bulunmaktadır.  Başta Tutunamayanlar’ın Selim’i olmak üzere, Atay’ın tüm baş karakterleri, yüksek irtifada bir bilinçle hareket ederler, ister trajik ister yazgıya mahkum olmakla müsemma, yine de muazzam bir yaşama iradesi olarak kayda geçer her birinin ismi. Bu iradi yetkinliğin dini manada aşkın olanla irtibatı neden gerçekleştiremediği sorusu, öteden beri cevaplandırılmayı beklemektedir.  Bunun nedeni, Atay’ın duyarlılık adına yapıp ettiklerinin karşılığını ısrarla yaşadığı toplumdan beklemesi olabilir mi? Korkuyu Beklerken’de mucize beklentili malum monologun hemen ardından, hayal kırıklığına uğrayan karakterin…bende….insanların bu kayıtsızlığı karşısında isyan ettim…ve onlardan intikam almaya karar verdim…sözleri, mucizenin aşkın olanla malum birlikteliğinin dahi Atay nezdinde kabul görmediğinin bir göstergesi değil midir? Mucizenin, varlık aleminde/ontolojik manada nerede durduğu ve neye karşılık geldiği tüm çıplaklığıyla ortadayken, Atay aynı mucizeyi neden aşkın olanla irtibatını kesmek suretiyle gündelik dilin söylem düzeyine indirgemektedir? Mucizeyi parçası olduğu toplumdan beklemek yerine Tanrı’dan bekleseydi yaşayacağı şey yine de hayal kırıklığı mı olurdu? Tutunamayanlar’da İsa Peygamber neden kutsal formuyla değil de bir beşer olarak insan formuyla dahil edilir kurguya? Aksi olsaydı şayet, İsa Peygamber tutunamamanın değil de bir tutunan prototopi olarak tutunabilmenin temsili olabilir miydi? Tuttuğu günlüğün bir yerinde, Atay’ın vahdet-i vücud’dan bahsettiğini görürüz ki bu kavram, onun dilinde bireyin silikleştiği bir felsefe aanlayışı olarak mana kazanır. Tasavvufta karşımıza çıkan mürşit/mürit ilişkisinin Atay’ın kaleminde bireysel bilince ket vurulması şeklinde ifade bulması, meselenin izahı açısından dikkate değerdir. Atay’ın, bu yazı itibariyle kurumsal dinin işleyişine yönelik eleştirilerinde haklılığı ne kadar vurgulanmışsa, şu aşamada Tanrı’nın vaazını işitilmez kılan tavrının da o denli sorunlu olduğunu söylemek durumundayız. Meselenin izahına dair Nietzsche’nin Apollon/Dionysos karşıtlığına göz atmanın yararı olacağı kanaatindeyim.   Nietzsche bilindiği üzere Dionysos’u salt iradenin etkinliği üzerinden yüceltirken, Apolloncu bir duyumsamayı ise iradenin neredeyse tümüyle yadsınması olarak ele almıştır, Dionysos’ta sınırları yok saymanın başlıca dayanağı bu iradede vücut bulur ki buradaki iradenin alamet-i farikası yıkıcı olmasıdır, Apollon ise sınırlara tabi olma anlamında iradeninpasifize edilmesini vaaz eder. Oysa Apollon’un çağrısını iradenin tamamiyle saf dışı bırakılması şeklinde yorumlamak, Apolloncu iradenin tanımlı olduğu düzeyi göz ardı etmek anlamına gelir. Diğer bir husus, trajedinin varlığı, yine Dionysosçu çağrının gerektirdiği bir bilinç hali olarak resmedilirken, Apollonvariyaşam(an)ın temelde konforlu bir alanda sürdürülen, trajediden uzak bir hayatla aynı şey olduğu iddiasıdır. Halbuki sınırlara başkaldırı nasıl ki trajik bir farkındalığa içkinse, aynı sınırlara tabiiyet de benzer bir trajik şuura gebedir. Olması gerekene sadakatin,(Apollon) olması gerekeni yıkmaya yönelik bir teşebbüsten(Dionysos) daha az trajik olduğunu kim garanti edebilir? Apolluncu yaşam çağrısının, Dionysos’ça yaşanılan bir hayata kıyasla mutlak manada iradeden yoksun olduğu yahut daha az iradi olduğu söylenebilir mi? Buradan hareketle Atay; dinin kamusal tezahürlerinde mevcut olan yanlışları, aksaklıkları, kusurları tespit ederken, bir o kadar olması gerekene dair zikredilebilecek hususları bilinçli bir seçimin ürünü olarak göz ardı etmiş gibidir. Söz gelimi, Korkuyu Beklerken’de beklenen ve neredeyse arzulanan mucize, radyoda dinlenen bir mevlidin ardından, muhatabına ulaşmayı beklercesine üstelik, tezahür edemez mi? Bu durumda Atay’ın mevlit karşısında ağlayanlara gösterdiği tepkinin, beklediği mucizeyle kavuşmasına mani olacağını tahmin etmek zor olmayacaktır! Aynı şekilde, cami önünde sırf bir ölünün varlığı nedeniyle toplanan kalabalık, başka bir mucizenin vesilesi olamaz mı ve bu kabalığın bir üyesi olarak yerini alan Atay karakterleri, böylece malum mucizeyle buluşamazlar mı? Aşure efsanesi olarak kurgusal anlatıya dahil edilen tufan anlatısı, şayet bir gerçeklik düzlemine tekabül ediyorsa, malum hadiseyi bir masal olarak görmenin, ilgili gerçekliğin duyumsanmasını geciktireceği ya da hükümsüz bırakacağını söylemek ne kadar yanlış olacaktır? Atay’a sormak gerekiyor ki, vahdet-i vücud her durumda bireysel olanın baskılandığı bir düzeye mi karşılık gelmektedir? Diyelim ki böyle, bireysel olanın aşkınlıkla irtibatı noktasında geri çekilmesi yahut ikincil planda kalışı her zaman için, menfi olmak zorunda mıdır? …kişiliğini bulamayan insan, daha büyük bir kavramın içinde ezilmekte, sanki onun kişiliğiniediniyor, öyle hissediyor…diyen Atay’ın  din temelli bir aşkınlıkla ne derece irtibat kuracağı yahut bu irtibatı nasıl gerçekleştireceği bahsi, okuyucunun takdirindedir elbette ancak bizce bu bahiste hüküm vermek, eşyanın tabiatından bir malumun ilanı olacaktır. Sanat’ı bir aşkınlık timsali olarak, ölümsüzlük iksirini içmekle bir tutanlara söyleyebileceğimiz yegane şey, Atay’ın sanatı trajediyi anlamlandırmak bakımından sürdürülebilir bir hayatın teminatı olmaya adaydır belki ancak aynı trajediyi aşmada ve ötesini vaat etmede kesinlikle ideal bir hayata vesile olamaz o. Atay’ın, sanatı aşkın olanla irtibatın bir hareket noktası olarak kullanması gerektiğini düşünüyorum ezcümle. Ne zaman, nerede, hangi fasılda son tahlilde bilinememekle birlikte, yaşamının bir safhasında bu mucize gerçekleşmeliydi. Halbuki Atay, zaten dinle yahut inanç kültürüyle irtibatlı bir aşkınlığın olası tüm çağrılarına kulağını kapatmış durumda olduğunu itiraf etmektedir. Günlüğünde, Hikmet’in de Sevgi’nin de hayat yolculuğundaki başarısızlığını, yaşadıkları çevreden çok fazla beklenti içinde olmalarına bağlar. Ki bu eğilim, kendisi için de fazlasıyla geçerlidir. Sanatsal yetkinliğin imkanlarını sonuna kadar kullanan ve bunda ortaya koyduğu yapıtlardan hareketle muvaffakiyet de gösteren Oğuz Atay’ın, yaşadığı toplumdan karşılık bulamadığı için, içine çekilişi ve yaşadığı hayatı ısrarla trajik bir duyumsamanın konusu yapması karşısında, sormak gerekmektedir ki tarihin hangi döneminde böylesi duyarlı insanlar bekledikleri ilgiyi görmeleri bir yana, anlaşılmışlardır? İnsan sormadan edemiyor, Sokrates’i öldüren toplum, Atay’ı yalnızlığa mahkum eden toplumdan daha mı idealdir? Ey yazgı…ruhumun kısmeti olan sen…benden aşkın olan, beni koru ve beni daha yüce bir yazgı için esirge demekle müsemma bir hayatın faili olan Nietzsche gibi bir yaşam pınarının başına gelenler ortadayken, Atay’ın toplumuna karşı bu denli küskün oluşunu nereye koymalıyız? Bu durum, aşkınlığın yoksunluğu, aşkın olanın gerektiği şekilde, yeterli temsillerde duyumsanmaması nedeniyle yaşanılan boşlukla izah edilebilir! Atay, öyle görünüyor ki bu boşluğu sanatla doldurmaya çalışmaktadır. Ancak sanatın, aşkınlık misyonunu yerine getirmeye ne denli müsait olduğu tartışmalıdır. Yaratılan eserin, insanla aşkın olan arasında bir yerde durması gerekmektedir ki Atay özelinde aşkın olanın Tanrısallık noktasında herhangi bir karşılığı zaten yoktu; Tanrısal forma içkin olmayan bir aşkınlık yok mudur peki, aşkınlık bir tek ve her koşulda Tanrısal olanın varlığıyla müsemma bir halin tercümesi midir?

…

…Fakat nerde eski acılar!…Oyunlarla Yaşayanlar’ın Servet’ini böyle konuşturur Atay…Şimdi der Servet,  sıradan vatandaşların okuyucu mektuplarında yer alan dertleriyle seyircide merhamet uyandırmaya çalışıyoruz!…İlk bakışta basit ve herkesin ağzından duyulabilir cinsten bir serzeniş gibi okuyup geçebilirsiniz bu ifadeleri. Yine de Servet’in bir Atay karakteri olması bakışımızı değiştirmede bir vesile olmalı ki olacaktır da nihayetinde! …İnsanların bu kadar önemsiz dertler yüzünden bu kadar uzun ve anlamsız mektuplar yazmasını anlamıyorum…bu sefer Ne Evet Ne Hayır’ın, çalıştığı gazetenin insanların dertlerini dinleme köşesinden sorumlu olan isimsiz kahramanıdır konuşan. Servet gibi belli ki o da bazı acılara karşı hoşnutsuzluk duymaktadır ve hiç çekinmeden verir hükmünü, böylesine acı denilebilir mi?…kapanışı Selim’in yapacağını tahmin etmek ne kadar güç olabilir ki?…Camus’nün ‘ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım’ sözünü okuyan Selim’in: ‘biri bu yüzden ölmeli, intihar etmeli,’ diye bağırması, hiç kuşkusuz trajik duyumsamanın doruk noktasını oluşturur. Sıradan acıların değersizliği karşısında, trajik olan acının yüceltilişi, Atay’ı trajik bir insana dönüştürür. Tıpkı Selim gibi, o da trajik olduğunu düşünür hayatının. Değil midir peki? Tuttuğu Günlük’te, İngiliz eleştirmen Andrew Bradley’in sözünü aktarır Atay; Ortaçağ’da trajedi talihin önüne geçilmesi imkansız bir yıkım olarak görülür, oysa modern dünyada ki Shakespeare ile ispat edecektir rüştünü, trajedi insanlaşır, beşerin doğrudan doğruya bir meselesi olmasıyla birlikte, trajediyi talihe bağlayan önermeler de geçerliliğini kaybetmeye başlayacaktır bir bir…Atay’ın acıyla olan münasebeti, onun önüne geçilmez bir yıkım olarak kabulüyle sabittir. Antik Yunan’dan, Ortaçağ’dan modern zamanlara trajedinin anlamı değişmemiştir, değişen bir tek acının kaynağı, müsebbibi, ilk nedeni, varlık koşulu, çıkış noktasıdır…Tanrı’nın yerini insan almıştır artık. Tıpkı Dostoyevski ve yine kendi ifadesiyle de hüküm kazandığı üzere Halit Ziya gibi Atay da yarım kalmış insanların kırık kalpleriyle hemhal eder kendisini…yarım kalmışlıktan kasıt, düşkünlük manzaralarından başkası değildir elbette; bir bir düşer Atay kahramanları, hepsi de kırılır bu insanların, un ufak olurlar sonunda. Atay, daha baştan çareyi def eder yaşadıkları dünyadan, şifa, tedavi, ilaç, deva adına ne varsa eksiltir hayatlarından, başka türlüsü zaten mümkün değildir zira bir insanın doğumundan ölümüne uzanan yaşam yolculuğunda hiç mi iyi bir şey olmaz ki Selim’in trajedisi-Atay’ın olmasın sakın!- işte tam da burada sanat eserine dönüşmeye başlar. Atay, hayatını bir sanat eserini yazar gibi yaşarken, bize de aynı hayatı bir sanat eserini okur gibi izlemek düşer…Tüm bunlar, trajik bir duyumsamanın nefes alması, yaşayıp hayatta kalabilmesi, devam edip ilerleyebilmesi içindir…Bu durumda, Atay’ın trajik bir hayatı yaşadığı kadar, aynı hayatı trajik kılmak için bir çaba içerisinde olduğunu da söyleyebilir miyiz? Burada bir çelişkiyle karşı karşıya olduğumuz şüphe götürmez: Trajedinin ilk yaratıcısı olan Tanrı’nın oyun dışına atılmasıyla birlikte, Tanrı’nın yerini insan almaya başlar ama burada trajik olanın özünde, malum yıkım anlatısına dair herhangi bir değişiklik olmaz. Eğer, trajedi ilk anlamıyla Tanrı’nın değiştirilemez iradesinden kaynaklı bir şeyse, o halde Tanrı’nın yerini insanın almasının manası nedir? Çünkü, Atay için, insan kaynaklı trajedinin de değiştirilemez bir yıkım olduğu açıktır.  Şu halde trajik olanın nedeni ve kaynağı olması bakımından, Tanrı’nın yerini insanın almasının farkı nedir? Tanrı’nın yarattığı bir trajediyi aşmanın imkansızlığı karşısında, insanın müsebbibi olduğu bir trajedinin imkansızlığını tercih etmemizin nedeni ne olabilir? Her ikisinde de, yıkım kaçınılmazsa…

…

Nietzsche’nin dediği gibi, hayatlarını trajik bir şekilde izleyerek estetize eden Antik Yunan insanı gibi, Atay da hayatını trajik kılmak kaydıyla estetize etmiştir, buradan hareketle Atay’ın hayatını trajedinin dışında değerlendirmek gibi bir yanılgıya düşmemeli! Her yüksek irtifadan duyarlı insan gibi, Atay da derinlerde yaşadığı ve çoğu insanın ıskaladığı az sayıdaki insana tanımlanan ayrıntıları gördüğü kadarıyla trajik bir hayat sürmüştür, ama daha fazlasının sanatsal bir yaratıma özgülenmiş estetik bir kaygı olduğu kanaatindeyim. Kaldı ki bu farkındalık, sanatsal yaratımı temin etmiş olsa bile, din temelli bir aşkınlığın duyumsanmasını da o nispette imkan dışı kılmış, saf dışı bırakmıştır. Bizce burada da bir trajik bir şeyler bulunmaktadır.  Diğer bir deyişle, Atay; sanatsal aşkınlığı elde etme pahasına, Tanrısal aşkınlığı feda etmiştir ki aşkınlığın bu formu, trajedinin vaaz ettiği-yoksa vaat ettiği mi demeliyiz-bir dünyaya hiç de yabancı değildir. Sanatsal aşkınlık da aşkınlığın bir türü olarak aşkınlık anlatısı içinde yerini alabilir belki ama, bizce bu ikisi aynılaştırılamaz. Sanatsa aşkınlık Atay’ı başarılı bir sanat adamı, usta bir kalem, ölümsüz bir yazar yapmıştır belki ama trajedinin aşılmasında bir reçete olarak sunulamaz o. Atay mutsuz, yalnız ve yarım kalmışlıklarıyla veda etmiştir hayata. Böylesi bir hayat, sanatsal yaratım anlamında idealize edilebilir belki ama ötesine yakın edecek imkanlar yoktur onda. Sanatsal aşkınlık, ölümsüz olmanın bile bir vesilesi olabilir, yine de ötesine dair keşfedilmeyi bekleyen nice anlam, hükümsüz kalmaya yazgılıdır burada. Atay yaşasa bile, kuvvetle muhtemel Tanrısallık noktasında bir aşkınlığı hiçbir zaman duyumsamayacaktı. Şayet, sihirli kelime, trajedi ise, Atay’ın Tanrı’nın yaratıcısı olduğu bir trajedi yerine neden insan kardeşlerinin sorumlusu olduğu bir trajediyi seçtiği sorusu cevaplandırılmalıdır. Diğer bir husus, trajedi mutlak mıdır? Onun hükmü mutlak mıdır ki, Atay ucunda yıkım olmayan, diğer bir deyişle trajik olmayan yaşama edimlerini inkar etmiş, yok saymıştır. Mesele bir şeyin trajik olması mıdır? Hakikat trajedide midir bir tek, ve de her daim? Hakikat trajik olmak zorunda mıdır? Atay da Nietzsche gibi, öyle görünüyor ki dini temsil adına her türden yaşam(a) etkinliğini, bir tür afyon olarak, onun dilinden acının, trajik olanın ötelenmesi şeklinde yorumlamıştır. Camus’nün ontolojik nedenden ötürü intihar fikrini kayda değer bulan birinin, İbn-i Arabi ile özdeşleşen vahded-i vücud felsefesini istisnasız bir biçimde bireyin silinişi olarak, kayda değer bulmamasını nasıl izah edeceğiz? Ontolojik bir kaygıyla intiharı düşlemeyi kayda değer kılan ana saik, bunun trajik olması, yani insan için bu dünyada kurtuluşun, beklediği, arzuladığı cennetin yok hükmünde olması mıdır? Peki gerçekten de böyle midir? Vahded-i vücud, trajediye tamamen aykırı bir şey midir? Onda kurtuluş imkanı yok mudur? Atay bunu deneyimlemiş midir? Yoksa teorik bir olumsuzlamanın pratiğe dönük mesafeleriyle mi yaklaşmıştır felsefe dediğine? Atay için bir felsefenin değeri, trajik olmasıyla mı ilgilidir? Vahded-i vücudun resmettiği dünyalarda, bireysel bilince tanımlı başka boyutlar olamaz mı? Camus’nün intihara göz kırpan insanı, koşulsuz bir birey temsili midir? Yoksa hiç olmadığı kadar zamanın ruhuyla kuşatılmış, zincirlere vurulmuş bir düzey midir anlattığı?  

 Bu soruların, Atay’a dair yeni perspektiflere kapı açması dileğiyle…

Not: Bu metnin yazımında Atay külliyatından istifade edilmiştir. Metinde geçen alıntılar için metinde bilgisi verilen Atay eserleri incelenebilir.

Friedrich Nietzsche’yle ilişkilendirilen söz konusu alıntıya ise Stefan Zweig’in filozof ile ilgili kaleme aldığı çalışmadan ulaşılabilir.